Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Hz. Hasan: Dünyanın Halifeliğiyle Cennetin Efendiliği Arasında Bir Kutlu Yolcu

"Ey Allah'ım! Beni hidayete erdirdiğin kimselerden eyle, âfiyet verdiğin kişilerden eyle, dost edindiğin kullarının arasına kat! Verdiğin şeyleri benim hakkımda mübarek kıl ve hüküm verdiğin (takdir ettiğin) şeylerin şerrinden de koru. Senin dost edindiğin bir kişi asla zelil olmaz."

“Allahu Ekber” demeye kalmadan minik elleriyle tırmandı sırtına. Bu sırta yüklenen ağırlıktan habersizce asıldı cübbesinden. Ne sabrından haberdardı ne dağların yüklenmeye korktuğu sorumluluğundan. Haberdar olduğu tek şey sevgisiydi. Çünkü Fahri Kâinat da olsa bir dedeydi o aynı zamanda. Torununu dünyalardan çok seven her dede gibi bir dede. Hasen’ini o kadar çok sevdi ki yedi günlük olunca, saçlarının ağırlığınca gümüş dağıttı yoksullara ve o kadar nazlandırdı ki onu hoş tutmak için secdesini uzattı. Rükûda iken ayaklarının arasından geçmesine izin verdi. Uyku arasında su istediği zaman kızı Fâtıma’ya bırakmayıp bizzat kendisi su getirdi ona. Omzuna alıp dışarıda gezdirdi zaman zaman ve sakallarıyla oynadığında tebessümünü esirgemedi ondan.

Hasen’di o. “Güzel”di. O yüzden izin vermedi bir Ramazan günü dünyaya gelen torununa “Harb” denmesine. Doğum haberini duyan Hz. Peygamber, “Oğlumu bana getirin” diyerek damadı Hz. Ali’nin evine koşmuş ve oradakiler Hasen’i Allah’ın elçisinin kucağına vermişlerdi heyecanla. Yeryüzünün en güzel dedesi torununun kulağına eğilip adını fısıldıyor, sonra rabbinin adını bildiriyordu ezan okuyarak. Gümüş kadar aydınlıktı yüzü. Kendisine ondan daha çok benzeyen kimse yoktu yeryüzünde. Aynaya baktığında Hz. Peygamber, gördüğü Hasen’di. Aynaya baksa Hasen, gördüğü Hz. Peygamber.

Ebu Hureyre (ra) dedeyle torun arasındaki sevgiye bizzat şahit olarak şunları nakletti sonraki zamanlara: “Bir gün Rasûlullah (sav) Hz. Hasan'ı kucağına oturtmuştu. O da mübarek sakallarıyla oynuyordu. Rasûlullah Efendimiz üç defa şöyle dedi: 

Ben bunu çok seviyorum. Sen de sev! Onu sevenleri de sev!”

Bu sıradan bir sevgi değildi. Öyle bir sevgiydi ki Müslümanlar defalarca onunla imtihan oldu. İlk imtihan babası Hz. Ali’nin şehadeti sonrasındaydı. Kufeliler halife olarak ona bağlanmaya davet edilmiş, ilk biat eden Kays b. Sa’d b. Ubâde el-Ensârî, Allah’ın kitabına ve Rasûlullah (sav)’ın sünnetine bağlı kalmanın yanı sıra isyancılara karşı savaş şartını da kabul etmesi için zorlamıştı Hz. Hasan’ı. Hasan bu sözün ihtiva ettiği fitneyi hesap ederek, bu şartın aslında “Allah’ın kitabı” lafzında mevcut olduğunu ileri sürüp geri durmuştu bu vaatten.

Fakat fitne öyle kuşatıcıydı ki bütün çabalarına karşın insanın ondan kaçması mümkün olmuyordu bazen. Muâviye b. Ebû Süfyân, Hz. Hasan’ın halifeliğe getirildiğini haber alınca sevenlerini kendisinden soğutup yanına çekmeye çalışmakla kalmayıp bir de ona karşı Abdullah b. Âmir komutasında bir ordu hazırlatmıştı. Anlaşmazlığı barış yoluyla çözmek için gönderdiği mektuplar işe yaramayınca on iki bin kişilik ordusuyla Medâin’e doğru yola çıkmak zorunda kalmıştı kutlu Peygamber torunu. Kufe’deydi o sırada Hz. Hasan ve otuz yedi yaşındaydı.

Medâin’in Sâbât mevkiinde konaklayan Hz. Hasan huzursuzdu çünkü Müslümanlar arasında yapılacak bir savaşa razı değildi kalbi. Ordusunun tutumu o anda imdadına yetişti. Askerlerinin savaşmaya istekli olmadığını sezince hüzünlü dudaklarını kıpırdattı ve hiçbir Müslümana karşı olumsuz duygular beslemediğini, kendilerini yapmak istemedikleri bir savaşa zorlamayacağını söyledi. Müslümanların hayal kırıklığına uğramasını istemeyen Hz. Hasan, “Ya Rabbî! Bana on bin altın ihsan eyle!” diye dua eden birini duyduğunda nasıl hemen evine gidip adamın duasında istediği parayı ona gönderdiyse, nasıl, “Hurma olsaydı ağaçta, ne iyi olurdu” diye iç geçiren Abdullah bin Zübeyr’in arzusunun gerçekleşmesi için sessizce dua edip ağacı hurmayla doldurduysa kalpleri birbirleriyle savaşmayı reddeden Müslümanların kardeşlik arzusunu da gerçekleştirmeye çalışmıştı yaptığı konuşmayla. Bunun üzerine Haricilerin takipçisi sayılabilecek cahil bir topluluk, “Hasan da babası gibi küfre düşmüştür” diyerek üzerine yürümeye, seccadesini altından çekip tartaklamaya cüret etti. Hz. Hasan sevgisinin imtihanlarından biri daha kaybedilmişti.  

Saldırganlar sevenleri tarafından uzaklaştırıldıktan sonra Medâin’e doğru harekete geçtiyse de yolda bir suikaste daha uğradı Hz. Hasan ve yaralı halde Medâin valisinin evine zor attı kendini. Oldukça genç bir valiydi Sa'd b. Mes'ud. Onu bu göreve atayan el-Muhtar b. Ebî Ubeyd, âmir konumunu çirkin bir emre dönüştürüp Hz. Hasan'ı Muaviye'ye götürme karşılığında kendisine zenginlik ve makam vadetti. Gerçek zenginliğin ve makamın Hz. Hasan’ı sevmek olduğunu bilen genç vali bu cüret karşısında şaşırarak yerle bir etti teklif sahibini: “Allah'ın laneti üzerine olsun! Ben Peygamber torununa saldırıp onu bağlayacağım ha! Sen ne iğrenç bir adamsın!”

O sırada Muaviye, Hz. Hasan taraftarlarının kendisini yaraladığı haberini yaymakla meşguldü. Bu yalan haberle bir yandan kendini mazlum gösteriyor, öte yandan Enbâr bölgesinde Hz. Hasan’ın komutanları Ubeydullah b. Abbas ile Kays b. Sa’d’ı kuşatıyordu askerleriyle. Öncü komutanı Abdullah b. Âmir de boş durmuyor, Medâin’e giderek şehrin dışına çıkan Hz. Hasan’ın ordusunun karşısında mevzilenip teslim olmalarını istiyor; Muâviye’nin de Enbâr’ı kuşattığını, savaşmak istemediklerini, kendilerine katıldıkları takdirde hayatlarının bağışlanacağını söylüyordu.

Hz. Ali’nin şehit edilmesinin üzerinden henüz on sekiz gün geçmişken siyasi kaygılar Müslümanları karşı karşıya getirmişti. Muaviye başarıyı, Hz. Hasan’ın Kays b. Sa’d komutasındaki ordusu içinde kargaşa çıkarmakta aradı. Askerler arasında Kays b. Sa’d’ın öldürüldüğü ya da Muaviye’yle sulh yapıp onun tarafına geçtiği haberlerini yayarak ordunun maneviyatını çökertmeye çalıştı. Fitneden korkan, Müslümanlara karşı merhametli, onlardan birinin bile kanının dökülmesine razı gelmeyecek bu rakip, Muaviye’yi pervasızlaştırdı. Nihayet öyle bir noktaya gelindi ki dedikodular paniğe, panik ordunun bozulmasına yol açtı ve askerlerinin ruh hallerini hesaba katan Hz. Hasan İslam ümmetinin selameti için halifelikten vazgeçmeye hazır olduğunu bildirdi.

Bu vazgeçişi dahi kendinin değil, Müslümanların lehine çevirmeye çalışan Peygamber sevgilisi, hilafetten feragat etmesini bazı şartların yerine getirilmesine bağladı: Iraklılar’dan hiç kimse tutuklanmayacak, milliyetine bakılmaksızın herkes emniyet içinde olacak, suçlu sayılanlar affedilecek, Ahvaz’ın haracı yıllık olarak kendisine ödenecekti. Kardeşi Hüseyin’e hatırı sayılır bir meblağ verilmesi, Hâşimoğulları ve Abdüşemsoğulları’na yakınlık gösterilip ihsanda bulunulması da şartlar arasındaydı. Ona inananları güvence altına aldığına inandıktan sonra kendisine en çok acı veren şeyin şartını koştu Hz. Hasan: Babası Hz. Ali’ye sövülmeyecekti. 

Hz. Hüseyin durumdan haberdar olduğunda anlaşmaya karşı çıktı ve Muaviye’yi onaylaması halinde babalarının haklı davasından vazgeçmiş olacağını ileri sürerek Hz. Hasan’a bu anlaşmaya yanaşmamasını tavsiye etti. Ancak Hz. Hasan onu dinlemedi ve yönetim konusunda kendisinin daha bilgili olduğunu söyleyerek anlaşma yapmakta ısrar etti.

Muaviye’nin elçileri Hz. Hasan’ın yanından çıktıklarında, “Rasûlullah’ın torunu sayesinde kan dökülmesi önlendi, fitne sona erdi, sulh yapıldı” diyorlardı. Bu olayın akabinde uzunca bir konuşma yaptı Peygamber’in aynası Iraklılara. Rasûlullah (sav) vasıtasıyla Yüce Allah'ın insanları hidayete erdirdiğini, kendisi vasıtasıyla da kan dökülmesini önlediğini söyleyerek, Muaviye ile anlaşma yaptığını haber verdi.

Muaviye anlaşmaya binaen Hz. Hasan’ı yanına alarak Kufe’ye girdi sonunda. Hz. Hasan, hicrî 41 yılının Rabîu'l-Evvel ayında Kufe'yi Muaviye'ye teslim ettiğinde Hz. Peygamber’in bir hadisi daha gerçekleşmiş oluyordu: “Hiç şüphe yok ki, bu oğlum bir seyittir. Umulur ki, Allah onun sayesinde iki büyük mümin grubunu barıştıracak.” (Buhârî, Fiten, 20, Sulh, 9; Ebu Davud, Sünne, 12.) Bu uzlaşma yılını İslâm tarihi “Âmü’l-Cemâa” (Birlik Yılı) olarak taçlandırdı.

Halifeliği teslim ettikten sonra komutanı Kays b. Sa’d’a bir mektup gönderen Hz. Hasan ondan Muâviye'nin emrine girmesini isteyince Kays, ordusuna şu soruyu yöneltti: “Dalâlet içindeki bir imama mı itaat etmek istersiniz yoksa imamsız savaşmak mı?” Dalâlet içinde de olsa bir imamları olmasını tercih ettiklerini söyleyerek İslam ümmeti için imamsızlığın, hatalı bir imama tabi olmaktan daha büyük bir tehlike olduğuna işaret ettikleri için Kays, Muaviye’ye biat edip emrine girdi.

Hz. Hasan, Medine'ye doğru yola çıktığında Kufeliler ağlaşıyorlardı. Fakat o, güvenini boşa çıkaran bu halka -babasına yaptıklarını da hatırlatarak- akıbetlerinin hayır olmadığını, bu yüzden kendilerine acıdığını söylemekten geri durmadı. Onlardan biri, “Ey Müslümanların yüz karası!” diye hakaret ettiğinde bile vakarını bozmayarak bir hadisi şerifle Ümeyyeoğulları’nın bu makama gelmesinin mukadder olduğunu bildirdi. Bir başkası, “Ey müminlerin emirinin utancı!” diye bağırınca, öyle bir cevap verdi ki yüzyıllar boyu Müslüman hâkimler bir pusula gibi taşıdılar kalplerinde: “Âr, ateşten daha hayırlıdır.”

Hz. Hasan on yıl yaşadı aydınlık Medine’de. Peygamber makamının yanında Peygamber torunu gibi yaşadı. Medine’den Mekke’ye yürüyerek defalarca hac yaptığına şahit oldu insanlar. O kadar cömertti ki iki defa bütün malını fakirlere dağıttı. Üç defa “Kasame” yaptı yüce Allah’la. Yani mal varlığını Allah’la bölüştü. İki ayakkabısı varsa birini yoksullara verip diğerini kendine alıyor, iki avuç yiyeceği varsa bir avucunu ihtiyaç sahiplerine ayırıyordu. Güzel ahlakın ne olduğu sorulduğunda verdiği cevapsa bir güzellik özeti olarak hafızalarda yerini aldı: “Doğru söz, talepte bulunana ihsan, güzel davranış, sıla-i rahim, komşu hakkında utanmak, arkadaş hakkına riayet, misafire ikram ve nihayet bunların tacı hayâ.”

Güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderilen Son Peygamber’in Hasen’iydi o. Her ne kadar dedesi vefat ettiğinde sekiz yaşındaysa da alacağını almıştı o büyük hazineden. Öyle ki dedesi yanında olmasa da O’nun ruhunu her hareketiyle yansıtıyordu aynasında. Ebu’l Havrâ anlatıyor: “Hz. Hasan’a, Hz. Peygamber’den duyduğun hangi hadisleri hatırlıyorsun diye sorduğumda şunları söyledi: Zekât hurmalarından birini ağzıma atmıştım. Hz. Peygamber o hurmayı ağzımdan çıkardı. Oradakiler, ‘Ya Rasûlallah, bu çocuğun ağzına attığı tek bir hurmayı, niçin geri çıkardın?’ dediler. O da ‘Biz Âl-i Muhammed'e sadaka (zekât) helâl değildir’ buyurdu. Hatırladığım diğer bir hadis de ‘Seni ilgilendirmeyen şeyleri bırak, ilgilendiren şeylere bak...’ hadisidir. Bir de dedemden öğrendiğim şu dua var: Ey Allah'ım! Beni hidayete erdirdiğin kimselerden eyle, âfiyet verdiğin kişilerden eyle, dost edindiğin kullarının arasına kat! Verdiğin şeyleri benim hakkımda mübarek kıl ve hüküm verdiğin (takdir ettiğin) şeylerin şerrinden de koru. Senin dost edindiğin bir kişi asla zelil olmaz.” (Ahmed b. Hanbel, I, 200; Ebu Dâvûd, Salat, 340; Tirmizî, Ebvâbu's-Salât, 341 Neseî, Kıyamü'lleyl, 50; Üsdü'l-Ğâbe, II, I1).

Güzel ahlakın ne olduğu sorulduğunda verdiği cevapsa bir güzellik özeti olarak hafızalarda yerini aldı: “Doğru söz, talepte bulunana ihsan, güzel davranış, sıla-i rahim, komşu hakkında utanmak, arkadaş hakkına riayet, misafire ikram ve nihayet bunların tacı hayâ.”

Ve bir gün dede yanına çağırdı acı ve fitnelerle incinen torununu. Hz. Hasan bunu öğrendiğinde Hz. Âişe’ye haber göndererek Hz. Peygamber’in yanına defnedilmek istediğini bildirdi. Hz. Âişe bu isteğe olumlu cevap verince kardeşine şunları vasiyet etti: “Ben ölünce Hz. Aişe’den, Hz. Peygamber’in yanına gömülmem için izin iste. Ben ondan bu izni almıştım. Bana karşı çıkmadı. Şayet izin verirse, beni onun evine defnet. Ben yine de Ümeyyoğulları’nın buna izin vermeyeceklerini tahmin ediyorum. Engellemeye çalışırlarsa, onlarla uğraşma, beni Bakî mezarlığına defnet.”

Kırk gün hasta yattıktan sonra 47 yaşında vefat etti Hz. Hasan. Kimi rivayetlere göre zehirlenmişti, hem de Muaviye’nin oğlu Yezîd ile evlendirilme vaadiyle kandırılan eşlerinden Ca’de binti el-Eş’as b. Kays tarafından. Ne kadar kaçsa da kendi öz evine uzanmıştı fitnenin pençesi. Hasta yatarken kendisini kimin zehirlediği sorulduysa da o buna cevap vermekten kaçındı. Sadece üç defa daha aynı girişimde bulunulduğunu, fakat onları atlatmayı başardığını söyledi.

Vefattan sonra Hz. Hüseyin, kardeşinin vasiyetini Hz. Aişe'ye hatırlattı. O da “Memnuniyetle kabul ederim” diyerek talebe muvafakat ettiği halde, Mervan ve Ümeyyeoğulları, “Vallahi, asla ve ebedî olarak Hz. Peygamber'in yanına gömülemez” diyerek “Reyhane”*sini Hz. Peygamber’e komşuluktan mahrum ettiler. Ebu Hureyre (ra) bu davranışın zulüm olacağını söyleyerek vazgeçirmeye çalıştı Ümeyyeoğulları’nı kararından ama kalpler mühürlenmişti bir kere. Hz. Hüseyin ve sevenleri bunun üzerine silahlandılarsa da Hz. Hasan’ın vasiyetini hatırlayıp Baki mezarlığının yolunu tuttular sonunda. Oysa Hz. Hasan, vefatından sonra dahi vasiyetiyle korumuştu müminleri fitneden.

Tarihçilere göre mahşeri bir kalabalık toplandı Hz. Hasan’ın cenazesinde. Her kabileden her yönden insanı kucaklayan bu cemaatte sadece Ümeyyeoğulları yer almamıştı. İçlerinden yalnız bir kişi vazifesi nedeniyle oradaydı: Medine valisi Saîd b. El-Ass. Ehli Beyt imtihanında yine başarısız olmuştu bu nasipsiz taife.  

Hafıza, hakikat yerine tutkularına sarılanlara kapısını açmıyordu. Aralansaydı kapı, bir ışık huzmesi olarak düşecekti önlerine şu kutsal hatıra: Hz. Peygamber Mescid-i Nebevî’de hutbe okurken Hz. Hasan ile kardeşi Hz. Hüseyin, üzerlerindeki uzun ve kırmızı elbiseleri ile düşe kalka yürüyerek mescide girmişler, onları gören Nebî, hutbesine ara verip, minberden inmiş, torunlarını kucağına alıp önüne oturtmuş ve şöyle devam etmişti hutbesine: “Allah Teâla, ‘Mallarınız ve evlatlarınız sizin için birer imtihan vesilesidir’ (et-Teğâbün, 64/15) derken doğru söylemiştir. Şu ikisini bu şekilde görünce sabredemedim.”

 

*Reyhane, çiçek demeti anlamına gelmektedir. Hz. Peygamber torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e “İki reyhanem”diye iltifat ederlerdi.

 

Yorumlar

 
omer kara
omer kara15.03.2015

Allah razi olsun emegi gecenlerden site harika olmus.Fransizca bekliyorum Allaha emanet olun bir olalim birlik olalim diri olalim.

15.03.2015

 

A. Ali Ural

1959'da Samsun Ladik'te doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Ankara'da tamamladı. İlk şiiri Mavera Dergisi'nde çıktı (1982). Yükseköğreniminin ardından bir süre editörlük yaptıktan sonra Şûle Yayınları'nı kurdu. 1989'da Merdiven Sanat isimli aylık bir sanat dergisi çıkardı. 24 sayı çıkan bu derginin yanı sıra Kitaphaber isimli iki aylık bir kitap-kültür dergisi yayınladı. Yayın yönetmenliğini de yaptığı bu dergilerde şiir, öykü ve makalelerini yayınladı. Ural'ın yayınlayıp yönettiği dergiler arasında bir şiir ve poetika dergisi olan Merdivenşiir de bulunuyor (2005–2007). 2006-2012 yılları arasında Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) İstanbul şube başkanlığını yapmış olan A. Ali Ural, bir dönem de Şehir Tiyatroları Repertuar Kurulu üyeliğinde bulundu. İstanbul Uluslararası Şiir Festivali Yürütme Kurulu üyesi olan Ural, “Ejderha ve Kelebek” adlı eseriyle, Türkiye Yazarlar Birliği'nin 2010 Deneme Ödülü'nü aldı. Üniversitelerde “Yaratıcı Yazarlık”, “Yazılı ve Sözlü Anlatım” ve “Türk Dili” dersleri veren A. Ali Ural, 2012 yılının Şubat ayında birinci sayısı çıkan ve edebiyat ağırlıklı bir sanat dergisi olan Karabatak'ın yayın yönetmenliğini yapıyor. Ural, “Gizli Buzlanma” adlı şiir kitabıyla 2013’te Türkiye Yazarlar Birliği’nin “Yılın Şiir Kitabı” ödülünü aldı.   ESERLERi: ŞiiR: Körün Parmak Uçları (1998) Kuduz Aşısı (2006) Gizli Buzlanma (2013)   HiKâYE: Yangın Merdiveni (2000) Fener Bekçisinin Rüyaları (2011)   DENEME: Posta Kutusundaki Mızıka (1999) Makyaj Yapan Ölüler (2004) Resimde Görünmeyen (2006) Güneşimin Önünden Çekil (2007) Satranç Oynayan Derviş (2008) Tek Kelimelik Sözlük (2009) Ejderha ve Kelebek (2010) Bostancı Bahane (2010)   TERCüME-ARAşTıRMA: Divan / İmam Şâfiî'nin Şiirleri (2002)

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin