Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Ezan-ı Muhammedî'yi Muhammedî Eda İle Okumaya Dair

Hz. Ömer (ra) Hazreti Peygamber’in (sav) şöyle dediğini nakleder: “Müezzin ‘Allahu ekber, Allahu ekber’ dediğinde, sizden biri de ‘Allahu ekber, Allahu ekber’ derse; müezzin ‘Eşhedü en lâ ilâhe illallâh’ dediğinde, o da ‘Eşhedü en lâ ilâhe illallâh’ derse; müezzin ‘Eşhedü enne Muhammede’r-rasûlullah’ dediğinde, o da ‘Eşhedü enne Muhammede’r-rasûllullah’ derse; müezzin ‘Hayya ala's-salat’ dediğinde, o da ‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah’ derse; müezzin ‘Hayya ala'l-felâh’ dediğinde, o da ‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah’ derse; müezzin ‘Allahu ekber, Allahu ekber’ dediğinde, o da ‘Allahu ekber, Allahu ekber’ derse; müezzin ‘Lâ ilâhe illallâh’ dediğinde, o da kalpten gelerek ‘Lâ ilâhe illallâh’ derse, cennete girer.”

Ezanın “Ezan-ı Muhammedî” olarak vurgulanışı rastgele değildir kadim kültürümüzde.Yesrib’i “Medine” yapan “Muhammedî medeniyet”in kodlarını saklar ezan. Medeniyetin “mim”sizliğine atıfta bulunan M. Âkif, “mim”in mazmunlarından olan “Muhammedî duruş” olmaksızın medeniyetin mümkün olmadığını ilan eden kadim çizgiyi yeniler, yineler. 

Bu tek cümlelik ama uzun hadisi, müezzinliği aramızda bazılarının işi olmak üzere daralttığımız ve ezanı hayatın kıyısına çektiğimiz bugünlerde, yeni baştan düşünmemiz gerekiyor. Nebevî nazarın ezana ve müezzine aktif mukabeleye çağrısı, bireysel bir sevap arayışından fazlasını ifade ediyor olmalı. Hadisin Allah adına vaad ettiği ‘cennet’ ise, dünya yalnızlığında yaşayan insanın kendine şimdi ve burada anlam bulabileceği bir itminan halini de ifade eder. Zira “cennet”, dünya hayatı sonrası bir mükâfat yeri olduğu kadar, çekirdeği dünya toprağında inşa edilesi bir tercih çiftçiliğidir. Çekirdeği itibarıyla şimdi ve buradadır “cennet” de. Burada gerçekleşen tercihlerimizin ebedî aynalanması olarak takdim eder cenneti bize Rabb-i Rahim. Ezanla dillendirilen varoluşsal çağrıya anlamayla mukabele etmek, şüphesiz bir “cennet hali” vaad eder.

Ezanın “Ezan-ı Muhammedî” olarak vurgulanışı rastgele değildir kadim kültürümüzde.[1] Yesrib’i “Medine” yapan “Muhammedî medeniyet”in kodlarını saklar ezan. Medeniyetin “mim”sizliğine atıfta bulunan M. Âkif, “mim”in mazmunlarından olan “Muhammedî duruş” olmaksızın medeniyetin mümkün olmadığını ilan eden kadim çizgiyi yeniler, yineler. “Hamd” kökünden gelir “Muhammed” ismi. “Hamd” ise topyekûn minnettarlık duygusunu taşır. Hamd, insanın hak etmeden aldığını fark ettiği, hakkını verememe endişesiyle mahcup olduğu, utançtan yüzünün kızardığı, ter döktüğü duygulanımı taşıyan havuz kavramdır. Kendi varlığını ve muhatap olduğu varoluşu borç aldığını bilenin halidir minnettarlık ve şükran duygusu. “Muhammed” bu duyguyu taşıyan ‘hamd etme’ fiilinin özneye dönüşmüş halidir, isimleşmiş sonucudur. Muhammed ismine “hamd etmeden edememe” anlamını yansıtan tafdil kalıbı ise, bu minnettarlığın her an yenilenen ve her vesileyle tazelenen bir heyecanla sürdüğünü/sürmesi gerektiğini ima eder.

Evet, Muhammed Aleyhisselatuvesselam, insanı ezanla interaktif bir ilişkiye çağırıyor. Demek ki, insan ve ezan birbirinde yankılanan, birbirini arayan, birbiri içinde yansışarak çoğalan bir bakışım konumundalar. Ezan, insana temel gerçeğini hatırlatıyor, insan ezanda fıtratında saklı sesi buluyor. Müezzine “Ah, evet, doğru söyledin, ben de bunu duymak istiyordum” diyen aktif bir muhatap inşa etmeyi murad ediyor Allah Rasûlü(sav) bu sözüyle. 

Ezan ile Muhammedîlik arasındaki akrabalığı açalım şimdi. Başta Fatiha’nın başında olmak üzere, hayatın her köşesinde, vaktin başköşelerinde, “hamd” ile ifade etmemiz beklenen minnettarlık duygusu “borç” anlam kökünden beslenir. İnsanın hayatı, “din” kelimesinin kökünü aldığı “borç” toprağı üzerinde durur. Varlık insana borçtur. Hayat insana borçtur. Varlığını borç aldığını fark etmekle yükümlü olan ruh ve şuur sahibi tek varlık ise insandır. Farkındalık yeteneği, borç aldığını fark edene, bu borca minnet duygusuyla karşılık verme borcu yükler. “Medine” kavramı bu borç kökünden beslenir.[2] Medeniyet ise insanların kendi varlıklarını borç bilme bilinciyle yaşama ve birbirlerine borçlu olma sorumluğunu üstlenme kodudur. Şu halde, “dinî” dediğimizde, “her şeye dair” olanı kastediyoruz. Din, bazı şeyler değildir. Din ya her şeydir ya hiçbir şeydir. Dinin, hiçbir şey olmadığını savunuyorsak, dinin her şey olduğuna dair yolculuğumuz başlar. Bu hadisten de anlıyoruz ki, ezan her şeye dairdir. Ezanı mukabele çağrısı, insana varoluşunu hatırlatma çağrısıdır, evrensel bir bakışı temsil eder. Ezanı aktif dinleme, bazı “mutaassıp dindarların düşkünlüğü” olmaktan fazlasıdır.

Yeryüzünde nefes alan herkes, varlığının kendisine borç verildiğini bilen her insan, “Allahu ekber” nidasının vakti kesişini, şehrin akışını durduruşunu, tüm sesler üzerinde bir üst-ses olarak yankılanışını ana gündemi olarak duymalıdır. Çünkü dayanılmaz bir yeryüzü yalnızlığı yaşar insan. Öleceğini bile bile yaşar; ölüme çare arar. 

Ezanı varlığın ve hayatın merkezi olarak okumayı yeniden başaramazsak, uğrunda yüzlerce şehit verdiğimiz “Ezanlar susmaz!” davamızın altı boş kalır, hamasete müncer olur. Avrupa’da ya da Amerika’da, hatta Müslüman çoğunluğun yaşadığı Batı Trakya gibi bölgelerde, ezanın susturulmasını sadece siyasî bir karar olarak değil, bizim enfüsümüzdeki tercihin afaka yansımasının kaderî cilvesi olarak okursak, ezanı yeniden “okuma” sorumluluğumuzu acilleştiririz. Ra’d Suresi 11. ayetinin, en az yerçekimi yasası kadar ciddiye almamız gereken ilkesi bellidir: “Bir topluluk [içsel/enfüsî] duruşunu değiştirmedikçe, o topluluğun [çevresel/afakî] durumu değiştirilmez.”

Ezan, Allah Rasûlü’nün(sav) nazarında, en azından, bugünkü “anahaber bülteni”ne denk düşüyor. Kimsenin ilgisiz kalamayacağı. Zaruri olanı hatırlatan. Açık yolları hatırlatan. Gelecekteki fırtınalar konusunda uyaran. Hayatî bir kaybımızı ya da kazancımızı önceleyen. Bir “son dakika gelişmesi”dir ezan. Yürekleri ağza getirecek heyecanlar yüklüdür. Kalabalıkları sevince boğacak müjdeler taşır. Müezzin ise “anahaber spikeri” sayılsa yeridir. Bugünün gerçekleriyle yüzleştirir bizi müezzin. Yarına hazırlar bizi. Olabilecekler konusundaki gafletimizi yırtar, uyandırır herkesi.  Olup biteni yorumlar; görünenlerin arka planını gösterir. Bizim için öncelikli olanı manşet yapar.

Yeryüzünde nefes alan herkes, varlığının kendisine borç verildiğini bilen her insan, “Allahu ekber” nidasının vakti kesişini, şehrin akışını durduruşunu, tüm sesler üzerinde bir üst-ses olarak yankılanışını ana gündemi olarak duymalıdır. Çünkü dayanılmaz bir yeryüzü yalnızlığı yaşar insan. Ezildiğini görür her detayda; önemsiz olduğunu haykırır bir banka kuyruğu bile. Ölümlerin olduğu bir dünyadadır; kalbinde sürekli bir veda sızısı vardır. Hak etmediği halde borç aldığı bu hayatın dertsizini ister, sonsuzuna müşteridir. Öleceğini bile bile yaşar; ölüme çare arar. Fakat çevresinde hiç kimse ve hiçbir devasa kurum, bu ince derdini ciddiye almaz; ciddiye alsa bile çare sunamaz; bunu bilir insan, bilir de dillendiremez, uyutur gerçeği. Günü kurtarma derdine düşer reklam panolarını ezandan çok ciddiye alır. Hâlbuki ölüme kadar geçerlidir hayat sigortaları, bir gün hepten unutulacak olmaya çözüm sunmaz makamlar, mevkiler, servetler. “Daha büyüktür Allah!” haberi o anda müjde olarak sarar kalbini. “Çare olur diye bel bağladıklarından daha büyüğü var!” der ezan. Dünyanın tüm parçalanmışlıklarının üstünde bir bütünlüğe yükseltir kalbini; susturur hüzünlerini, sakinleştirir korkularını. Gücü olanların zayıfları ezdiği bu yerde, “daha büyüktür Allah” haberi, mazlumlara ve mağdurlara ve onlar için üzülenlere sevinç olur, ebedi teselli olarak duyulur. 

Bu “anahaber” günün başköşelerinde yankılanır. Sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsıda; vaktin düğüm yerlerinde, zamanın düz akışının çağlayanlaştığı kırılma noktalarında. İnsanın dünya yalnızlığını yeniden hatırlayacağı ‘eşik an’larda seslenir müezzin. Güneşin doğmaya hazırlandığı fecr vakti, hayat yükünü yeniden omuzlamaya hazırlandığı sırada duyar o sesi: “Daha büyüktür Allah seni küçümseyenlerden, daha büyüktür sana ihtimamı senin varlığını önemsizleştirmeye çalışan mütekebbirlerden…” Güneşin zirveye çıktığı öğle vaktinde, meyvesiz işlerin, sonuçsuz çabaların baskısından çıkış aradığı, sığ ve çiğ gündemlerle boğulmak üzere olduğu anda duyar kristal netliğindeki gerçeği: “… şahitlik ederim ki yok ilah, sadece Allah var!” Vaktin belinin büküldüğü, ömrün gölgelerinin arttığı ihtiyarlığı hatırlatan ikindi vaktinde gelir o müjde haberi: “…şahitlik ederim ki Muhammed Allah’ın Elçisi… Demek ki seni bekleyen akıbette, sana refakat edecek en sevdiğin En Sevgili… Korkma, endişe etme. Varacağın korkulu yerlere senden önce senin için o vardı; sana tanıdık olacak kabir ve sonraki tüm duraklar.” Ve güneşin dünyaya veda etmesiyle yükselen sesiyle, faniliğin ufkundan doğacak sonsuzluğu haber verir müezzin; İbrahim’in[as] kalbini taşıyan ve batıp gidenlerin ardından[3] ağlayan her insana teselliler sunar. Gün ışığından hiçbir emarenin kalmadığı anda okunan yatsı ezanı, dünya gecesinin cennet sabahına gebe olduğunu, insanın mahcubiyet karasından af ve merhamet şafağının çıkacağını müjdeler. “Bu böyle yarım kalmayacak!” demeye gelir “Lâ ilahe illallah!” sadeliği…

Hadis metni içinde fark etmemiz gereken bir ‘fark’ da vardır.. Müezzinin diğer haber cümleleri, tekrarlanarak içselleştirilirken, “Hayya ala's-salat” ve “Hayya ala'l-felâh” seslenişine farklı bir cümleyle karşılık vermemizi ister Rasûlullah: ‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah!” Anahaberin burasında, bizi harekete geçirmes ister sanki spiker. Bu cümleye kadar olanı söyler ama bu cümlelerle olması gerekene çağırır. Bin inşa haberidir bu. “Haydi, namaza!” der. “Haydi, kurtuluşa!” diye aktive eder dinleyeni. “Sağanak yağış bekleniyor!” haberinden sonra gelmesi beklenen “Şemsiyeni al!” çağrısına benzer bu cümleler. Allah’ın büyüklüğünü, Allah’ın birliğini ve bu aziz gerçeğe, bu kristal hakikate Muhammed’in şahitliğini ve bizim de şahitliğimizi kaydeden anahaber bülteni, önce ‘salat’a, sonra ‘felah’a çağırır. Salat, Muhammed’in(sav) durduğu yerde durmaktır. Varlığını borç bilme mahcubiyeti olan Muhammedî duruşu ‘namaz’ ile ete kemiğe bürümektir namaz. Muhammedce varolma sorumluluğunu kıyam, rüku, secde ve kıraatle hayata taşımaktır. “Felah” ise, “salat” omurgasına tutuna tutuna, çok istediğimiz sonsuzluğa taş[ın]abileceğimize dair müjdedir; varlığın kabuğunu yırtıp ötelere doğru fizilleneceğimizi çıtlatır.

Durma; namaza gel, secdeye baş koy!” Allah’ın havl ve kudret toprağındadır senin vatanın, yuvan, bahtın, huzurun, odan ey insan! Sana daha çok, daha da çok, daha daha çok var olma haberidir bu… Sandığından daha daha daha daha daha daha da… büyüktür Allah!” İnanmıyormuş gibi duruyorsun; gel, bir daha dinle!”

Bu iki özel çağrıya, Muhammedî aklın “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah…” mukabelesi ise, ezanın sakladığı, ilan ettiği evrensel varoluşu iyice açık eder. Önce nerede durduğumuzu hatırlatır bize. Kazanımlarımız üzerinden bulunduğumuz konumu bildirir kalbimize. İşte buradayız ve ezan dinliyoruz. Sahi nedir bunun maliyeti? Buyurun, görelim: Havl ve kuvvet sahibi Allah tarafından varlığımız yokluğumuza tercih edildiği için ezanı duyuyoruz şimdi. Hayat sahibi oluşumuz cansız kalışımızdan daha hayırlı görüldüğü için şahit oluyoruz Allah’ın birliğine. Ruh ve şuur sahibi oluşumuz ruhsuz ve şuursuz bir bitki ya da hayvan mertebesinde kalmamıza tercih edildiği için şahidiz Muhammed’in Elçiliğine. Bu fanilikte kaybolmamızdansa, toprakta çürüyüp ebediyen unutulmamızdansa, sonsuzluğa aday edilecek değerde, Allah’a ebediyen refakat edecek önemde görüldüğümüz için şimdi burada ezanı okumayı konuşuyoruz, ümidimiz var, kalbimizi sevmeye alıştırıyoruz.

Rasûlullah’ın dilimize emanet ettiği bu cümlede, kazanımlarımızı açıklayan iki kavram vardır: ‘Havl’ ve “kuvvet”.  Havl kuvvetin yönünü ifade eder. Yani kuvvet Allah’a aittir ama aynı zamanda bu kuvvetin hangi yönde kullanılacağı da Allah’a aittir. Şimdi burada olarak, görüyüruz ki, Allah yoğu var etme kuvvetini bizim lehimize kullanmıştır. Cansızı canlı yapma kudretini, bizim lehimize canlılık yönünde kullanmıştır.  Şuursuzu şuurlu yapma kuvvetini bize şuur vererek bizim lehimize icra etmektedir. Fenadan beka çıkarma kuvvetini, bizi sonsuzluğa aday etmeye tahvil etmekte, ebedi yaşatmaya doğru yönlendirmektedir. Allah’ın kuvvet ve kudretini kullanma yönü bizim aleyhimizde değil, her an lehimizdedir.

Ezanın tam ortasında duyduğu bu cümleler, her daim olduğundan fazla olmak isteyen insana, varoluşsal bir envanter sunar, daha çok var olmaların da yolunu açar: “Yokluktan varlığa, ölümden hayata, hayvanlıktan insanlığa, insanlıktan vahyin muhatabı olmaya doğru taşınan sen, ‘lâ ilahe illallah!’ ile tevhide şahit olmaya, ‘Muhammedur’rasûlullah’ ile peygamberliğe refakat etmeye lâyık görüldün. Durma, yürü! Daha çok olmaların dahası da var. Şöyle ki; ‘salat’a tutunup,  Muhammed’in minnettarlık telaşına katılarak, namazın omurgasına sarılarak, ebedî kurtuluşa, felah’a doğru yürümeni istiyor havl ve kuvvet sahibi Allah. Seni sonsuzlaştırmaya yetecek kuvvetini, seni sonsuzlaştırma yönünde kullanıyor, ‘havl’i yani ‘tercih’i bu yönde... Buraya kadar tercihine gerek kalmadan ama tercih etsen daha iyisini tercih edemeyeceğin bu hallerden daha fazlası için kullan tercihini. Allah’ın senin lehindeki havline, muradına aktif olarak dâhil ol. Durma; namaza gel, secdeye baş koy!” Allah’ın havl ve kudret toprağındadır senin vatanın, yuvan, bahtın, huzurun, odan ey insan! Sana daha çok, daha da çok, daha daha çok var olma haberidir bu… Sandığından daha daha daha daha daha daha da… büyüktür Allah!” İnanmıyormuş gibi duruyorsun; gel, bir daha dinle!”


[1] “Allahu ekber” diye başlayan “Ezan-ı Muhammedî”yi “Ezanın Arapçası” diye anmak, meş’um ve malum yıllarda “tanrı uludur” diye başlayıp ezan yerine konan ‘şey’i “Ezanın Türkçesi” diye anmak, ezanın evrenselliğine bilmeden kast etmek demeye gelir. Hiçbir müezzinin sevmediği, hiçbir müminin dinlemeyi tercih etmediği “tanrı uludur” sesi, ezanın herhangi bir şeyi değildir, hele Türkçesi hiç değildir. “Tanrı uludur” uydurması, ezanı susturan bir gürültüdür, zoraki dayatılmış bir kakafonidir. “Ezanın Türkçesi” ise “Allahu ekber”lerle başlayan “ezan-ı Muhammedî”dir. Ezan-ı Muhammedî her dilin ezanıdır aslında; bir üst-dil olarak, her lisan sahibi tarafından anlaşılır. Alman Müslümanlar için ezanın Almancası olur, Kürt Müslümanlar için ezanın Kürtçesi olur, İspanyol Müslümanlar için ezanın İspanyolcası olur; ilâ âhir. Sonuç olarak, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, “Arapça Ezanı Türkçe ezana” çevirmek diye bir olay olmamıştır; “Türkçe ezanı susturmak ve yerine gürültü koymak gibi hain ve hazin bir eylem olmuştur. Rahmetle anmamız gerek ki Adnan Menderes, o gürültüyü susturup yerine Türkçe ezanı başlatmıştır. Hâlen minarelerimizde okunan, ezanın “Türkçesi”dir. Çünkü ezan okumanın Türkçesi, bin yılı aşkın bir süredir, “Allahu ekber…”leri demek ve dinlemek olmuştur.

[2] Peygamberimiz, hicretini hazır bir Medine’ye doğru değil, Yesrib’e doğru yapmıştır. Yesrib’in “Medine” olmaya doğru hicreti ise bu borçluluk bilinciyle başlamıştır. “Vahyi Cuma Suresi’deki vurguyla, hakkıyla yüklenmiş bir topluluğun Yesrib’e hicreti, Yesrib’in ‘Medine’ olmaya doğru hicretini başlatmıştır diyebiliriz. Demek ki vahiyden hayata doğrudur tüm hicretler. Vahiyle başlamayan yürüyüş, “göç” olur; “hicret” olamaz. “Şehrin öte yakasından gelen adam”ın kıssasının anlatıldığı Yâsîn ayetlerinden, borçluluğunu inkâr eden çoğunluğun şehri “karye” diye (13. ayet), fıtrat borcunu hatırlayan ve hatırlatan “adam”ın şehri ise “medine” diye (20. ayet) anılır. Diyebiliriz ki her ezan bir “medine” inşası ödevi yükler duyana, okuyana.

[3]Uzakta bir gecenin tenhasında yaşanan İbrahimî sızıyı, “Lâ uhibbu’l âfilîn”i (En’am, 76) bize duyurmayı tercih eden Allah, o kalbi taşıyan herkesi İbrahim’in(as) kardeşi, kaderdaşı bilir. İbrahim’in ağladığı yerde sızlayan tüm kalpleri gördüğünü gösterir. Ezan, batan şeyleri sevemeyen, veda edenlerin ardı sıra ağlayan, tükenenlerin ve terk edenlerin acısıyla yanan insana, empatik bir eğiliş diye de okunabilir: “Seni anlıyorum, ne halde olduğunu görüyorum!” tonunda bir İlahî teselliyi günlük dile tercüme eder.

 

Yorumlar

 
Salim Bilekkaya
Salim Bilekkaya24.10.2018

Yüreğine sağlık hocam.

24.10.2018

 

Senai Demirci

1964, Samsun doğumlu.  1990’da Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirdi. Öğrencilik yıllarında başladığı yazı hayatını sayıları 30’a yaklaşan kitapların yazarı olarak sürdürüyor. Kendi adına kurduğu Dr. Senai Demirci Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi ve Okul Öncesi Eğitim Kurumu’nda eğitim çalışmaları yapıyor. Çeşitli radyo ve televizyon programlarının yapımcılığını ve sunuculuğunu yapan Senai Demirci, Sonpeygamber.info’nun çalışmalarına düzenli olarak katkıda bulunuyor.

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin