Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Beşir ve Nezir Peygamber


"Ey Rasûlüm, Biz Azîmüşşân muhakkak seni Hakk ile bir beşîr ve nezîr olarak göndermişizdir. Cahîm ashabından sana sorulacak değildir, (ya da: Sen Bize cahîm ashabının ne halde olduğunu sakın sorma!)." (Bakara Sûresi, âyet: 119)

Cahîm Ashabı Kimdir?

Bu âyet-i kerimenin, Hz. Peygamber'in, kendisine bi'set (peygamberlik) verilmeden önce vefat etmiş olan ana-babasının ne halde olduklarını sorması, yani "Bir bilsem babam-anam ne haldeler?" demesi, onların cennetlik mi yoksa cehennemlik mi olduklarını merak etmesi üzerine indiği rivayet edilir. Elbette her çocuk gibi Hz. Peygamber'in de ana-babasını sevmesi, onlar hakkında hayır duada bulunmasından daha tabîî bir şey yoktu. O (sav) da bu rahmet duygusu ile ana-babasına dua etmekte, onlar için hayır murad etmekte iken bu âyet-i kerimenin inmesiyle bundan menedildiği de rivayetler arasındadır. Hattâ rivayetlerden birinde Hz. Peygamber'in, bu âyet-i kerimenin inmesinden sonra bir daha ana-babasını hiç anmadığı fazlalığı da vardır ki Hz. Peygamber'in âyet-i kerimenin sonundaki "cahîm ashabından sana sorulacak değildir" kısmından bunu anlamış olması düşünülebilir. Hz. Peygamber'in bu tavrını âyetin bu kısmının "cahîm ashabının ne halde olduklarını sorma!" şeklindeki kırâati (okunuşu) izah etmektedir.

Ancak bu nüzul sebebi rivayeti âyet-i kerimenin öncelikle Mekke-i mükerreme'de nazil olduğu ihtimalini ve Hz. Peygamber'in ana-babasının birer müşrik olduğunu akla getirmesi itibariyle zayıftır. Gerek Efendimiz'in babası Abdullah'ın, gerekse annesi Amine hanım'ın müşrik oldukları ya da puta taptıkları konusunda elimizde hiçbir bilgi yoktur. Bilgi olmayan bir konuda, varmış gibi fikir yürütmek ve hüküm vermek ve Hz. Peygamber'e hücum etmek için fırsat kollayarak ana-babası üzerinden O (sav)'na hücum fırsatı yakalayacak İslâm düşmanlarının ekmeğine yağ sürmek ise bir mü'mine yaraşmaz.

Ayet-i kerimenin bu son kısmının Yahudiler hakkında ve Hz. Peygamber'in: "Şayet Allah Tealâ, Yahudilere baskınını indirmiş olsaydı iman ederlerdi" demesi üzerine nazil olduğu rivayeti vardır ki buna göre Cahîm ashabı (cehennemlik) oldukları kesin olanlar Hz. Peygamber'in ana-babası değil, İslâm'a girmemekte ve Hz. Peygamber'i tanımamakta direnenYahudilerdir ve âyet-i kerime, Hz. Peygamber'i, İslâm davetine karşı en şiddetli hasımlar olan Yahudilerin bu düşmanlıklarına karşı bir yönüyle teselli etmekte, bir yönüyle de O'nun "Hakk ile gönderilmiş, müjdeleyici ve uyarıcı bir peygamber" olarak görevinin tebliğle sınırlı olduğunu, muhatablarını mutlaka imana getirmek gibi bir görevi olmadığını; muhatablarının bir kısmı olan o katı ve inatçı Yahudilerin ise "Cehennemlik oldukları"nı bildirerek Efendimiz'e, onların imanlarına tama' etmekten vazgeçmesini öğütlemektedir.


Bütün peygamberlerde olduğu gibi Efendimizin de, bir peygamber, bir mürebbî, bir muallim ve en hayırlı örnek olarak sahip olması gereken sıfatların başında işte O'nun "Beşîr ve Nezîr" olması gelmektedir ve bu yüzden O (sav)'nun, Kur'ân'da en çok zikredilen iki sıfatı bunlardır.

Hz. Peygamber Kimler için Beşîr ve Nezîrdir?

Hz. Peygamber, Kur'ân-ı Kerîm'de en çok Beşîr ve Nezîr sıfatları ile zikredilir. Elbette O (sav)'nun, bir peygamber olarak kemaline delâlet eden başka sıfatları da vardır ve bunları biz yine Kur'ân-ı Kerîm'den, O'nun sîret-i nebeviyyesinden ve ashabının şehadetlerinden öğrenmekteyiz.

Ümmetinin en mükemmel ve en hayırlı nümune-i imtisali olması sebebiyle gerek beşeriyyet ve gerekse risalet sıfatlarının en güzelleri ile muttasıf olması bir peygamber için gereklidir ve Hz. Peygamber de bu cümleden olarak, Allah Tealâ'dan getirmiş olduğu Hakk nizamı şahsında en güzel yaşayan olmuştur. Bir manâda O (sav), canlı Kur'ân'dır. Hz. Aişe'nin ifadesiyle "O'nun ahlâkı Kur'ân"dır. Dolayısıyla Efendimizin bütün kemal sıfatlarını biz, Kur'ân-ı Kerim'de bulmaktayız ve bulmalıyız.

Bütün peygamberlerde olduğu gibi Efendimizin de, bir peygamber, bir mürebbî, bir muallim ve en hayırlı örnek olarak sahip olması gereken sıfatların başında işte O'nun "Beşîr ve Nezîr" olması gelmektedir ve bu yüzden O (sav)'nun, Kur'ân'da en çok zikredilen iki sıfatı bunlardır.

Demek ki bir peygamber için; bir peygamberin, davetinde başarılı olması için gerekli sıfatların başında onun, beşîr ve nezîr olması gelmektedir.

Ayet-i kerimede O'nun, Beşîr (müjdeleyici/muştulayıcı) ve Nezîr (inzâr edici, uyarıcı, korkutucu) sıfatları mutlak olarak gelmiş olmakla birlikte müfessirler bu iki sıfatı farklı şekillerde sınırlandırmak istemişlerdir. Bir çok müfessir Efendimizin "İnananları cennet ve nimetleri ile müjdeleyici" ve "Münkirleri de cehennem ve azâbları ile uyarıcı" olduğunu söylemişlerdir. Halbuki O (sav), inananları sadece cennet ve nimetleri ile değil, dünya nimetleri ve saâdeti ile, ümmetinin dünya hâkimiyyeti ile de müjdelemiş; davetine karşı çıkanları, küfür ve inatlarında ısrar edenleri de dünya zilletleri, horluk, hakîrlik ve müslümanların hâkimiyyetlerine boyun eğmekle korkutmuş ve uyarmıştır. Daha genel bir ifadeyle O, inananları dünya ve âhiret mutluluklarına kavuşmakla müjdelemiş; inanmayanları ise dünya ve âhiret mutsuzluğuna uğrayacakları konusunda uyararak onları her iki dünyada başlarına gelecek olumsuzluklarla korkutmuştur.

Zaten âyet-i kerimede O'nun, Beşîr ve Nezîr sıfatlarının sınırlandırılmaması da manânın bu şekilde bütün genişliğiyle anlaşılması içindir ki yukarda anılan sınırlandırıcılar âyet-i kerimenin bu son derece şümullü ifadesini delilsiz olarak sınırlandırmış olmaktadırlar.

Bu sınırlandırma bir yönüyle de İslâm düşmanlarının ekmeğine yağ sürme kabilinden olmakla aynı zamanda müslümanların aleyhine bir tefsir olmaktadır. "Dünya kâfirin cenneti, mü'minin hapishanesidir." gibi müslümanları dünya ve nimetlerinden soğutmaya, uzaklaştırmaya yönelik hadis uyduran İslâm ve müslüman düşmanları bununla yetinmeyip Kur'ân tefsirine de el atmış ve müslümanları dünyadan ve dünya nimetlerinden, dünya için çalışmaktan uzaklaştıracak te'vil ve tefsirlere de yönelmişlerdir. İşte "Mü'minlere Hz. Peygamber'in müjdesini âhiret ve cennet nimetleri ile sınırlandırmak da bu kabilden bir tefsirdir ve müslümanların lehine bir tefsir olmadığı gibi Kur'ân'ın mutlak ve şümullü ifadesini delilsiz olarak sınırlandırmak demektir.

Burada doğru olan Allah'ın Kur'ân'da mutlak olarak zikrettiğini mutlak, sınırsız zikrettiğini sınırsız, mübhem olarak zikrettiğini de mübhem olarak bırakmaktır. O halde Rasûlullah'ın "Müjdeci" vasfı ile mü'minlere müjdesini dünya ve âhiret nimetleri ve bilumum hayırlarla müjdelemesi; "Uyarıcı ve korkutucu" vasfı ile de günahkâr mü'minleri, kâfirleri, inkârcıları, Allah'ın, İslâm'ın ve Müslümanların düşmanlarını da dünya ve âhirette başlarına gelecek musibetler, felâketler ve her türden azâb ile uyarması ve korkutması ile tefsir etmektir.

Yalnız burada Hz. Peygamber'in gerek Beşîr ve gerekse Nezîr sıfatları kime bakmaktadır, bu sıfatları ile muamelede bulunacakları kimlerdir? Bu konuda da herhangi bir kayıt olmadığına göre bunda da en uygun tefsir elbette umumu üzere bırakmak olacaktır. Gerçi "Muhammed Allah'ın Rasûlüdür. O'nunla birlikte olanlar kendi aralarında birbirlerine son derece merhametli, kâfirlere karşı ise çok katıdırlar..." (Feth Sûresi, âyet: 29) âyet-i kerimesinin de delâletiyle Beşîr sıfatının muhatablarını inananlar; Nezîr sıfatıyla muamele edileceklerin de kâfirler olduğunu söyleyenler varsa da herhalde mü'minler içinde korkutma ile doğru yolda tutulabilecekler olduğu gibi müjdelerle Hakk yola girmeye meyledecek kâfirler de vardır. Nitekim zekâttan "el-muellefetu kulûbuhum=Kalbi İslâm'a ısındırılacaklar"a pay ayrılması (Tevbe Sûresi, âyet: 60) da buna işaret etmektedir.

Günümüz Davetçileri Nelere Dikkat Etmeli?

Hz. Peygamber'in bu sıfatlarının, Arapça'daki sıfat formlarından/ölçülerinden, mübalâğa ifade eden sıfat-ı müşebbehe formunda gelmiş olması da işaret edilmesi gereken ayrıntılardandır. Arapça'da bu sıfat ölçüsü, diğer sıfatlardan farklı olarak mübalâğa da ifade eder. Yani gerek sıfatın ifade ettiği nitelikte (sıfatın kendisinde), gerekse fiilinde bir mübalâğa söz konusudur. Buna göre "Beşîr" demek, hem çok çok müjdeleyen, müjdeleme işini hem çok, hem sürekli yapan, hem de çok güzelliklerle, iyiliklerle, hayırlarla, nimetlerle müjdeleyen demektir. "Nezîr" de aynı şekilde devamlı, çok, ısrarlı bir şekilde sayısız tehlike, musibet, felâket ve azâblarla uyaran demektir.

Ayet-i kerime, günümüzde de Hz. Peygamber'in vârisleri olan âlimlerin, O (sav)'nun halîfesi olan davetçilerin, eğitimcilerin ve Devlet adamlarının gerek inkârcıları, gerek tebeayı, gerek öğrencileri ve gerekse avâmı Hakk yolda tutmak üzere bu iki sıfatla muttasıf olmaları, yani "beşîr ve nezîr olmaları gerektiği"ni bildirmektedir.

İnsanlardan bazıları, güzel, seveceği şeylerle, mükâfatla ve nimetlerle müjdelendiğinde, diğer bazıları da işkence, musibet, felâket ve sıkıntılarla korkutulduğunda doğru yola gelir veya doğru yolda iseler o yolda kalmakta devam ederler. İnsanların bunda tabiatları farklı farklıdır ve davetçiler bu farklılığı bilerek davete girişmelidirler.

Tabîîdir ki davetçi, davet ettiği kimselerin tabiatlarını anlama konusunda eğitilmiş de olmalıdır. Bu da bize davetçilerin doğru eğitiminin, davetin başarısında ne kadar önemli ve etkili olduğunu; diğer taraftan da en doğru davetin dahi eğitimsiz ve beceriksiz davetçiler elinde başarısızlığa mahkûm olduğunu gösterir.

O halde günümüzde Hakkı, İslâm'ı, Allah'ın Hakk dinini insanlara ulaştırıp tebliğ etmekle yükümlü olanların da bu davette mutlaka Beşîr ve Nezîr olmaları; bu iki sıfatın gereğince davette bulunmaları davetin başarılı olması açısından bir zorunluluktur ve âyet-i kerime bu zorunluluk ifadesiyle her devre olduğu gibi günümüze de hitab etmekte ve Hakk'a davetin nasıl olması gerektiğinde bize ışık tutmaktadır.

Hz. Peygamber de davetinin başından itibaren "inananları" dünya ve âhiret nimetleri, güzellikleri, rızıkları ile müjdelerken; davetine karşı çıkanları da dünya ve âhiret azâbı ile korkutmuş ve her iki azâb ile uyarmıştır. O (sav)'nun "Ey O örtüsüne bürünen, kalk ve inzâr et..." (Muddessir Sûresi, âyet: 1-2) âyet-i kerimesi nazil olunca Safâ tepesine çıkarak "Yâ sabâhâh!" diye nida edip kavmi Kureyş'i topladığı ve onlara: "Size, şu tepenin arkasında bir düşman ordusu toplanmış ve size baskın yapmak üzere fırsat kollamaktalar desem ne dersiniz?" diye sormuşlar, onların: "Elbette seni tasdik ederiz. Çünkü biz, senin bir yalanını tecrübe etmedik, görmedik." demeleri üzerine de "O halde, sizi, çok yakın bir azâb ile uyarmam bana emrolundu. Bilin ki ben, inanmıyanlar için çok yakın bir azâbın hemen öncesinde size bir elçi olarak gönderildim. İşte ben, o (bildiğiniz ve sözünü hiç şüphe etmeden tasdik ettiğiniz) ‘en-Nezîru'l-uryân=Çıplak uyarıcı' yım." buyurmuşlardı ki Araplar arasında bu en-Nezîru'l-uryân darb-ı meseli hemen herkesin bildiği bir atasözü idi ve Efendimiz, uyarısının doğru, mutlak, vukûu kesin bir azâb uyarısı, davetinin Hakk bir davet olduğunu ifadede bu Arap atasözünü de ustalıkla kullanmış oluyordu.

Aynı şekilde müşriklerin işkencelerinden iyice bunalan ve neredeyse geri adım atma raddelerine gelen taze müslümanları hak yolda tutabilmek için onlara "dünya hayatında çok yakın bir devleti, iktidarı ve dünya nimetlerini; bunlar sonlu olmakla bunların yanında sonsuz ve tarifsiz âhiret nimetlerini müjdelemek" de davetin başarılı olması için bir manâda zorunlu idi ve Hz. Peygamber de aynen öyle yapmıştır.

Hz. Peygamber'in âyet-i kerimedeki sıfatlarından "Beşîr"in, "Nezîr"den önce zikredilmesi, Hakk yola davette ve eğitimde "müjdeleme"nin, "korkutmaktan" önce ve öncelikli olduğunu gösterir. Müjdeleme'yi ifade eden "Tebşîr"in, "beşere ve bişâret" kökünden türetilmesi davetçinin ve mürebbînin davetinde güler yüzlü, güleç bir insan olması gerektiğini de ifade etmektedir. Camilerde halkı eğiten vâizler, hatîbler ve okullarda çocuklarımızı eğiten öğretmenler için de burada bir davet metodu verilmekte: Vaazlarında, hutbelerinde, derslerinde müjdelemeye önem ve öncelik vermeleri; yeterli dozda korkutma ve uyarıyı da ihmal etmemeleri vaazlarının tesirini, eğitimin başarısını artıracaktır. Bu meyanda cemaatlerine/öğrencilerine sadece müjde âyetlerini okumak ve tefsir etmekle yetinmemeli; arada bir de olsa azâb âyetlerini de okumalı, tefsir etmeli; Allah'ın, inkârları sebebiyle helâk buyurduğu kavimlerin Kur'ân-ı Kerim'de anlatılan kıssalarını -tabîî ifrata kaçmadan ve bütün vaazlarını/derslerini bunlarla doldurmadan- cemaatine/öğrencilerine anlatmalıdır.

Günümüz insanları da Hakk davet karşısında Asr-ı saâdetteki insanlardan farklı davranışlar sergilemezler. O halde günümüzde Hakkı, İslâm'ı, Allah'ın Hakk dinini insanlara ulaştırıp tebliğ etmekle yükümlü olanların da bu davette mutlaka Beşîr ve Nezîr olmaları; bu iki sıfatın gereğince davette bulunmaları davetin başarılı olması açısından bir zorunluluktur ve âyet-i kerime bu zorunluluk ifadesiyle her devre olduğu gibi günümüze de hitab etmekte ve Hakk'a davetin nasıl olması gerektiğinde bize ışık tutmaktadır.

Yine de en doğrusunu Allah bilir.


 

Yorumlar

 
baba
baba02.04.2012

çok güzel

02.04.2012