Sonpeygamber.info
Röportajlar
 

Ahmet Özel: “Müslümanı Müslümana Öldürtüyorlar!”

Uzun yıllardan beri devam eden ve İslam dünyasının en büyük sorunlarından biri haline gelen terör meselesi, özellikle komşularımızda cereyan eden kanlı olaylar sebebiyle bir türlü gündemimizden düşmüyor. Biz de Sonpeygamber.info olarak İslam dünyasının neden bu sorundan kurtulamadığını, adı geçen terör gruplarının gerçekten İslam’la bir ilgisi bulunup bulunmadığını İslam hukuku alanında önemli çalışmalara imza atmış Prof. Dr. Ahmet Özel’e sorduk.

ABD dışişleri bakanlarından Kissinger’ın 2000’li yılların başında söylediği bir söz vardı, “Bundan sonraki savaş bizimle Müslümanlar arasında olmayacak, Müslümanlarla Müslümanlar arasında olacak” diyordu. Uzun yıllar boyunca bunun fikir altyapısını oluşturdular. Yine 90’lardan itibaren mensuplarını birbiriyle çatıştırmak üzere “ılımlı İslam-köktendinci İslam” düşüncesini ortaya attılar.

İslam dünyası uzun süreden beri topraklarını mesken tutmuş büyük bir terör sorunuyla boğuşuyor. Yakın geçmişe kadar gündemde olmayan bu mesele içinde bulunduğumuz dönemde neden bir anda patladı?

Evvela terörün tanımını yapmak gerekiyor. Bugün terör denildiğinde biz şunu anlıyoruz: Sivillere yönelik bir şiddet, korkutma ya da yıldırma hareketiyle, toplumu ve özellikle de siyasi otoriteyi belli bir yönde tavır veya karar almaya zorlamak. Bu tanımın içinde bazı unsurlar var. Bir defa terör masum insanlara yönelmiş bir eylemdir. Arada bir savaş varsa ve çatışma silahlı güçler arasındaysa zaten savaş hukuku söz konusudur, ama terör doğrudan sivilleri hedef alır. Bununla bir devlete karşı askeri bir sonuç almak mümkün değildir; asıl amaç siyasi bir sonuç almaktır. Bugün İslam dünyasının veya Müslümanların terörle irtibatlandırılmasının yeni bir durum olduğunu görüyoruz. Küreselleşmeyle başlayan, iki kutuplu dünyadan Sovyetlerin çökmesiyle meydana gelen tek kutuplu dünyaya geçişte değişen şeyler oldu. Öncesinde bu iki kutup birbirini tehdit olarak kabul ediyordu. Daha sonra, Sovyetler ortadan kalkınca, dünya sistemi bundan sonrası için ihtiyaç duyduğu tehdit algısını İslam dünyasına yöneltti. İslam bir tehdit olarak kabul edildi ve bunun fikri altyapısını oluşturmak için kollar sıvandı.

Neler yapıldı bu algı yönetimi için?

Daha ortada hiçbir şey yokken terörle ilgili binlerce çalışma yapıldı. 90’lı yıllardan itibaren de İslam dünyası tehdit algısı çerçevesinde hedef seçildi ve siyasi adımlar ona göre atıldı. 79’da Afganistan’ın Sovyetler tarafından işgal edilmesi İslam dünyasının tamamında bir tepki doğurdu. Bu ülkelerde Müslüman gençler arasında Sovyet işgaline karşı büyük bir öfke oluştu. Tamamen saf ve temiz duygularla oradaki Müslüman kardeşlerine yardıma gitmek istediler. İslam ülkelerindeki çeşitli dernekler, kurumlar bunun için harekete geçtiler. Burada ABD devreye girdi. Zira bu İslam dünyasından çok ABD’nin problemiydi. Dünya üzerindeki tek rakibi olan Sovyetlerin oldukça stratejik bir mevkideki Afganistan’ı işgal etmesine muhakkak cevap vermesi gerekiyordu. Afganistan’a olan bu Müslüman yönelişi büyük bir fırsata çevirdi. Hem kendi insan unsuruna zayiat vermemek için, hem de planlanan mücadeleye maddi kaynak devşirmek için CIA işin içine girdi. On binlerce insan Afganistan’a gitti. Oraya gitmeden önce bu insanlar Pakistan’a yönlendirildi ve Pakistan istihbaratı ile CIA’nın ortak çalışmalarıyla bunlar eğitilip her türlü sabotaj, adam öldürme, baskın, yağma vs. öğretilerek cepheye gönderildiler. 1990’a gelinceye kadar o 10 yıl boyunca Afganistan bir tür laboratuvar vazifesi gördü. Oraya giden insanların içinde çok saf, halis müminler vardı. Bunların yanında Müslüman ama maceracı, hasta ruhlu tipler de vardı.

Afganistan’dan sonra ne oldu?

Afganistan serüveni son bulduktan sonra orada bu istihbarat ağlarının içinde eğitilen, yakından tanınan binlerce elemanın bir kısmı kendi ülkelerine döndü, bir kısmı daha önceki eylemleri sebebiyle ülkelerine dönemediler; bir kısmı Bosna savaşına, bir kısmı Çeçenistan’a ve benzeri kriz bölgelerine kanalize edildi. Afganistan sürecinde insan potansiyelini İslam dünyasından devşiren ABD savaşın maliyetini de kendi cebinden çıkarmak istemiyordu. Dolayısıyla körfez ve Suud sermayesini o tarafa akıtmaya çalıştı ve bu arada kraliyet ailesine yakın bir isim olarak Usame Bin Ladin bulundu. O da yine bu istihbarat ağı içinde uzun zaman maddi yardımları Afganistan’a götürme hizmeti gördü. Sonra 11 Eylül hadisesi oldu. O işi Usame Bin Ladin’e yıktılar. ABD’ye yönelik böyle bir saldırıyı bırakın bir terör örgütünün, dünyanın önde gelen devletlerinin bile gerçekleştirmesi mümkün görünmüyor. Dolayısıyla o olayın ABD’yi Afganistan ve Irak’ı işgale yöneltmek isteyenlerin bir kurgusu olduğu açıktır. 11 Eylül ABD’nin bu ülkeleri işgalini dünya kamuoyu nezdinde meşrulaştırmakla kalmadı, bir iç mesuliyet de sağladı. Bu sayede ABD halkı kendi devletine “Bizi bu tehlikeden koru da ne yaparsan yap” mesajı verdi.

Tekrar Afganistan’dan sonraya dönecek olursak?

Afganistan sürecinde oluşturulan örgütsel altyapı sistemik güçlerin istihbaratları tarafından kullanılmaya devam etti. Sonrasında El Kaide diye bir marka uyduruldu. Bu yapıya örgüt demek zor, çünkü bir örgütün taşıdığı vasıflar, hiyerarşisi, hareket tarzı ve amacı bellidir. İrlanda’da IRA’nın, İspanya’da ETA’nın, Türkiye’de PKK’nın vs. amacını herkes bilir. El Kaide’nin ise böyle somut bir amacı yok. Amacı güya Batı’ya zarar vermek. Sen bir yumruk vuruyorsun, o sana yüz vuruyor. Nasıl zarar vermekse bu! İhtiyaç duyulduğunda El Kaide adına, onunla ilişkili militanlar marifetiyle bir eylem yapılıyor; bu eylem bahane edilerek istenilen stratejik bölgelere operasyona girişiliyor. Yahut sisteme kafa tutan, çizgi dışına çıkan ülkelere nizamat veriliyor. Afganistan’dan sonra boşta kalan, dünyanın çeşitli bölgelerine dağılan eğitimli grupların arasındaki bağlar istihbarat örgütleri tarafından sürekli korundu. Bugün şu noktadayız: Afganistan’dan tutun Afrika’nın batısına kadar çeşitli ülkelerde bu yapının farklı adlarla alt yapılanmaları var. IŞİD, El Nusra, Şebab, Ensar-ı Şeria, Boko Haram vesaire, hepsi bu yapının farklı kolları durumunda. Burada şuna dikkat çekmek lazım, bu örgütlerin yaptıkları şeyler İslami açıdan meşru mu değil mi, Kur’an’a ve sünnete uygun mu değil mi tartışmasından önce,  mevcut durumun adını koymak lazım. Şu anda tüm İslam dünyası siyasi, askeri ve ekonomik yönden bir istikrarsızlığa itilmiş durumda. Bu istikrarsızlık hali az önce ismi sayılan örgütler sayesinde sağlanıyor.

İslam devletleri bu tuzağa çabuk düşmüş görünüyor…

İslam dünyası bu hale nasıl geldi sorusu önemli. ABD dışişleri bakanlarından Kissinger’ın 2000’li yılların başında söylediği bir söz vardı, “Bundan sonraki savaş bizimle Müslümanlar arasında olmayacak, Müslümanlarla Müslümanlar arasında olacak” diyordu. Uzun yıllar boyunca bunun fikir altyapısını oluşturdular. Yine 90’lardan itibaren mensuplarını birbiriyle çatıştırmak üzere “ılımlı İslam-köktendinci İslam” düşüncesini ortaya attılar. Tüm dini ve fikri yapılarda olduğu gibi İslam dünyasında da itidal çizgisinden sapıp aşırı uçlarda gezinen kesimler her zaman vardır. Ancak bunlar sadece düşünce çerçevesinde kalıyor, teröre ve şiddete bulaşmıyor, toplum tarafından kontrol altında tutuluyordu. Bugün bu aşırı düşünceler eyleme dönüştürüldü.  İslam ülkeleri küresel siyasi bir operasyonun hedefi olmuşsa, oradaki bu tür aşırı gruplar elverişli birer araç işlevi görür hale gelmiştir. Operasyonun hedefi İslam dünyasının dışında bir ülke olsaydı orada da bu tür aşırı yapıları bulmak her zaman mümkün olacaktı.

Peki, hiyerarşik bir yapısı olmadan, birbirleriyle gevşek bağlarla bağlı bu militanlar nasıl küresel ölçekte faaliyet gösterebiliyor?

90’lı yıllardan sonra terörün küresel bir mahiyet kazanmasının bazı sebepleri var. Birincisi, küreselleşmeyle birlikte silah tüccarları, enerji lobileri, uyuşturucu mafyaları, bankalar gibi devlet dışı bazı aktörler daha etkin bir şekilde sahneye çıktı. Bunların askerleri ya da orduları yok. Haliyle bir ülkede siyaset oluşturmak, o ülkeleri bir takım şeylere zorlamak için bu örgütleri kullanıyorlar. İkincisi, artık silahlı çatışmalar insan zayiatı yanında devletlere büyük maliyetler açıyor. Dolayısıyla devletler istedikleri siyasi, askeri ve ekonomik amaçlara ulaşmak için bu tür paravan örgütlere ihtiyaç duyuyorlar. Bugün İslâm dünyasına yönelik Batı sömürgeciliği üçüncü merhalesini yaşıyor. Birinci merhale doğrudan işgaldi. Özellikle XVIII. yüzyıldan beri İslam dünyasını fiilen, ordularla işgal ettiler. Birinci dünya savaşından sonra bu defa ikinci safha başladı. Daha önce işgal ettikleri İslam ülkelerinden yavaş yavaş çekildiler, ancak yerlerine kendilerine sadık yönetimler ve ordular bıraktılar. Şimdiyse İslam ülkelerinde istikrarsızlık yaratarak bu ülkelerin gelişmelerini, ekonomik ve siyasi bakımdan güçlenmelerini, kendi ayakları üzerinde duran birer güç haline gelmelerini engelleyerek kontrol altında tutmayı denedikleri üçüncü safhadayız. Belki de bir elli veya yüz yıl da böyle götürmek istiyorlar düzeni. Bunun için de Kissinger’ın söylediği gibi Müslümanları birbirine düşürme yoluna gittiler.

Tutup kameraların önünde gazetecilerin kafasını kesiyorlar. Esirlere yapılan bu muamele ne İslam hukuku ne evrensel hukuk kuralları açısından meşrudur. Üstelik bir askeri güç bugün uluslararası hukukta suç sayılan böyle bir fiili işlese normal olarak onu gizlemesi gerekir, bunlarsa duyurmak için can atıyorlar.

Bu örgütlerin bulundukları ülkelerde çok rahatça faaliyet göstermelerinin sebepleri neler olabilir?

Normal bir devletin sağlam bir siyasi yapısı ve kamu düzeni olur. Bugün bu örgütlerin cirit attığı ülkelerin hiçbirinde bunların olmadığını görüyoruz. Mesela Libya’da Kaddafi zamanında bu örgütleri oluşturan fikri altyapı, insan potansiyeli yok muydu? Suriye’de Esad, Irak’ta Saddam zamanında bugün bu eylemleri yapanlar mevcut değil miydi? Vardılar ama kamu düzeni bu tür faaliyetlere imkân vermiyordu. Bu ülkelerde siyasi düzen bir şekilde sarsılınca terör örgütlerini durduracak bir mekanizma da kalmadı. 30 senedir Somali diye bir devlet yok mesela, sadece adı var. Elli kişi eline silah aldığında istediğini yapabiliyor. Siyasi otoritenin olmadığı yerde bu tip yapıların sistemik güçlerin amaçları doğrultusunda at koşturması doğaldır.

Günümüzde bu yapılara gönüllü olarak katılanlar da var. Bu kişilerin İslami referansları ya da motivasyonları ne olabilir?

Bu ülkelerin bazılarında rejimlerle halk arasında cereyan eden çatışmalar var biliyorsunuz. Bu ülkelere gidenler oradaki Müslüman halka yardım etme amacıyla gitmiş olabilirler. Daha sonra bunların bir kısmı oralardaki çeşitli örgütlerle irtibata geçerek onlara katılır, bir kısmı zaten örgüt bağıyla oraya gitmiş olabilir. Ancak bir yerde savaş olunca oraya koşup gitmek çıkar yol değil. Bir halka yardım etmek cepheye koşmak demek değildir. Bu tür durumlarda o ülkelerin neye ihtiyacı olduğu belirlenip ona göre hareket edilmeli. Eline valizini alıp cepheye koşarak ben geldim demekle olmaz. Bugün İslam’la irtibatlandırılan ve İslam ülkelerinin istikrarsızlaştırılarak Batı hegemonyasına bağımlı kalmasına yol açan küresel terör alt yapısı daha önce de işaret edildiği üzere Afganistan cihadı vesilesiyle başlatılan bu cephe seferberliği sayesinde oluşturulmuştu. Bugün Batı dünyası bu sayede bir tek insanının burnu kanamadan sadece istihbarat, para ve silah katkısıyla bu hedefine ulaşmış bulunuyor. Üstelik bu maddi katkının önemli bir kısmını bazı Müslüman ülkelerde işbaşında tuttukları yönetici taifesine ödeterek.

Bu işlere alet olan gruplar eylemlerini nasıl meşru kılıyorlar?

Bu eylemleri yapanlar adları üstünde aşırı gruplar, yani orta yolun, çoğunluğun dışında bir din anlayışına sahip olanlar. Bunlar zaten tanım gereği çoğunluk tarafından yanlış bulunan kendi din anlayışlarını en doğrusu kabul ederler. Normal şartlarda dini bir örgütün eylemlerine dinin temel referans kaynaklarından bir dayanak bulması gerekir. Ama böyle bir yapı ister farkında olsun ister olmasın sistemik güçlerin siyasi-askeri bir operasyon aracı haline gelmişse artık buna bir ihtiyacı kalmaz. Eylemlerinin meşruiyetini savunma kaygısı taşımaz. Taşısa bile köşede bucakta kalmış bir görüş, bir dayanak, orta yolu/çoğunluğun yolunu temsil etmeyen bir tevil, bir yorum bulmakta sıkıntı çekmez. İşe saf düşüncelerle bulaşan veya katılanların bunun hikmetini anlaması öteye kalmıştır! En güncel ve yakın örnek olarak IŞİD’i ele alalım. Gayet iyi biliniyor ki Suriye ve Irak’ta belirli bölgeleri işgal eden bu örgüte Ortadoğu’da sınırların yeniden çizilmesinde bir rol biçilmiştir. Deniyor ki efendim bu örgüt son on yılda Irak’taki Şii yönetimin baskılarından bunalan Sünnilerin desteklediği bir yapıdır. Elbette böyle bir örgütün burada güçlü bir tabana sahip olması gerekir.  Burada kendilerine siyasi ve ekonomik bakımdan baskı yapan bir rejime karşı mahalli unsurlar harekete geçirilmiştir. Ancak şurası mühim, bunlar neden kendilerine ille de “İslam Devleti” diyorlar? Irak-Suriye Devleti, Fırat-Dicle Devleti desinler, Mezopotamya Devleti desinler… Bir ülkenin ve devletin İslam’la ilişkilendirilmesi, tıpkı bireylerde olduğu gibi onun İslam’a bağlılığıyla ölçülür. Peki IŞİD ne yapmış da Müslüman devleti olmuş? Dünyanın gözü önünde yaptıkları eylemlerin hangi biri İslam açısından meşru görülebilir? Tutup yüzlerce esiri bağlayıp kurşuna diziyorlar, hâkimiyet kurdukları yerlerde ilk işleri kapı kapı dolaşarak bekâr kadın arayıp zorla, militanlara güya nikâhlıyorlar. İslam’da böyle bir şey olabilir mi? Bunların hiçbiri meşru değil. Tutup kameraların önünde gazetecilerin kafasını kesiyorlar. Esirlere yapılan bu muamele ne İslam hukuku ne evrensel hukuk kuralları açısından meşrudur. Üstelik bir askeri güç bugün uluslararası hukukta suç sayılan böyle bir fiili işlese normal olarak onu gizlemesi gerekir, bunlarsa duyurmak için can atıyorlar.

Neden böyle bir “reklam” çabası içindeler?

İslami bir örgütün işlediği bu vahşet manzarası zihinlere yerleşsin ve unutulmasın istiyorlar. Esad rejiminin birkaç yıldan beri yok ettiği bir ülke, kıyılan yüz binlerce can şimdiden unutulmuş. Ama bu manzara unutulmaz!  ABD’nin Irak’ı işgali ve sonrasında 1-2 milyon insan öldü, bir ülke yok edildi. Ama dünya bunların hiçbirini hatırlamıyor. Akılda kalan sadece Saddam zaliminin Kuveyt’teki petrol kuyularını ateşe vermesi sonucu kirlenen güzelim kumsallar ve ham petrole bulaşan karabatak kuşları!

Son olarak söylemek istedikleriniz?

Şimdi bu yaşananlar dolayısıyla IŞİD militanlarını görüyorsunuz. Bunların içinde bir tane cılız, sıradan, ufak tefek adam gördünüz mü? Hepsi komando tipli, kanlı canlı, düzenli beslendiği belli olan kişiler. Bunlar özel birlikler. Dünyanın hiçbir ordusunda hiçbir asker bir insanın boğazını öyle rahat rahat kesemez, bunun için özel olarak eğitilmesi lazım. Bütün bunlar o grupların bir rol çerçevesinde hareket eden, özel eğitilmiş kimseler olduğunu gösteriyor. Bu insanların yaptıkları, dünya kamuoyuna yansıyan eylemlerinin şer’i ölçülerle uzaktan yakından alakası yoktur. İslam ordusu bir ülkeyi ele geçirdiği zaman oradaki müslim-kâfir herkes, ama istisnasız herkes güven içinde olur. İnsanların kafasını kesmenin, kadınları zorla alıkoymanın, esirleri kurşuna dizmenin İslam’da yeri yoktur, olamaz. Bu eylemlerle bütün Batı dünyasında bir İslam nefreti uyandırılmak, körüklenmek isteniyor. Bu durum bir taraftan özellikle Batı dünyasında İslam’a olan yönelişlerin önünü kapatırken bir taraftan da o ülkelerde yaşayan Müslümanların can ve mal güvenliğini ciddi şekilde tehlikeye atıyor. Tam da misyonerlerin arzuladığı bir şey. İslam’ı kendisinin temsil ettiğini ileri süren bir yapı İslam ve Müslümanlara bu kötülüğü yapamaz.

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.