Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Cennetle Müjdelenmişlerin İktidarı

Hulefâ-yi Râşidîn dönemi. Cennetle müjdelenmişlerin iktidarı.

"Doğru yolda olan, doğruya ve hakka sımsıkı sarılan, kemâle ermiş halifeler" olarak bizzat Peygamber tarafından paye almış Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali'nin iktidarı. Arabistan'a önce kendini fethettiren, ardından da üç kıtanın kapılarını açarak dünyanın merkezinde mevzilenme fırsatı sunan bir dinin itici gücüyle kurulmuş bir iktidar.

Her biri ayrı meziyetlerle bezenmiş dört halifenin dördünde de iktidara ve topluma farklı bir bakış ortaya konuyor, öncelikler değişebiliyor. Bu bakımdan dört halife döneminin, değişmez bir ideal toplum düzeni görmek maksadıyla değil, İslâm'ın farklı yorumları olabileceğinin ve bu farklı okumaların, takva ile yapıldığı zaman makbul sayılabileceğinin farkına varılması gerekiyor.

Dört büyük halife dönemi, İslâm tarihi içindeki istisnai yerini, otuz yıllık iktidar tecrübesinden değil, zühdün ve takvanın ön plana çıktığı örnek kişilikleri ve manevi yükselişin maddi refah ile harmanlandığı zengin mirasından alıyor. Bu dönemde atılan her adım, yapılan her icraat, yığınla Nebevî tecrübenin hayata aktarılıp varlık tazelemesinden, bir anlamda gerçek hayat şartlarında yeniden denenmesinden dolayı Müslümanlarca "hüccet" kabul ediliyor. Bu vasfıyla dört büyük halife dönemi, 14 asırlık İslâm kültür ve medeniyetinin motor gücünü oluşturuyor ve her çağın bunalmış müminlerince yeniden yeniden okunuyor.

Hulefâ-yi Raşidîn dönemi, esasında Hz. Peygamber'in vefatıyla birlikte, onun tebliğ ettiği dini esasların hayata geçirilmesi noktasındaki boşluğu doldurmak üzere ortaya çıkmış tabii bir süreç. Ancak şartlar ve imanın gücü, bunun çok daha ötesini, eski dünyanın kaderini değiştirecek tarihi bir fırsatı hediye ediyor, Peygamber ruhuyla inşa edilmiş bu iktidara. Henüz kendiyle hesaplaşmasından yeni çıkmış olan yarımada halkı, bir yandan kadim gelenek sahiplerine hükmetme fırsatı yakalarken, bir yandan da kıyamete kadar yaşayacak müslüman toplumlara örnek olma vebalini üstleniyor.

 Tarih, İran ve Bizans gibi yüzlerce yıllık kültürlerle beslenmiş halkların yeni bir dini kabul etmeleriyle birlikte yaşanan yığınlarca meseleye acil çözümler üretmesini istiyor bu iktidardan. Zira çorak Arabistan'ın sınırlarını çoktan aşmış bir coğrafyaya hükmediliyor artık. Her gün yeni bir topluluk İslâm ile kimlik yeniliyor. Yarımadada ateşlenen yeni dini dünyanın dört bir yanına taşımak için yola çıkmış insanlar, heybelerinde farklı din, dil, kültür ve gelenekleri temsil eden yüklü bir insanlık mirasıyla dönüyor ana vatanlarına. Devlet geleneği olmayan bir coğrafyadan yükselen bu gücün, kısa zamanda dönemin hâkim medeniyet merkezlerinin efendisi haline gelmesi, onları siyasi, iktisadi, sosyal ve kültürel bir bütünlük arz eden tek bir devlet çatısı altında yaşamaya sevk ediyor. Kaderi değişen eski dünya halklarının tarihini yeniden yazma görevi, büyük ölçüde bu yeni devletin liderleri olarak dört büyük sahabiye düşüyor. Zira kader, son peygamber'i hakkıyla anlama ve insanlığa anlatma görevini bu halifelerin omuzlarına yüklüyor.

Yaşadıkları değişimi insanlığa taşımak üzere Suriye, Filistin, Mısır, Kuzey Afrika, Horasan, İran, Azerbeycan ve Anadolu topraklarına doğru yol alan gönüllüler ordusu, farklı yorumlar içerse de tek bir öz ile yoğrulan bir insanlık birikiminin doğmasına vesile oluyor. Medine'de doğan küçük İslâm devleti, farklı coğrafya ve toplumları kucaklayan büyük bir güç olarak çıkıyor bu süreçten. Ortaya konan tecrübe, 14 asra ışık tutacak zengin bir reçete bırakıyor tüm inananlara. Peygamber'in söylediği her söz, attığı her adım, icra ettiği her uygulama, onayladığı, onaylamadığı her davranış önderlik ediyor, değişen şartlar karşısında hüküm vermek durumunda olan Müslümanlara. Bir anlamda evrensel bir dil oluyor İslâm, uygulayıcıların eliyle. İnsana ve topluma yakın, pratik hayatın gereklerinin farkında olan bu din, bir mucizesini daha icra ediyor böylece.

Bu arada Peygamber mescidinde Onun ardında saf tutmuş sahabe bir bir ayrılıyor bu dünyadan. Onu en iyi anlamış, onun ahlakıyla yıkanmış olanlar giderek azalıyor zaman içinde. Tabiatıyla dini esasları dünyanın değişen şartları karşısında ayakta tutmak için yeni usüller ve pratikler geliştiriliyor. Dağınık halde bulunan yazılı Kur'an âyetlerinin toplanıp basılması, rey üzerine inşa edilen içtihat müessesesi, bu gerekçelerle hayata geçiriliyor.

Şüphesiz ki, değişen şartlar karşısında Kur'an ve Peygamber sünnetinin önerdiği uygulama ve prensipleri yorumlarken farklılıklar da çıkıyor. Her biri ayrı meziyetlerle bezenmiş dört halifenin dördünde de iktidara ve topluma farklı bir bakış ortaya konuyor, öncelikler değişebiliyor. Bu bakımdan dört halife döneminin, değişmez bir ideal toplum düzeni görmek maksadıyla değil, İslâm'ın farklı yorumları olabileceğinin ve bu farklı okumaların, takva ile yapıldığı zaman makbul sayılabileceğinin farkına varılması gerekiyor.

Hulefâ-yi Râşidîn dönemi, tarih boyunca tüm Müslümanları üzen esef verici hadiseler de barındırıyor içinde. Ömer b. Hattab, Zinnureyn Osman b. Affan ve Ali b. Ebû Talip şehadet şerbeti içiyor bu dönemde. Cemel ve Sıffîn'de birbirleriyle vuruşuyor müminler. Osman'ın hilafetinde fitneye tanık oluyor inananlar. Haricilik ile müslüman toplum aralarına ekilmiş ilk ayrılık tohumlarına şahitlik ediyor; Şii - Sünni farklılaşmasının ilk nüveleri yine bu dönemde ortaya çıkıyor. Bir sınavdan geçiyor ilk dönem İslâm toplumu. Kıyamete kadar bu sınava tabi olacak tüm inananlara bir ders vererek. Takva sahiplerinin iktidarıyla, dünyanın bütün kirlerden arındırılamayacağını, idealin yalnızca dünyada kurulacak bir devlet düzeninde aranmaması gerektiğini öğreterek.

Cennetle müjdelenmişlerin iktidarı, ideale ulaşmada gayret ve samimiyetin önemini vurgularken, farklılıklar konusunda da hoşgörülü olmayı öğretiyor. Dinin dünya düzeni konusunda şekilci olmadığı mesajını verirken, her mizaç ve fıtrata uygun zengin seçenekler sunuyor inananlara, Yaratanla sağlam köprüler kurmaları için.   

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.

Dr. Nihal Şahin Utku

Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden mezun oldu. 1996 yılında Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “Abbâsî Devleti’nin Kuruluş Safhasında Abbasoğlu – Alioğlu İlişkileri” konulu yüksek lisans tezini hazırladı. Ardından aynı enstitüde “Kızıldeniz’de Denizcilik, Ticaret ve Yerleşim (VII. – XI. Yüzyıllar)” konulu doktora çalışmasını yaptı.(2005). Serbest araştırmacı olarak akademik çalışmalarına devam eden Utku, aynı zamanda İslam Tarihi alanında yazılar yazmakta, seminerler vermektedir.

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin