Sonpeygamber.info
Röportajlar
 

Çocuk Siyerinin Önündeki Engel:Biz Büyükler

Ayşe Sevim Güneşe Yolculuk isimli bir çocuk siyeri yazdı zamanında. Çocuklarla iç içe yaşayan, onların duygusunu, dilini ve dünyasını bilen bir yazar ve anne olmasına bir de şairliği tesir edince kitabı da beğenildi, ödül aldı, örnek gösterildi. Ayşe Sevim’e o zamandan bu zamana neler değişti, son 10 yılda çocuk siyeri alanında neler yapıldı, neler hala niye yapılamadı diye sorduk.  Güzel, içten, içerden bir sohbet oldu.

Bizim Peygamber'le olan ilişkimiz, onu bilişimizdeki öncelik, onu çok sevmek olmalı. Biz yetişkinler olarak Peygamber'le sevgi üzerinden bir ilişki kuramadığımız için, onu çok sevmek üzerinden başlayan bir bilgilenme süreci yaşamadığımız için, hem yetişkinlerin siyer kitaplarında hem de çocuk siyer kitaplarında kocaman yırtıklar var. 

Güneşe Yolculuk, öğrencilerinden Hz. Peygamber'in hayatını ödev olarak hazırlamalarını isteyen Din dersi öğretmeninin, Zehra’nın hazırladığı ödevi beğenmeyip “kuru bilgi istemiyorum” diye itiraz etmesiyle başlıyor. Bu itiraz, çocuk siyer yazıcılığına dair genel bir eleştiriyi de içeriyor sanki.

İtiraz edilen kuru bilgi, aslında modern dünyanın sorunu. Bugün, “bilgi güçtür” cümlesi itibar görüyor. Bilginin nasıl olduğu üzerinde düşünmeden, nitelik ve doğruluk kaygısı gütmeden “bilgi güçtür” cümlesinin peşine düşer hale geldik. Yani kuru bilgi alışverişi sadece çocuk siyeri değil, büyüklerin siyer kitapları için de bir sorun olarak karşımızda duruyor. Bu tarih anlatıcılığında da böyledir. Savaşlar, kaç yılında yapıldıkları, sebepleri, sonuçları gibi Tarih denilen koca bir bütünün sadece erkil bakışla ilgili olan kısmı verilir. Neyse ki, bu anlatım son zamanlarda biraz değişti, mesela padişahın da bir insan olduğu, o ülkenin bir halkı ve hikâyelerinin olduğu gibi insani taraflar da tarih yazıcılığının içine girdi. Yani tarih bilgi olarak üniversitelerin kapısından çıkıp halka ulaşmaya başladı.

Bizim siyer anlatıcılığında yapılan en büyük hatalardan bir tanesi, okuru akademisyen ya da öğrenci olarak görmek ve ona göre bilgi vermek üzerine bir üslup takip edilmesi. Bu büyük sıkıntı çünkü o siyeri aynı zamanda ev hanımı, genç, yaşlı, her yaş ve kültür seviyesinden insanın alıp okuyacak olmasını düşünmek lazım. Bilgiyi, tarih, mekân, olay aktarımından çıkartıp okurun hayatının içinde bir ana kaynak olarak görmesini sağlayacak siyer kitaplarımız yok. Ne yetişkinler ne de çocuklar için…

Çocuklara yönelik dini yayınlara biraz dikkatlice baktığımızda, (pek azı dışında) değerler eğitimi ve siyer kitaplarından oluşan bir dinî çocuk yayını izdihamı görüyoruz. Neden bu kadar çok dinî çocuk kitabı yayınlanıyor? Hal böyleyken özellikle çocuk siyer kitaplarındaki dil ve görsel kalitesi neden bu kadar kötü?

Çok kitap var çünkü artık çocuk siyeri kitaplarının satışının iyi olduğunu söyleyebiliyoruz. Yani Hz. Peygamber’i, onun hayatını, arkadaşlarını anlatan siyer kitapları başta olmak üzere dinî çocuk yayınları satılıyor, yani para kazandırıyor. Çünkü çocuklarımıza öğretmek istiyoruz, Peygamberini tanısın istiyoruz. Bu sebeple zaten iyi satıyor diyerek çoğunlukla çalakalem metinler yazılıyor. Marketlerden beş liraya alabileceğiniz siyer kitapları, kitapçıkları var.

Ben size başka bir tehlikeyi söyleyeyim. Bazen de yazan kişi iyi bir şey yaptığına çok inanıyor. İyi bir şey yaptığını düşünen birinin önüne geçemiyorsunuz. Değişime, eleştiriye kapalı bir siyer yazıcılığı tehlikelidir. Çok yakın bir tarihte yaşadım, mesela bu yazdığınız yanlış diyorum, vebal diyorum ama duymuyor.

Ve acı olan şu ki, din konusunda herkes her şeyi söyleyebilme hakkı olduğuna inanıyor, kendini ehliyetli kabul ediyor. Ama piyasadaki özellikle çocuk siyer kitaplarına baktığımızda, aslında kimsenin ne söyleyeceğini, asıl önemlisi de nasıl söyleyeceğini bilmediğini görüyoruz. Çocuk siyer yazıcılığında en önemli problemlerden biri bu. “Nasıl yazalım, bilgiyi nasıl verelim” hakkında yeterince fikrimiz yok. Yani yazar Hz. Peygamber’i anlatacak ama yanlış bir şey yapmaktan, haddi aşmaktan, olumsuz sonuçlar doğuracak yöntemler seçmekten çekiniyor. Bu riske girmektense kuru bir kronolojik anlatım biraz kısa ve sadeleştirilmiş bir siyer metni, belki birkaç çizim al sana çocuk siyeri.  Ama böylesi bir siyer kitabının çocukta hiçbir etkisi olmuyor.

Metin, görsel, içerik, hepsi çok kaliteli ve üzerinde düşünülmüş olmalı. Çocuk edebiyatçılarının pek çoğu, çocuksu olmanın hatta komik olmanın çocuk edebiyatçısı olmak için kâfi geldiğini düşünüyor. Çocuksu olmak ya da komik olabilmek değil hayal kurabilmek önemli. 

Çocuk siyerlerinin görsel dili de oldukça sorunlu. Mesela hala Hicret çölde perişan develerle, mağarada ayağını yılan ısırmış acı çeken Ebubekir’le resmediliyor. Kitaplarda çocuğu yakalayacak bir ışık yok.

Bu kitaplarda kaliteyi önemsemek lazım. Hangi olayı nasıl resmedeceğiz, hangi kalitede kâğıtlar ve renkler kullanacağız, iyi çizerlere ne kadar fiyat biçeceğiz vs. Yayınevleri bu kitaplara para harcamalı başka türlü olmaz. Üzerinde belki bir ekiple çalışılmış iyi, doğru, edebi metinler için bütçe gerekir. İyi çalışılmış bir metin için yine doğru ve kaliteli görseller, mizanpajlar gerekir ve bunlar için de para harcamak gerekir. 

Çok fazla kitap var ama bu kitaplarda sağlam metin örneklerine rastlayamıyoruz. Şöyle diyelim bir çocuğa sürekli abur cubur verirseniz o çocuk bir süre sonra kuru fasulye yemeyi reddeder. Siz çekiyorsunuz onu aşağıya, o direnci kırıyorsunuz. Çocukların dikkatlerini toparlaması zaten çok zor, oyunlar telefon bilgisayar vs. varken yazdığınız sıradan bir kitapla onun dikkatini çekemezseniz, onu kitapta tutamazsınız. Metin, görsel, içerik, hepsi çok kaliteli ve üzerinde düşünülmüş olmalı.

Çocuk edebiyatçılarının pek çoğu, çocuksu olmanın hatta komik olmanın çocuk edebiyatçısı olmak için kâfi geldiğini düşünüyor. Çocuksu olmak ya da komik olabilmek değil hayal kurabilmek önemli. Kurgu yapmayı, karakter oluşturmayı bilmek, korkuyu dozunda verebilmek ve çocuğu tanımak gerekiyor.

Çocuk siyer yazıcılığında yeni metotlar da deneniyor. Düz, kronolojik bir anlatım yerine, çocuğun ilgisini çekmek adına mesela Hz. Peygamber’i süper kahraman yapıp ayı ışın kılıcıyla ikiye bölmek sonra da buna fantastik kurgu demek gibi alternatif denemeler yapılıyor.

Çok fena. Bakın çocuk siyer yazıcılığında iki uç var. Birincisi, aman ucunu tutamayız, popüler hale gelir, amacını aşar endişesiyle ipleri sıkı sıkı tutan bir akım var. Bunlar düz anlatımın, kronolojik siyerin dışına çıkamıyorlar. Yetişkin siyerlerini biraz kısalt, azıcık sadeleştir, al sana çocuk siyeri.

Diğer tarafta farklı, yeni ve cesur olduğunu iddia edenler de işte böyle absürt, garip şeyleri öne çıkarıp çocuğun ilgisini çekmeyi deniyorlar. Siyer böyle anlatılabilir sanıyorlar. Hâlbuki bunların üstünde bir şey var. Ben kendi yazdığım siyer kitabını da dâhil ederek yani kendimi de katarak söylüyorum ki, bizim iyi bir çocuk siyerimiz yok.

En başta bir mantık hatamız var çünkü. Biz bir yığın bilgiyi aynen iletmek istiyoruz. Savaşlar, tarihler, isimler, olaylar hepsini. Dini bilmek için Peygamber'imizin hayatını da bilmeliyiz gibi bir inanışla yazıyoruz ve okutuyoruz siyer kitaplarını. Ama sadece Uhud’da kaç okçu vardı, Hicret kaç yılında oldu gibi bilgiler üzerinden bir ilişki kuramayız Efendimizle. Bizim Peygamber'le olan ilişkimiz, onu bilişimizdeki öncelik, onu çok sevmek olmalı. Biz yetişkinler olarak Peygamber'le sevgi üzerinden bir ilişki kuramadığımız için, onu çok sevmek üzerinden başlayan bir bilgilenme süreci yaşamadığımız için, hem yetişkinlerin siyer kitaplarında hem de çocuk siyer kitaplarında kocaman yırtıklar var. Ve bu yırtıkların tamiri çok güç.

Anlaşılan o ki, mevcut çocuk siyer kitapları ihtiyacı karşılayamıyor. Peki, (bunu ebeveyn ve eğitimciler açısından soruyorum) beklenti ne?

Ebeveyn “çocuk bunu bilsin” istiyor. Eğitimci, “çocuk bunu öğrensin.” Ama siyer dediğimiz, bir kere okuyup bırakılacak bir şey değil. Siyere, tekrar tekrar okuyup üzerinde düşüneceğimiz bir metin olarak bakmayan biz büyüklerin beklentisi, çocuk siyer okusun, bilsin, halletsin. Ben velilerle konuşuyorum mesela, “benim çocuk siyer okudu” diyor veli. Yani bilgiyi aldı, tamamdır. Çocuk o bilgiyi alıp nasıl koruyacak, nasıl kullanacak, onunla ne yapacak gibi bir meselesi yok. Şöyle bir örnekle anlatayım, mesela anne kelimesi 5 yaşında başka bir mana taşır, 15 yaşında anne kelimesinin çok da bir manası yoktur, evlenince başka,  anne olduğunuzda başka, anneniz öldüğünde başka bir manaya gelir. Kelime aynı. Yani bizim siyerle olan ilişkimiz de bu olmalı. Hava gibi. Biz bunu hava gibi görmediğimiz için sadece bir bilgi olarak düşündüğümüz için hazırlanan kitaplarla da bir yere varamıyoruz.

Mesela Hicret şöyle anlatılıyor. Müslümanlar ailelerini, çocuklarını, mallarını bırakıp Medine’ye gitti. Hâlbuki Peygamber daha hicret etmemişti, Mekke’deydi, yani Müslümanlar en çok Peygamber'i Mekke’de bırakıp gitti. Ev nedir, mal nedir. Özne değişince bakış açısı değişiyor. Her şeye özne olarak Peygamber’i koyabilmek… Biz yetişkinler hayatlarımızda ve kafamızda bunu başaramadığımız için çocuk siyeri yazarken başarılı olamıyoruz. Düşene üzülürüz biz, ama düşene üzülmekle kalmayıp yüksektekini kıskanmama hatta ona dua etme ahlakına sahip olabilmek siyerle mümkün. “Birbirinizi sevmedikçe iman edemezsiniz, iman etmedikçe de cennete giremezsiniz” diye koskocaman bir hadis var önümüzde ve baba çocuğuna soruyor, “peki Mehmet kaç aldı matematikten?” Sonra o çocuğun siyeri anlamasını bekliyoruz. Uhud kaç yılında olmuş kaç okçu varmış meselesi değil yani.

Çocuğu anlatıma dâhil edebilmek için, kitaba çekebilmek için bazen minik korkular ve gerilim de gerekir. Kaldı ki Hz. Peygamber’i anlatırken onun öksüz olduğunu, babasının olmadığını, annesinin o küçükken öldüğünü çocuk üzülmesin kaygısıyla saklayamazsınız.

Belki pedagojik bir dayanakla (çocuğa olumsuz duygu geçirmemek gibi mesela) bu kitaplarda Hz. Peygamber’le gülen, şakalaşan bulutların üstünde bir figür olarak karşılaşıyoruz. Ama bizim Peygamber'imiz hüzün peygamberi aynı zamanda, hayatı çileli, öksüz, yetim…

Çok doğru, eksik bırakılıyor o kısım. Ben mesela korkuyu koyarım kitaplarıma. Son kitabım çok eleştiri aldı bu konuda, ama korkusuz olmaz, gerilimsiz olmaz. Anlatımdaki korkunun, kaygının, hüznün dozu önemli burada.  Çocuğu anlatıma dâhil edebilmek için, kitaba çekebilmek için bazen minik korkular ve gerilim de gerekir. Kaldı ki Hz. Peygamber’i anlatırken onun öksüz olduğunu, babasının olmadığını, annesinin o küçükken öldüğünü çocuk üzülmesin kaygısıyla saklayamazsınız.

Ama temelde hep aynı sorun çıkıyor karşımıza. Mesela biz hadislere çoğu kez, kendi fikrimizin ne kadar sağlam ve doğru olduğunu göstermek için bir kaynak olarak başvuruyoruz.  Herkes kendinden çok emin bunu bir de hadisle ispatlayayım istiyor. Yani biz hadisi önümüze değil arkamıza alarak konuştuğumuz için çocuklara da Peygamber'i anlatamıyoruz. Anlatmaya çalıştığımızda ise elimizde bildiğimiz doğru yöntemler yok, kurgu yok, Türkçe yok, görsel kalite yok.

Görsel unsurların sınırlı olması çizerleri yeni arayışlara ve buluşlara itiyor olmalı. Bildiğimiz o sıkıcı resimler ve grafikler dışında sizin bir teklifiniz var mı çizerlere?

Siyerde dönem ve coğrafya belli, onun dışına çıkamazsınız. Anlatacağınız da gösterebileceğiniz de bellidir. Bugün hala bilgiyi o dönem içinde vermek gibi bir yanlış yapılıyor. Bizim Güneşe Yolculuk'ta da yaptığımız gibi “çifte kurgu” kullanmamız lazım. Nedir bu çifte kurgu, kitapta Zehra bir macera yaşıyor. Bir yandan akan bir siyer var ama Zehra o akan siyere izleyici konumunda. Bilgiye müdahil olmuyor sadece seyirci oluyor. Çünkü bakın çocuk, gerçekle hayal arasındaki ayırıma varamayabilir. Bunun ikisinin ayrı şeyler olduğunu göstermek için çiftli bir kurgu sunmak zorundasınız. Genelde dini çocuk kitaplarında, özelde siyerde yapılması gereken bana göre bu çiftli kurgu. O zaman görseli de daha zengin kullanabiliriz. Çok iyi çizerler var aslında, doğru kurgu ve güçlü bir dil, görsel zenginliğe de yarım eder. Ama hadi diyelim görsel meselesini bir şekilde hallettik, kaliteyi görsel anlamda tutturduk ama mesele yine çözülmüyor.

Nasıl çözülür size göre?

Çocuk siyer kitaplarını bir kere edebiyatçıların yazması lazım. Dini bilen insanların yazması lazım. Kalemi iyi, edebiyatı iyi ama dini bilgiden ve duygudan uzak birinin yazdığı siyer kitabı çocuğa tesir etmez. İki güç birden ve birlikte çalışırsa daha doğru ve kaliteli işler çıkartılabilir: İyi kalemler yani edebiyatçılar ve onları destekleyen, besleyen ilahiyatçılar. Başka türlü olmaz, yine eksik kalır. Mesela çocuk siyerinde fantastiği kullanabilirsiniz ama onu sizin kılarak kullanabilirsiniz. Sizin kılmadığınız bir fantastikle hareket ederseniz bu defa başka bir yabancılaşma yaşarsınız. Sonra da, bu kadar çocuk siyeri varken, biz hala bu kitapların ya dilini, ya anlatımını, ya doğruluğunu ya da görselini tartışıyor oluruz.

 


 

Ayşe Sevim Kimdir?

1979’da İzmit’te doğdu. İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü’nden mezun oldu.

Kitapları:

Güneşe Yolculuk (Hz. Muhammed’in (sav) hayatını konu alan roman 2004 Türkiye Yazarlar Birliği Çocuk Edebiyatı Ödülü’nü aldı.)

Yazarlar ve Aşkları (Deneme)

Feminizm (Araştırma)

Çocuklar için Türk Destanları Serisi

Ashab-ı Kehf (Çocuk Romanı)

Hikâye Anahtarcısı 1/Tuhaflıklar Asansörü (Çocuk Romanı)

Hikâye Anahtarcısı 2/ Ejderhalar Zamanı (Çocuk Romanı)

Dede Korkut Hikâyeleri (Çocuklar için uyarlama)

Taburcu (Şiir)

İşlenmemiş Suç (Şiir, Eskader 2013 Şiir Ödülü’nü aldı.)

 

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.