Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan Sonpeygamber.info İşi Ehline Vermek Hadsi şerfte, işlerin ehil olmayanlara verilmesi, emnetin zyii ve kıymetin kopma zamanı gibi üç önemli nokta ve tespit dikkat çekmektedir. Ayrıca bir de Hz. Peygamberin, öğrenci-öğretmen, müstefti ve müft... http://www.sonpeygamber.info/isi-ehline-vermek http://www.sonpeygamber.info/files/2357-emanet-kak.jpg

İşi Ehline VermekProf. Dr. İsmail Lütfi Çakan

 

 

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

"... İş, ehil olmayana verilince kıyameti bekle"[1]

Vürûd Sebebi

Toplumda düzenin altüst olmasının en temel sebebini genel bir ifade ile ve pek özlü bir biçimde ortaya koyan hadisimizin, vürûd sebebi şöylece nakledilmektedir:

Bir toplantıda Resûlulah sallallahu aleyhi ve sellem etrafındaki sahâbîlere birşeyler anlatırken, bir bedevî geldi ve

- Kıyâmet ne zaman kopacak? diye sordu.

Resûlulah sallallahu aleyhi ve sellem sözünü kesmeyip konuşmasına devam etti. (O kadar ki) oradakilerden kimisi (kendi içinden) "Bedevîyi işitti ama, sorusundan hoşlanmadı"; kimisi de " Galiba işitmedi" diye durumu yorumladı. Derken Resûlulah sallallahu aleyhi ve sellem, sözünü bitirince

-"O, kıyâmeti soran nerede?" buyurdu. Bedevî;

-Benim, buradayım ya Resûlellah! dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber;

-"Emânet zâyi edildi mi kıyâmeti bekle!" buyurdu. Bedevî;

-Emânet nasıl zâyi olur? dedi. Resûlulah sallallahu aleyhi ve sellem de;

-" İş, ehil olmayana verildi mi kıyâmeti bekle!" buyurdu.[2]

İşin ehil olanlara verilmemesi, cehaletin yaygınlığı ve ilmin ortadan kalkmış olmasından ileri gelir. İşin aslını bilenlerin bulunduğu bir ortamda ehil olmayanlara işlerin verilmesi normalde düşünülemez. Ama ortalığı kesif bir cehalet kaplamış, gerçekler ters yüz edilmiş ise, işler kapanın yani ehil olmayan kimselerin elinde kalır. Bu da toplumlar için bir çeşit kıyâmet demektir.

Önemli Tesbitler

Hadîsi şerîfte, işlerin ehil olmayanlara verilmesi, emânetin zâyii ve kıyâmet'in kopma zamanı gibi üç önemli nokta ve tespit dikkat çekmektedir. Ayrıca bir de Hz. Peygamberin, öğrenci-öğretmen, müstefti ve müftî ilişkilerindeki usûlün ne olması gerektiğini gösteren tavrı öne çıkmaktadır. Ancak biz bu davranışın ehemmiyetine işaretle yetinerek diğer hususlar üzerinde durmak istiyoruz.

Hadisteki el-emr kelimesi, din ile ilgili her işi ifade eder. Bu, "iş" olarak birilerine tevdi edilen ya da birileri tarafından ortaya konulan herşeyi içine alan bir tesbit olmaktadır. Devlet yönetiminden en küçük kamu görevine kadar her türlü enerji, beceri ve ehliyet isteyen işleri kapsamaktadır. Dolayısıyla el-Emr, şârih Aynî'nin de belirttiği gibi, hilâfet ve kadılık yanında, fetvâ'yı da içine almaktadır. Bilindiği gibi mahiyeti itibariyle fetvâ, dinin günlük hayata hakimiyetini, en azından olayların akışı içinde dinî esaslar çerçevesinde kalabilmeyi sağlayan dinamik, yetişmişlik ve ağır sorumluluk gerektiren çok ciddî bir danışmanlık işidir. Nitekim bir başka hadîsi şerîfte işin bu yönlerine şöylece dikkat çekilmiş bulunmaktadır:

"Allah Teâlâ, ilmi insanlara lütfettikten sonra hâfızalarından zorla söküp almaz. Ancak âlimleri ilimleriyle birlikte aralarından alır, geriye kara câhil bir grup kalır. Halk bunlara mes'elelerini götürür, onlar da kişisel görüşleriyle cevap verirler. Böylece hem halkı saptırır, hem de kendileri saparlar."[3]

Böyle bir durum, hiç şüphesiz toplum ve ümmet bünyesinde nerede ise kıyâmete denk ciddi sonuçlar meydana getirir. Ya da toplumu kıyâmet'e benzer bir kargaşaya götürür. Bu korkunç sonucun asıl sebebi ise, ehil olmayanların, Kitap ve Sünnet gibi dinî esaslara dayanmadan, kişisel arzu ve istekleriyle halka din adına önderlik yapmaya kalkmalarıdır. Aslında dinin Kitap, Sünnet ve İcma' gibi temellerine dayanan görüşler, övülmüş ve makbul re'y ve görüşlerdir. Mutlak olarak re'y ve kıyas kötülenmekte değil, dinin ana delillerine bağlılık düşüncesinden uzak, böyle bir kaygı taşımayan kişisel görüşler yerilmektedir. Bu da pek tabiîdir. Zira her sistemin ve her dinin bir genel esprisi ve kıymet verdiği temelleri bulunmaktadır. Bunlara uyulduğu ölçüde o çerçevede kalınabilir. Aksi halde, kaynaklara uygun bir yaşayış ve gidişten değil, bir çözülüş ve yok oluştan söz edilebilir.

İşin ehil olmayanlara verilmesi, hadisimizden öğrendiğimize göre emânet'in zayi edildiğinin açık işâretidir. Böylece âlimlerin yok oluşu ile emânetin zayii arasında çok sıkı bir ilgi bulunmaktadır Emânet ise, maddî-manevî değer ve sorumlulukların hepsine birden verilen isimdir. Bu demektir ki emânet, ilme emânet edilmiştir. İlim kalmamışsa, emânet zayi edilmiş demektir. Bunun göstergesi ise, ehil olmayanların, ümmetin işlerini üstlenmiş olmalarıdır.

Asıl Sebep

İşin ehil olanlara verilmemesi, cehaletin yaygınlığı ve ilmin ortadan kalkmış olmasından ileri gelir. İşin aslını bilenlerin bulunduğu bir ortamda ehil olmayanlara işlerin verilmesi normalde düşünülemez. Ama ortalığı kesif bir cehalet kaplamış, gerçekler ters yüz edilmiş ise, işler kapanın yani ehil olmayan kimselerin elinde kalır. Bu da toplumlar için bir çeşit kıyâmet demektir. Bu durumu bir de evrensel bir ilahî din olan İslâm ve onun müntesipleri müslümanlar için düşünecek olursak, felaketin boyutları bütün dehşetiyle ortaya çıkar. Bilindiği gibi aslında ilim, çözüm demektir. İlim ayakta ve önde olduğu sürece, işlerde mutlaka bir kolaylık bulunur. Çözümsüzlüğün ve çöküntünün asıl sebebi dış etkenleri bir tarafa bırakacak olursak bilgisizliktir.

Bu noktada "Bilmediğin şeyin arkasına düşme" ya da "Bilmediğin bir şeyi söyleme!"[4] âyetini hatırlamak pek yerinde olacaktır. Zira bu âyetin bir anlamı da "Bilmediğin halde kendi re'yin ve zannın ile hüküm verme!" demek olmaktadır.

İmam Şâfiî, kıyâs'ı haber'den önde tutanlara "Bir şeyde anlaşmazlığa düştünüz mü onu Allah'a ve Resûlüne arzediniz!"[5] âyetiyle karşı çıkmakta ve bu âyetin anlamının "Anlaşmazlık konusunda Allah ve Resûlünün ne buyurmuş olduğunu araştırın, ona uyun!" demek olduğunu savunmaktadır.

Beyhakî'nin rivâyetine göre Abdullah İbni Mes'ud radıyallahu anh şöyle demiştir "Kendisinden sonraki yılın daha kötü olmadığı hiç bir sene söz konusu değildir. Bununla önceki yılın bir sonrakinden daha bolluk veya önceki yöneticinin bir sonrakinden daha hayırlı olduğunu söylemek istemiyorum. Ben, âlimlerin yok oluşundan bahsediyorum. Öyle ki iş, (en) sonunda her konuda kişisel görüşlerini öne süren insanlara kalır ve dolayısıyla İslâm yıkılır."[6]

Hemen işaret edelim ki, ilmin yok oluşu alimlerin yok oluşu demektir. Nitekim bu hadisin bazı rivâyetlerinde bu durum açıkça "Âlimlerin yokluğu, ilmin ortadan kaldırılmasıdır" diye belirlenmektedir. Kabzu'l-ilm, raf'u'l-ilm hep zehâbu'l-ulemâ olarak gösterilmektedir.

Diğer taraftan işin ehil olmayanlara verilmesi, hadisimizden öğrendiğimize göre emânet'in zayi edildiğinin açık işâretidir. Böylece âlimlerin yok oluşu ile emânetin zayii arasında çok sıkı bir ilgi bulunmaktadır Emânet ise, maddî-manevî değer ve sorumlulukların hepsine birden verilen isimdir. Bu demektir ki emânet, ilme emânet edilmiştir. İlim kalmamışsa, emânet zayi edilmiş demektir. Bunun göstergesi ise, ehil olmayanların, ümmetin işlerini üstlenmiş olmalarıdır.


Ehil insanların yetiştirilmesi, günün en büyük cihâdı, müslümanların en büyük başarısı anlamını taşımaktadır. Bu yapılabildiği ölçüde kıyâmet, bir anlamda ertelenmiş olacaktır.

Âlim-câhil

Hadisin ifâdesinden öyle anlaşılıyor ki, âlimlerin yok oluşu, genel anlamda bilgili insanların yok oluşu demek değildir. Dinin temel kaynaklarını yani Kitap ve Sünnet'i bilen, mes'elelere önce bu esaslar çerçevesinde çözümler getirebilecek çapta alimlerin yok oluşu demektir. Câhil ya da kara câhiller de hiç bir şey bilmeyenler değil, mes'elelere dinî çözüm getirme usûl ve dayanaklarını bilmeyen, bu sebeple de kafadan ahkâm kesen, herhangi bir bilimsel ölçüye uyma ihtiyacı duymadan kendi görüşüne göre fetva veren, kısaca kendisini tam anlamıyla şâri‘ yerine koyan haddini bilmezlerdir.

Bu tür câhilleri öne geçirmek, onları başvuru kaynağı edinmek sebep olacağı zararlardan dolayı yasaklanmış bulunmaktadır. Hatta fâsık bir âlim de bu noktadan değerlendirilmiş, afif, haddini bilen bir câhil ona tercih edilmiştir. Çünkü câhilin iffet ve takvâsı, bilmediği halde konuşmasına engel olur ve kendisini araştırmaya sevk eder. Fısk ise, cür'etkârlığın hem işâreti hem de sonucudur.

Hep Aynı Yakınma

Öte yandan geçmişte çoğu âlimin kendi dönemlerine bakıp câhillerin topluma hakimiyetleri karşısında hadiste söz konusu edilen sapıklık ve yıkılış zamanının gerçekleştiği şeklindeki beyan ve yakınmaları hep görülegelmiştir. Bunların bize en yakın iki misalini Tecrîd-i Sarîh mütercim ve şârihi merhum Kâmil Miras ile Müslim'i tercüme ve şerh eden merhum Ahmed Davudoğlu vermektedirler. K. Miras, "Öyle sanıyorum ki, hadiste bildirilen dalalet zamanı hulûl etmiştir. Bugün gazete sütunlarına geçen dinî mevzulara dair yazılar tam bir anarşi halindedir"[7]der.  A. Davudoğlu da Kadı İyaz ve Şeyh Kutbuddin'in kendi zamanlarıyla ilgili yakınmalarını ve özellikle Aynî'nin "Beldeler ulemâdan hali kalmış, câhiller tayin suretiyle fetva ve tedris mevkilerinin başına geçirilmiştir. Artık biz selamet ve afiyet dileriz" sözlerini naklettikten sonra diyor ki,"Gelin bir de bizim zamanımızı görün. Artık bunlar moda oldu. Kendi fikrine göre fetva verenlere bugün aydın din adamı deniliyor."[8] Biz bu iki âlimin tesbitine, televizyonun yaygınlaştırdığı cehâlet ve özellikle dinî konulardaki ciddiyetsizlikleri de ekleyerek katılmak zorunda olduğumuzu hissetmekle beraber, ciddî ilmî gayretlerin ve gelişmelerin olduğunu, bunun yanında toplumun, hemen bütün kesimleriyle İslâm'ı özlediğini ve öğrenmek istediğini de gözlemlemekteyiz. Bu da ümitlenmek hatta bir ölçüde sevinmek ve ötesinde de bu eğilimin geliştirilmesi yönünde gayrete gelmek için yeter diye düşünüyoruz.

İşe ehil insanların yetiştirilmesi, günün en büyük cihâdı, müslümanların en büyük başarısı anlamını taşımaktadır. Bu yapılabildiği ölçüde kıyâmet, bir anlamda ertelenmiş olacaktır. Şimdi İslâm'ı ve Müslümanları mes'ele edinme, daha bilinçli bir dinî yaşayışı yaygınlaştırma yani işi ehline verme zamanıdır.

 


[1] Buhârî, İlim 2

[2] Bk Buhârî, İlim 2

[3] Buhârî, İ'tisam 7, Müslim, İlim 14, Ahmed b. Hanbel II, 203 Ayrıca biraz farklı ifadeler için bk Buhârî, İlim 34, Müslim, İlim 13, Tirmizî ,İlim 5, İbn Mâce, Mukaddime 8, Dârimî, Mukaddime 26

[4] el-İsra (17),37

[5] en-Nisa(4),59

[6] İbn Hacer,Fethu'l-Bâri, XIII, 296

[7] Bk Tecrid tercemesi, XII, 408

[8] Bk Sahihi Müslim Tercüme ve Şerhi, X, 665

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.