Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Çekiliş Zaferi (Mute Günü)

Üç bin kişi, iki yüz bin kişilik orduyla nasıl savaşacaktı? Geri mi dönmeliydiler acaba, yoksa Peygamberimize haber gönderip, onun bir çözüm göstermesini beklemek mi doğru olurdu? Geri dönerlerse Peygamber’in yüzüne nasıl bakarlardı? Eğer ölümden korkmadan savaşmayı göze alırlarsa, üç bin mücahidin bu şekilde ölümü Allah’ın rızasına uygun olur muydu?

Mute Savaşı, zaferin bazen geri çekilmekle de kazanılacağını gösteren ilginç ayrıntılar içeriyor. Peygamberimiz (sav) katılmadığı için “seriye” ve “gazve” olarak da tanımlanıyor Mute seferi. Peygamberimiz üç kumandan tayin etmişti orduya, bu nedenle “Ceyşü’l-ûmera” diye de geçiyor kaynaklarda.

Peygamberimiz'in Busra emirine gönderdiği elçi Haris b. Umeyr’in öldürülmesi Müslümanlar arasında infiale sebep oldu. Busra (şimdiki Havran) Emiri Surahbil b. Amr el-Gassânî, kendisine Peygamberimiz'in İslam’a davet mektubunu getiren Haris’i önce bağlayıp hapsetmiş,  ardından boynunu vurarak öldürmüştü.  Haris b. Umeyr, Medine Devleti’nin öldürülen tek elçisiydi. 

Müslümanlar, Bizans adına hareket eden el-Gassânî’den intikam almak için 3 bin kişilik bir orduyla yola çıktılar. Kuşkusuz bu seriyye, Hz. Peygamber'in daha önceki askeri harekâtlarının da gösterdiği üzere, kuzeye doğru açılmanın yollarını geliştirip koruma hedefini de güdüyordu. Hz. Peygamber iç meseleleri çözümledikten sonra İran ve Roma’nın egemenlik alanlarına yönelmek istiyor, coğrafi açıdan daha yakın olan Roma’yı ise önceliyordu. Roma’yı öncelemesinin bir diğer sebebi -Zerdüştlüğe bağlı İran’dansa- İbrahimî bir din olan Hıristiyanlığın mensuplarının İslamiyet’i daha iyi anlayacağı kanaatiydi. Bu nedenle de Mekke’nin fethinden önce Roma’ya yönelip İmparator’u ve onun Busra’daki temsilcisi Surahbil’i İslam’a davet etmişti. Davet mektubunu götüren elçi Haris b. Umeyr’in öldürülmesi üzerine de zorunlulukla dönemin en büyük askerî gücüne sahip iki ülkesinden birinin ordusuyla savaşma kararı aldı.

Peygamberimiz ordu komutanı olarak Zeyd b. Harise’yi tayin etmişti. Zeyd şehit olursa yerine Cafer b. Ebi Talib, o da şehit olursa Abdullah b. Revaha geçecekti. Abdullah da şehit olursa ordu yeni komutanını kendisi seçecekti.

Müslümanlar ilk kez savaşmak üzere kendi ülkelerinin dışına çıkıyorlardı. Peygamberimiz, “Kadınları, çocukları, körleri, manastıra çekilmiş insanları öldürmeyin, evleri yıkmayın, ağaçları kesmeyin, hurmalıklara zarar vermeyin diye ikaz ederek uğurladı orduyu. 

Müslümanlar ilk kez savaşmak üzere kendi ülkelerinin dışına çıkıyorlardı. Peygamberimiz, “Kadınları, çocukları, körleri, manastıra çekilmiş insanları öldürmeyin, evleri yıkmayın, ağaçları kesmeyin, hurmalıklara zarar vermeyin diye ikaz ederek uğurladı orduyu. Verdiği talimatlara göre ordu elçinin öldürüldüğü noktaya kadar ilerleyecek, orada karşısına çıkanları İslam’a davet edecek; onlar daveti kabul ettikleri takdirde savaşılmayacaktı.

Hicret'in sekizinci yılında, yani 628 Eylül’ünde kuzeye doğru hareket etti ordu ve Vadilkura'ya ulaştı. Şürahbil b. Amr, Müslümanların ordusundan haberdar edilince kardeşi Sedus'u gönderdi üstlerine. Ne var ki Sedus Müslümanlarla savaşırken öldürüldü. Bu durumda Şürahbil bir kaleye sığındı. Müslümanlar ise ilerleyerek Maan'a vardılar. Konakladıkları sırada ise yüz bin kişilik Bizans ordusu ile karşı karşıya geldiler. Şurahbil’in Hıristiyan Araplardan oluşan askerlerinin de katılmasıyla birlikte iki yüz bin askerden oluşan bir ordu hazırlanmıştı Müslümanlarla savaşmak için. Müslümanlar Maan’da iki gün müzakere ettiler meseleyi: Üç bin kişi, iki yüz bin kişilik orduyla nasıl savaşacaktı? Geri mi dönmeliydiler acaba, yoksa Peygamberimize haber gönderip, onun bir çözüm göstermesini beklemek mi doğru olurdu? Geri dönerlerse Peygamber’in yüzüne nasıl bakarlardı? Eğer ölümden korkmadan savaşmayı göze alırlarsa, üç bin mücahidin bu şekilde ölümü Allah’ın rızasına uygun olur muydu?

Abdullah b. Revaha  savaşı sayı çokluğuyla düşünmemek gerektiği kanısındaydı. Hak yolunda olanlar için yenilginin hiçbir şekilde söz konusu olmadığını, zafer veya şehitlikten birini yaşamanın yenilgi sayılmayacağını ve Allah’ın yardımına güvenmek gerektiğini savunuyordu. Etkileyici konuşmasıyla orduyu ikna etti. 

Abdullah b. Revaha, savaşçı kişiliğinin yanı sıra coşkulu bir şairdi. Savaşın en başından itibaren şehadet umudunu hissettiriyordu. Düşman güçleriyle Müslümanların askerleri arasındaki sayısal uçurum, muhtemelen Bedir Savaşı’nın hatırasıyla da bir engel olarak gözükmemişti Revaha’ya.  Zaferi yolda aramak gerektiğini öğreten bir sürecin aktörleri arasındaydı. Bedir Savaşı’nı hatırlayarak, “Biz asla çokluk ile zafer elde etmeyiz” demişti Sabit b. Erkam, aynı savaşta bulunan Ebu Hüreyre’ye. (Ebu Hüreyre Bedir Savaşı’nı görmemiş, Hudeybiye’den sonra Müslüman olmuştu.)

Böylelikle Müslümanlar Maan’dan ayrılarak Meşarif’te Bizans ordusuyla karşı karşıya geldi. İki ordu Miladi 629 yılının Eylül ayında Mute köyünde mevzi alarak hızla saflaştılar. Karşılarında bulunan Bizans’ın bölge valisi Theodore’un yönetimindeki ordu Arap, Hıristiyan ve putperestlerden oluşuyordu. Bizanslı tarihçi Teophanius’un notlarında çok şiddetli bir savaş yaşandığı belirtiliyor.*

Zeyd B. Harise ön saflarda savaşırken mızrak darbeleri sonucu şehadete erişti. Sancağı kapan Cafer b. Ebi Talip’i şöyle tarif ediyor rivayetler: “Sarı bir at üzerinde düşmana saldırdı, sonra öleceğini anlayınca atından indi ve düşmanın eline geçmesin diye yanından uzaklaştırdı onu. Savaşırken bir yandan da cennet umudunu yansıtan beyitler okuyordu. Sancak hâlâ elindeydi, önce bir eli düştü, ardından diğeri.” Sancağı iki kolu ve göğsünün arasında tutmaya devam ettiği kaydediliyor. Şehit olduğunda otuz üç yaşındaydı Cafer. Göğsünde elli kadar kılıç ve ok yarası bulunduğu belirtiliyor kaynaklarda.

Savaşın başında Zeyd B. Harise Peygamberimiz'in sancağını dalgalandırarak düşman ordusuna yöneldi. Mücahitler de onu izlediler. Ne var ki mücahitler iki yüz bin kişilik düşman ordusu içinde dağılır gibi oldular bir anda.  Her bir Müslüman şehadet umuduyla kahramanca savaşıyordu. Zeyd B. Harise ön saflarda savaşırken mızrak darbeleri sonucu şehadete erişti. Sancağı kapan Cafer b. Ebi Talip’i şöyle tarif ediyor rivayetler: “Sarı bir at üzerinde düşmana saldırdı, sonra öleceğini anlayınca atından indi ve düşmanın eline geçmesin diye yanından uzaklaştırdı onu. Savaşırken bir yandan da cennet umudunu yansıtan beyitler okuyordu. Sancak hâlâ elindeydi, önce bir eli düştü, ardından diğeri.” Sancağı iki kolu ve göğsünün arasında tutmaya devam ettiği kaydediliyor. Şehit olduğunda otuz üç yaşındaydı Cafer. Göğsünde elli kadar kılıç ve ok yarası bulunduğu belirtiliyor kaynaklarda.

Abdullah b. Revaha sancağı teslim aldığında, şehadetinin yaklaştığını fark etmenin hüznü içindeydi. Müslümanlar büyük bir güç farkının oluşturduğu uçurumda şehit ediliyorlardı. Acaba zafer ümidinden böylesine uzak bir savaştan kaçınmak daha mı doğru olurdu? Kuşkusuz çok zor yaşanan muhasebenin tereddütlerinden sıyrıldı Abdullah ve bir şiirle niyetini anlattı:

Ey nefis, öldürülmesen de öleceksin bir gün

İşte ölüm güvercinleri çıkıp geldi

İstediğin şey verildi sana

O ikisinin izinde yürü doğru yol için.

O şiir okurken amcasının oğlu çok halsiz göründüğünü düşünerek etli bir kemik parçasıyla koştu yanına; meydana çıkmadan önce biraz yemek yiyip güçlenmeliydi.  Cephenin bir tarafında yükselen çatışma seslerini duyunca, hâlâ hayatta olmasını sorguladı Abdullah öfkeli bir sesle ve elindeki eti bir kenara atarak kılıcını çekti, atına binerek düşman saflarına daldı. Ölünceye kadar kahramanca savaştı.

Abdullah’ın şehadeti üzerine ordu Halid b. Velid’i seçti komutan olarak. Ordu düzeninde, düşman üzerinde takviye güçleri geldiği izlenimi oluşturacak şekilde değişiklikler gerçekleştirdi.  Buhari, Halid’in “Mute günü elimde dokuz kılıç kırıldı” dediğini naklediyor. Dönemin süper gücüyle girişilen bu farklı savaşı, zekice bir geri çekilişle bir hezimet olmaktan kurtardı Halid b. Velid.

Abdullah’ın şehadeti üzerine ordu Halid b. Velid’i seçti komutan olarak.  Halid kendisini bir hayli güç bir mevkide buldu.  Savaşı bilinen usullerle kazanamayacaklardı ve giderek kayıp vermeye devam ediyorlardı.  Müslüman askerleri bu güç durumdan nasıl kurtarabilirdi? Çekilme sırasında, Bizans ordusu topluca hücuma geçmeden önce, bu orduya büyük kayıplar verdirmeyi amaçlıyordu. Ordu düzeninde, düşman üzerinde takviye güçleri geldiği izlenimi oluşturacak şekilde değişiklikler gerçekleştirdi. Buhari, Halid’in “Mute günü elimde dokuz kılıç kırıldı” dediğini naklediyor. Dönemin süper gücüyle girişilen bu farklı savaşı, zekice bir geri çekilişle bir hezimet olmaktan kurtardı Halid b. Velid.

Anlam veremedikleri bu geri çekiliş Bizans ordusu içinde paniğe yol açtı, bir korku oluştu askerler arasında. İçlerindeki bazı grupların dağılarak kaçtığı belirtiliyor kaynaklarda. Halid hedefine ulaştığını düşündüğü için başka bir stratejiye başvurmadan düşman ordusuna zarar vererek geri çekilmeyi sürdürdü.  

Zafer veya gücün görece yönleri üzerine düşündüren bir savaştır Mute. Gücü yüceltmediği gibi zaferi de bilinen kıstasların ötesine taşır. Tabii benliklere yerleşmiş zafer kalıbının çok dışında bulunan bu geri çekilme Medine’de farklı tepkilerle karşılaştı. Kimileri orduyu Allah yolunda firar etmekle suçlayarak karşıladı. Gençlik zafer istiyordu veya şehadet. Geri dönen askerleri alaya alıyor hatta onlara küfrediyorlardı. Oysa başka bir seçenek daha olmalıydı, şahitliği sürdürmek için. Peygamberimiz de 15 şehit veren orduyu ağlayarak karşıladı, ancak yas tutmaya izin vermedi. Şehit ailelerine üç gün yemek götürülmesini ve onların yalnız bırakılmamalarını istedi. Geri dönen askerleri ise öfkeli halkın saldırılarından korumak için himayesi altına aldı. Geri çekilmeyi “firar değil düşmanla yeniden karşılaşma amacına dönük bir hamle” olarak tanımlarken de Müslümanlara zafer olgusuna farklı bir açıdan bakma gereğini hatırlattı.

Mücahitler üzgün ve mahcup bir vaziyette evlerine çekildiler. Ümmü Seleme, Mute Savaşı’ndan geri dönenler arasında bulunan Ümmü Hişam’ın niye camiye gitmediğini sorduğunda, şöyle cevap vermişti Ümmü Hişam’ın eşi: “Dışarı çıkamıyor, çünkü eğer çıkarsa insanlar 'Ey firariler, Allah yolundan firar mı ettiniz?' diye sorgulamaya başlıyorlar. O da bu sorulara muhatap olmamak için ister istemez eve kapandı.”

 

*Maxime Rodinson, Teophanius’un Mute Savaşı üzerine yazdıklarının Peygamberimiz hakkında çağdaşı ve Müslüman olmayan bir tarihçinin kaleme aldığı ilk metin olduğunun altını çiziyor. Maxime Rodinson, Muhammed-Yeni Bir Dünyanın ve Peygamberin Doğuşu, sf. 295, Doruk Yayımcılık, 2008.

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.

Cihan Aktaş

1960 Refahiye-Erzincan doğumlu. Beşikdüzü Öğretmen Lisesi’ni (1978) ve İstanbul DGSA Mimarlık Yüksek Okulu’nu (1982) bitirdi. Mimar, basın danışmanı, gazeteci ve okutman olarak çalıştı. Roman ve öykü kitapları yanı sıra kadın, kamusallık, sanat ve siyaset etrafında araştırma ve denemelerden oluşan kitaplar yayımladı. 1995’te Türkiye Yazarlar Birliği, 1997’de Gençlik Dergisi tarafından ‘Yılın Hikâyecisi’, 2002’de TYB tarafından yılın romancısı olarak ödüllendirildi. 2009’da “Kusursuz Piknik” isimli hikâye kitabı ESKADER tarafından yılın hikâye kitabı ödülünü kazandı. 2015’de Bursa 15. Edebiyat Günleri Ahmet Hamdi Tanpınar Ödülü’ne layık bulundu. Hâlihazırda www.dunyabulteni.net, www.sonpeygamber.info siteleri ve Gerçek Hayat dergisinde yazıyor.  Eyüp Sinema Akademisi’nde sinema kültürü dersleri veriyor. Kitapları: İnceleme-Araştırma: Hz. Fatıma (1984), Hz. Zeynep (1985), Sömürü Odağında Kadın (1985), Veda Hutbesi (1985, 1992), Sistem İçinde Kadın  (1988), Tanzimat’tan Günümüze Kılık Kıyafet ve İktidar I (1989, 1990, 2006), Tesettür ve Toplum/Başörtülü Öğrencilerin Toplumsal Kökeni (1991, 1993, 1995, 1997), Modernizmin Evsizliği ve Ailenin Gerekliliği (1992), Mahremiyetin Tükenişi (1995), Şark’ın Şiiri-İran Sineması (1998, 2005), Bacı’dan Bayan’a/İslamcı Kadınların Kamusal Alan Tecrübesi (2001, 2003, 2005), Dünün Devrimcileri Bugünün Reformistleri- İran’da Siyasal, Sosyal ve Kültürel Değişim (2004, 2005),  Türban’ın Yeniden İcadı (2006), Bir Hayat Tarzı Eleştirisi İslamcılık (2007), Yakın Yabancı (2008) , Kardeşliğin Dili (2010), İktidar Parantezi: Kadın Dil Kimlik (2011), İslamcılık/Eksik Olan Artık Başka Bir Şey (12014), Şehir Tutulması (2015). Hikâye: Üç İhtilal Çocuğu (1991), Son Büyülü Günler (1995), Acı Çekmiş Yüzünde (1996), Azizenin Son Günü-Azerbaycan Hikâyeleri (1997, 2006), Suya Düşen Dantel (1999), Ağzı Var Dili Yok Şehrazat (2001, 2005), Halama Benzediğim İçin (2003), Duvarsız Odalar (2005), Kusursuz Piknik (2009), Ayak İzlerinde Uğultu (2013), Kızım Olsaydın Bilirdin (2015). Roman: Bana Uzun Mektuplar Yaz (2002, 2003, 2005, 2010), Seni Dinleyen Biri (2007), Sınıra Yakın (2013). 

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin