Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Dine Davet: Bir Yüce Gayret

Sevdiklerinizden ve alıştığınız her şeyden uzakta, yalnızlığınızla kapandığınız bir otel odasında, elinizi uzattığınız yanı başınızdaki komodinin çekmecesinden bir İncil ve bir Mormon Kitabı dokunuyor size .

New York’un dünyalık telaşlarla akan caddelerinde ilerlerken, Hinduizm’in simgesi portakal rengi örtülere dolanmış; başları kazınmış beş on adamın, zamanı yavaşlatan bir terennümle söyledikleri Hare Krishna mantrası yankılanıyor kulaklarınızda.

Londra’da sinema ve tiyatroların yoğunlaştığı Leicester Square’ı turlarken, özellikle Cuma ve Cumartesi akşamları meydanı dolduran kalabalığın içine sızmış İsa Ordusu’nun sokaklardan devşirilmiş “yeniden doğmuş” evanjelist mübaşirlerinin coşkusuna tanık oluyor, onlarla İncil’deki tutarsızlıkları tartışan genç Pakistanlı Müslümanların hararetli sözlerine kulak kabartıyorsunuz.

Bişkek’teki küçük bir camide, ikindi namazı öncesinde genç-yaşlı çekik gözlü Kırgızların, esmer tenli üç-beş Hintli Müslümanın etrafında merakla toplandığını görüyor; 1920’lerde Hintli Müslümanların artan baskısı karşısında İslâm’ı tebliğ etmek için kurulmuş Tebliğ Cemaati’nin müntesibi bu gençlerin yıllık tebliğ vazifelerini yapmak üzere “Huruc”a çıktıklarınıı öğreniyorsunuz. Geceyi camide geçirmek isteyen bu gençlerin, ertesi gün de Müslümanlara İslâm’ı yeniden hatırlatmak için civardaki ev ve iş yerlerini tek tek ziyaret etme niyetlerini Arapça – İngilizce karışımı bir dille ifade etmeye çalıştıklarına şahit oluyorsunuz.

Tebliğ, esasında bir peygamber sünnetidir. Bu sünnet, zaman içinde peygamberlerin etrafında toplanan az sayıdaki müntesip ve talebelerin yoğun gayretleriyle büyüyüp, sınırları ve ülkeleri aşan bir zenginliğe dönüşmüştür.

“Yehova’nın Şahitleri”nden “Yahudi Toplumlar İçin Hıristiyanlık Misyonu”na, ABD’de siyahiler arasında yayılan “İslâm Milleti”nden dindarlığını kaybetmiş Yahudilere ulaşmaya çalışan “Kiruv” hareketine kadar uzanan geniş bir yelpazede çalışan tüm bu insanları, normal bir yaşam sürmekten alıkoyan ve bir başkasına ulaşma çabası içinde yollara düşüren ortak güdü nedir acaba?

Bu sorunun cevabı, hem dinlerin ortak çıkış noktasında, hem de dinin toplum düzeni içinde benimsediği rolde gizli.

Herşeyden önce her peygamber hakkı ve doğruyu ifade etmek, insanları yaratıcı bir gücün himayesine davet etmek için gelmiştir. Bu anlamda dinde tebliğ, esasında bir peygamber sünnetidir. Bu sünnet, zaman içinde peygamberlerin etrafında toplanan az sayıdaki müntesip ve talebelerin yoğun gayretleriyle büyüyüp, sınırları ve ülkeleri aşan bir zenginliğe dönüşmüştür. Öyle ki, birçok örnekte daha sonraları yayılmış olan dinlerin temel akidelerini, peygamberlerin ilk ortaya koyduğu ilkeler değil, o dinin yayılmasında etkili olan havari, elçi ya da önderlerin davet için kullandıkları ifade ve yöntemler oluşturmuştur.

Mesela, Hıristiyan misyonerlerin dini referanslarında, özellikle ilk dönem misyonerlerin etkisi bariz bir şekilde görülmektedir. Hz. İsa’nın çarmıha gerilmeden önce talebelerine verdiği yedi temel emir, misyonerlik ateşinin Hristiyanlıkta daha en baştan yakıldığının sonradan dile gelmiş bir ifadesi olsa gerekir: “Al, git, tanıklık yap, ilan et, talebeler edin, onları vaftiz et ve eğit.” Hıristiyan misyonerler, “....bu incil, milletlerin hepsine şehadet olmak üzere bütün dünyaya vazedilecektir ve son o zaman gelecektir” (Matta, 24/14) hükmünü hareket noktası olarak kabul etmişlerdir. Söz konusu davete konu akaidin, sonradan ortaya konulan teslis inancı olduğu ise “Şimdi gidip bütün milletleri talebelerim edinin; onları Baba, Oğul ve Ruhulkudüs adıyla vaftiz edin. Size emrettiğim her şeyi tutmalarını onlara öğretin ve işte ben bütün günler dünyanın sonuna kadar sizinle birlikteyim.” (Matta, 28/19-20) ayetlerinden anlaşılmaktadır.

Diğer yandan din çoğu kez, hakikate davet ve toplumsal adaleti temin için ortaya çıkmışsa da, zamanla kurulu düzenlerin bir parçası ve hatta statükonun idamesinin teminatı dahi olabilmiştir. Eğer statü, sınıfsal bir yapı gerektiriyor ve din de bu yapıya uygun bir işlev görüyorsa, bu durumda tebliğin mahiyeti de değişmiş; hatta kimi zaman bir ihtiyaç olmaktan bile çıkmıştır.
Dinde davette asla zorbacı ve dayatmacı bir üslubu tasvip etmeyen İslâm, Kur’an’ın “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et” hükmünü benimserken, tebliğin bireysel bir sorumluluk (farz-ı ayn) olmadığının da altını çizmiştir. Dine davet görevini, bireye ya da kuruma yüklememiş olmasına rağmen, İslam toplumunda bu görev, hiç bir zaman sahipsiz kalmamıştır.

Hindistan’daki elitist kast sistemi, keza Yahudilikteki “seçilmiş ırk” anlayışı, bu iki dinin tebliğ edilmesindeki isteksizliğin, misyoner faaliyetlerinin gelişememesinin ve tebliğin ihtiyaç olmaktan çıkmasının önemli nedenlerindendir. Zira elitist bir kast sisteminin, üst sınıfların nüfusunu arttırmak istemeyeceği, buna karşılık alt sınıfların tüm kastlar arası eşitsizliklere rağmen, dinî vaatlerle hizmet etmeye devam etmelerini arzulayacağı açıktır. Bu yüzden bölgeye Hıristiyanların gelmesine kadar Hinduizm’de misyonerlik ön plana çıkmamıştır.

Dinde elitizm etkisinin en çarpıcı örneği ise Yahudilikte görülür. İsrailoğullarının, peygamber hikayeleri, mucizeler ve devletlerle dolu şanlı tarihinin ardından, son iki bin yıldır bir azınlık statüsüne indirgenerek dünyaya dağılmış olması, Yahudiliğin ciddi anlamda içine kapanmasına yol açmış ve dinlerini anlatma, dışa vurma ve tebliğ etme konusunda onları isteksiz kılmıştır. Gizlilik de tabii olarak az sayıda seçilmiş kişi gerektirdiğinden, Yahudiliğin tek millete has bir din olarak yaşanmasına neden olmuştur. Ortaçağ başlarında Yahudi Karaim mezhebi mensuplarının ciddi bir tebliğ faaliyetlerine girişmesi sonucunda Yahudiliği seçen Karâî Türkleri, yahudi misyonerliğinin nadir örneklerindendir.  

İktidarın gerekleriyle, dini kurumların işbirliği içinde çalışması, belki de en bariz şekliyle zaten dinlerine davet konusunda istekli olan Katolik inancında kendini gösterir. Avrupalıların dünyaya açılmaları ile başlayan bu sürecin ilk adımlarının Haçlılarla atıldığını, bunun daha sonra özellikle Amerika ve Afrika’nın kolonizasyonuyla pekiştiğini söyleyebiliriz. Kilisenin, yani din ile ilgilenen organize bir kurumun varlığı, Hristiyan misyonerliğinin sömürgeci politikalarla iç içe girmesine yol açmış ve özellikle Katolik inancının bu coğrafyalarda yayılmasını kolaylaştırmıştır.

Öte yandan bu tür bir ruhban sınıfı olmayan İslam’da dine davet misyonu, Hristiyanlıktan oldukça farklılıklar göstermiştir. Allah ile kul arasında aracı bir sınıf veya vasıtanın yer almadığı İslam’da tebliğ, yalnızca doğruların ilan edilip duyurulmasına odaklanırken, Hristiyanlıkta davetin başarısı, Pavlus’un ifadesi ile, “ne yapıp edip insanların Hristiyanlığa kazandırılması” olarak sonuca nispetle tanımlanmıştır.

Dinde davette asla zorbacı ve dayatmacı bir üslubu tasvip etmeyen İslâm, Kur’an’ın “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et” hükmünü benimserken, tebliğin bireysel bir sorumluluk (farz-ı ayn) olmadığının da altını çizmiştir. Dine davet görevini, bireye ya da kuruma yüklememiş olmasına rağmen, İslam toplumunda bu görev, hiç bir zaman sahipsiz kalmamıştır. Bilakis tarih boyunca bütün müslümanlar, daveti şahsi bir yükümlülük olarak kabul etmişler ve uygun olan her şart altında gerek sözlü, gerekse fiili olarak dinlerini büyük bir şevkle tebliğ yoluna gitmişlerdir. İslam’ın “davet dini” olması, bu telakkinin bir sonucudur. 

 

İslam dininin tebliğinde dinin eşitlikçi söyleminin yanısıra, inananların ahlakı da tebliğe ciddi bir katkı sağlamıştır. İslam’ın yayılmasında, sadece vaiz ve sufiler değil, aynı zamanda gündelik ticari hayattaki sade ve örnek davranışlarıyla tüccarlar da önemli bir rol oynamıştır.
İslam kültüründe, “çağırmak” anlamındaki davet, “olgunluğa ulaşmak” ile aynı kökten gelen tebliğ, daha ziyade Müslümanlara yönelik faaliyetleri kapsayan irşad ve toplumsal yönü ağır basan “iyiliği emretme, kötülükten men etme” prensibi, söz konusu “misyonun” çok yönlülüğünü ortaya koymaktadır.

İslam dininin tebliğinde dinin eşitlikçi söyleminin yanısıra, inananların ahlakı da tebliğe ciddi bir katkı sağlamıştır. İslam’ın yayılmasında, sadece vaiz ve sufiler değil, aynı zamanda gündelik ticari hayattaki sade ve örnek davranışlarıyla tüccarlar da önemli bir rol oynamıştır.

Seremonisiz ve yalın bir “Lâ ilahe illallah” ibaresinin kalplerdeki derin etkisini, beşer ile ilah arasındaki aşılmaz gibi gözüken tüm mesafelere köprü olan “Muhammedün resûlullah” şehadetiyle perçinleyen bir hidayeti hedefler İslam’da tebliğ. Modern dünyanın telaşına sığınarak, bu misyonu sahipsiz bırakmamalı inananlar.  

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.

Dr. Nihal Şahin Utku

Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden mezun oldu. 1996 yılında Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “Abbâsî Devleti’nin Kuruluş Safhasında Abbasoğlu – Alioğlu İlişkileri” konulu yüksek lisans tezini hazırladı. Ardından aynı enstitüde “Kızıldeniz’de Denizcilik, Ticaret ve Yerleşim (VII. – XI. Yüzyıllar)” konulu doktora çalışmasını yaptı.(2005). Serbest araştırmacı olarak akademik çalışmalarına devam eden Utku, aynı zamanda İslam Tarihi alanında yazılar yazmakta, seminerler vermektedir.

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin