Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Merhamet-i Muhammediyye

 


Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den; demiştir ki:

-Ya Resûlallah, müşriklere beddua ediniz, denildi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem;

"-Ben lanetçi olarak değil, rahmet olarak gönderildim" buyurdu.[1]

"Her şeyi kuşatan ilahî rahmet"in tam bir tecellisi olan risâlet müessesesinin kıyâmete dek evrensel plandaki temsilcisi sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed’dir. O, hem Kur'ân-ı Kerîm'in hem de kendisinin beyânı ile âlemlere rahmet'tir, rahmet vesilesidir. Onun tüm insanlık için gerçek bir rahmet olan elçiliğinin ilke ve uygulama olarak şekillenişi merhamet-i muhammediyye'yi meydana getirmiştir. Başka bir deyişle Hz. Peygamber’in temiz hayatı, rahmet-i ilahiyyenin merhamet-i Muhammediyye olarak tecellisi demektir.

İnsanlara kendilerini ve ne olmaları gerektiğini öğretmekle görevlendirilecek olan Hz. Peygamber, o toplumu "yetim" ve fakat "emîn" bir çocukluk ve gençlik hayatıyla tanımıştı. Ya da toplum onu böyle bulmuş, böyle nitelemişti.

En kısa ve özlü tespitini merhum Mehmet Akif'in, bugün de;

Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta,

Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi

beytinde bulduğumuz bir ortamda, insanlara kendilerini ve ne olmaları gerektiğini öğretmekle görevlendirilecek olan Hz. Peygamber, o toplumu"yetim" ve fakat "emîn" bir çocukluk ve gençlik hayatıyla tanımıştı. Ya da toplum onu böyle bulmuş, böyle nitelemişti.

Yaşanmakta olan putlar hâkimiyeti, gönüller fesâdı ve insanlık dramı merhamet-i muhammediyye ile son bulacaktı. O, bu kutlu görevine, gençlik yıllarından itibaren hazırlanmaya başlamıştı. Henüz yirmi yaşlarındayken, haksızlar ve haksızlıklarla mücadele, mazlumları koruma maksadıyla oluşturulan Hılfu'l-fudûl'a iştirak etmiş, fiilen görev almıştı. Olayı bizzat kendisi peygamberliği döneminde anlatmış ve sonunda,"Bugün de böyle bir cemiyete çağrılacak olsam, derhal icâbet ve iştirak ederim"buyurmuş,[2] içindeki merhamet çağlayanının coşkunluğunu nasıl koruduğunu duyurmuştur. Aslında o, özlenen hukuk sistemini İslâm adıyla tebliğ ve tesis etmişti. Yani Hılfu'l-fudûl'a iştirak ederken mazlumlara duyduğu merhameti o, şimdi çok yüksek düzeyde sistemleştirmişti. Fakat -farz-ı muhal- öyle bir teşebbüse ihtiyaç duyulacak olsa, yine de katılacağını belirtmekle insanları ne kadar sevdiğini, insan haklarına ne ölçüde değer verdiğini ve verilmesi gerektiğini belgeliyordu.

Sabır... Sabır...

Hz. Peygamber’in sahip olduğu merhamet, peygamberlik döneminin Mekke yıllarında, gördüğü kötü muamele ve dayanılması güç kabalıklara karşı gösterdiği sabır; la'neti çoktan hak etmiş zâlimlere hidâyet temennisi şeklinde tecelli etmiştir. Konu aldığımız hadîs-i şerîf bunun bir belgesi ise, bir başka belgesi de Taif yolculuğu dönüşünde; "Rabbim, halkıma hidâyet nasip et, onlar bilmiyorlar"diye yalvarması, kendisine acımayan düşmanlarına hidâyet dilemesi,onların soyundan Allah'a inanan bir nesil getirmesi için dua etmesidir. Bu, dünyada eşine rastlanmayan bir merhamet belgesidir.

Ondaki merhametin sabır, hidâyet temennisi ve tebliğ olarak tezahürü, kabalık ve katılıktan başka dilden anlamayan Mekkelileri iyice çileden çıkarmıştı. Bunca yaptıklarına o niçin hep sabrediyor ve karşılık vermiyordu?. Bunu anlayamıyor, kahroluyorlardı. Yaptıkları işkence onları tatmine yetmiyordu. Çünkü merhamet ve sabır en güçlü silahtı.[3] En zâlim kişileri bile derinden derine etkilerdi. Bu sabır savaşına dayanamadılar, rahmet ve merhamet odağı Hz. Peygamber'i Mekke'den çıkmaya mecbur ettiler.

Taif yolculuğu dönüşünde; "Rabbim, halkıma hidâyet nasip et, onlar bilmiyorlar"diye yalvarması, kendisine acımayan düşmanlarına hidâyet dilemesi, onların soyundan Allah'a inanan bir nesil getirmesi için dua etmesi dünyada eşine rastlanmayan bir merhamet belgesidir.


Hz. Peygamber’in Medine hayatı merhamet-i muhammediyye'nin tam anlamıyla en yüksek seviyeden tecelli dönemidir. Artık o, harpte bile öldürmeyi değil, gönülleri İslâm ile diriltmeyi dikkate alan müşfik ve fakat tedbirli bir komutandı.

Harp Bile Bir Tebliğ

"Ben rahmet peygamberiyim, ben savaş peygamberiyim"beyânı, bunu açıklamaktaydı. Merhum Muhammed Hamidullah'ın (v. 2002) tespitine göre on yıllık cihad süresinde iki milyon kilometrekare toprağı, toplam 250 düşman, 150 kadar müslüman şehidin hayatına bedel olarak İslâm'a açmıştı. Bu, harbin merhamet-i muhammediyye sâyesinde imhâ vasıtası olmaktan çıkması demekti. Kadınlara, çocuklara, muharip olmayan sivil halka, mabedlere ve din adamlarına dokunmamayı, çevreyi yakıp yıkmamayı, önemli olanın gönülleri fethetmek olduğunu hep o öğretmişti. Esirlere insanca muameleyi, anne ile yavrusunu -esir bile olsalar- ayırmamayı o emretmişti, o gerçekleştirmişti. İnsanlar müsle'den, yani uzuvları kesilmek suretiyle işkence edilmekten, öldürülmekten, kız çocukları diri diri toprağa gömülmekten onun irşatlarıyla kurtulmuşlardı.

Merhametle Beslenenler

Hz. Peygamber evinde sâde ve tabiî bir aile reisiydi. Aile fertlerine ve çocuklara fevkalâde müşfikti. Enes b. Mâlik hazretleri, on sene kendisine hizmet ettiğini, bu süre içinde bir kez olsun azar işitmediğini, büyük bir memnuniyetle dile getirmiştir. Hatta bir keresinde, gönderdiği yere giderken yolda rastladığı çocuklarla oyuna dalıp kaldığını, daha sonra oraya gelen Hz. Peygamber’in sıcak bir tebessümle, sadece gönderdiği yere gidip gitmediğini sorduğunu da anlatmıştır. Bir başka gün yaşlı bir hanım, işini gördürmek için Medine dışındaki mahalleye kadar Hz. Peygamber’i götürecekti. Onun merhameti, kendisinden bir şey isteyen kimseye"yok"demesine müsaade etmemekteydi.

Çocuklar, yetimler, kimsesizler, yaşlılar ve zayıflar merhamet-i muhammediyye'den büyük pay sahibiydiler. Namazda bile omuzuna aldığı çocuklar, sefer dönüşünde terkisine ve kucağına kabul ettiği yavrular, her gördüğü yerde kendilerine selam verip başlarını okşadığı küçükler, geleceğin merhametli büyükleri olarak hepmerhamet-i Muhammediyye ile beslendiler.


O, her kaba ve sert mizaçlının yumuşadığı, her pasif tabiatın mutedil bir şevk ve hareketlilik kazandığı, kalplerin sevgi, acıma ve hayırhahlıkla bezendiği bir Muhammedî mektepti.

Mescide pislemekten yakasına yapışıp bir şeyler istemeye kadar uzanan kaba ve katı davranışlar ondan hep anlayış ve tebessüm gördü. Hayvanlar hedef olarak dikilip öldürülmekten, ateşle dağlanmaktan, susuz ve aç bırakılmaktan, ağır yük taşımaktan, dövülmekten, sövülmekten la'net olunmaktan hep Hz. Muhammed'in merhamet dolu uyarıları sayesinde kurtuldu.

Çevre, Hayvan, Müşrik

Vefatı kendisine haber verilmemiş olan mescid temizlikçisinin kabrine kadar gidip ona dua eden Peygamberimiz, imamlara, cemaatleri arasında hasta, ihtiyaç sahibi ve yaşlılar bulunabileceğini hatırlatıp, muhayyer bırakıldığı konularda daima kolay olanı tercih ederek ümmetinin hareketlerinde de bu merhametten izler bulunması gereğine işaret etti.

Tabiî çevre onun müşfik elleri ve etkili tavsiyeleri sonucu yeşile kavuştu. Yollardan, eziyet âmillerinin kaldırılması, durgun sulara, gölgeliklere pislenmemesi, kıyâmet kopuyorken bile fidan dikilmesi, harpte bile gereksiz yere ağaçların kesilmemesi, ekinlerin yakılmaması hep onun ısrarlı tavsiyeleriydi. Mekke ve Medine’nin harem bölgesi ilân edilmesi, buraların her şeyiyle özel statüye tâbi tutulması, şehircilik ve çevrecilik bakımından fevkalâde önemli tedbirlerdi. Hacıların ihramda bulundukları süre içinde harem bölgesinde hiç bir canlıyı öldürmemesi, otunu, ağacını koparıp kesmemesi herhalde "çevreye zarar vermeme" fikrini, çevre korumacılığını ibâdetleştirmek ve tüm İslâm ülkelerine bu fikrin yayılmasını sağlamaktı. Bu açıdan bakılınca, en büyük çevrecinin Hz. Muhammed olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Çevre merhamet-i Muhammediyye’den nasîbini böylesine almıştı. Çünkü o, âlemlere rahmetti...

Küçükler sevgi ve şefkate, büyükler saygı ve hürmete muhatap oldu:"Büyüklerimize saygı, küçüklerimize sevgi ve şefkat duymayan bizden değildir" beyânı, beşerî ilişkilerde üstün bir seviye ve sadelik gerçekleştirdi.

Hudeybiye Sulhu'nda ağır şartları imzalayan, bu sebeple de çevresindekilerin itirazlarına uğrayan merhamet-i Muhammediyye, iki yıl sonraMekke Fethi'nde genel af ilân edip, ölüme râzı Mekkelileri bağışladı. Hem de herkesi hayran bırakacak şekilde. Aralarından, inanmak için iki aylık düşünme fırsatı isteyen Safvan b. Ümeyye gibilere "sana tam dört ay" diyen bir müsâmaha ile...

Merhamet-i Muhammediyye kıyâmete dek tüm dünyalılara yöneliktir. Çünkü Hz. Muhammed rahmet'tir. O'na kim tabi olmuşsa, hidâyet ve mutluluğa ermiş, kim de O'nun önderliğini reddetmişse, tam bir mahrumiyete düşmüş demektir.

Hemen hemen hiç bir Müslümana beddua ve la’net etmemiş olan Hz. Peygamber, bu genel tavrın dışına taşıp bir Müslümana inkisarda bulunduğunda bunu o Müslüman için bağışlanma sebebi kılmasını Allah'tan dilemiş, sadece Müslümanları pusuya düşürerek öldüren düşmanlara la'net etmişti. Merhamet-i Muhammediyye, halkı irşada giderken haince şehid edilen Müslümanlardan yana tavır almış, onlara bu haksızlığı yapanları la'netle karşılamıştı. Bu da oldukça tabiî idi.

Merhamet Mektebi

Çevredeki kabile ve ülkeler de onun kurtuluş çağrılarına, merhametine muhataptılar. Çağrılarını etrafa koşturan elçiler birer merhamet yumağı idi. Dünyanın dört bir yanına "müslüman ol, kurtul” merhamet-i Muhammediyye’de kendini bul diyordu. Tepkileri ne olursa olsun, o herkese acımaktan asla geri durmadı. Ondan af dileyen hemen herkes dileğine kavuştu. Gazadan dönüşünü kutlamak için def çalmayı adayan câriye, onun huzurunda adağını yerine getirmiş, mescidde çocuğu ağlayan anne, namazı kısa kesen merhamet-i Muhammediyye sâyesinde yavrusunu susturabilmişti. Çünkü o, her kaba ve sert mizaçlının yumuşadığı, her pasif tabiatın mutedil bir şevk ve hareketlilik kazandığı, kalplerin sevgi, acıma ve hayırhahlıkla bezendiği bir Muhammedî mektepti.

Din ve İnanç Hürriyeti

Yahudî cenâzesi bile ondan, "o da bir insan değil mi" diye ihtiram görmüş, İslâm hâkimiyetini kabul edenler hem kendi din ve inançlarını yaşamaya devam etmiş, hem de verdiklericizyekarşılığı olarak korunmalarını temin etmişlerdi. Çünkü o, kimseyi zorla Müslüman yapmayı düşünmemişti. "Dine girmek için zorlama yoktur" prensibini din ve inanç hürriyeti adına tüm dünyaya telkin ve ilân etmişti. Caydırıcılık niteliği yüksek müeyyidelerle[4] toplumu suçlular topluluğu haline gelmekten kurtarmış, adaleti düşmanlarına karşı bile tavizsiz uygulamış, ne sevdikleri uğruna, ne de kızdıkları aleyhine hak, adâlet ve merhametten uzaklaşmıştı.

Veda Hutbesi’nde

Yirmi üç yıllık merhametle beslenen tevhid mücadelesi Veda Hutbesi ile taçlanmıştı. Merhamet-i Muhammediyye Veda Hutbesi’nde asırları kucaklayan bir gerçekliğe ve sıcaklığa ulaştı. Çünkü o, insan haklarını asırlarca önce bu hutbede özetlemişti.

Amcası Hz. Hamza'yı şehid eden Vahşî'yi, ciğerlerini ağzına alıp çiğneyen Hind'i bağışlayan merhamet-i Muhammediyye, Veda Hutbesi’nde bütün kan davalarının kaldırıldığını ilân ederken, geride bu ilânı delillendiren uygulamalara sahip olmanın rahatlığı ve haklılığı içindeydi. Malî haksızlıkların tümünü olduğu gibi, en büyüğü ve en tehlikelisi olan faizi de yasaklarken aynı merhamet-i Muhammediyye, insanlığa ekonomik selamet yollarını gösteriyordu. Kadınları"Allah emaneti" diye niteler ve onlara güzel muamele edilmesi gereğini vurgularken, gerek tek, gerek çok evlilik hallerine ömür boyu verdiği merhametli aile reisliği hayatını tam bir örnek olarak bırakıyordu. Artık ne ferdî, ne de sistemli ve örgütlü siyasî, iktisadî ve idarî haksızlık söz konusu olamazdı. Böyle bir şey görülürse, bunun ancak bir tek anlamı olurdu: Muhammedî çizgiden sapma.

Yıllar önce Hilfu'l-fudûl'a iştirak ederken ictimaî haksızlıkları düzeltmeyi ne ölçüde düşünüyor idiyse, Veda Hutbesi’nde haksızlığın her çeşidini düzeltmiş olmanın mutluluğunu dile getiriyor ve başlangıçtan beri süregelen peygamberlerin "Allah'a kul olma daveti"ni, önündeki engeller kaldırılmış olarak son kez tekrar ediyor ve bu mübarek daveti hikmet noktasında itmam ve ikmâl ediyordu. Görevini yerine getirdiğine dair aldığı şahâdet de insanlığın ona şükran borcunun itirafı anlamına gelmekteydi. Şimdi iş, o merhametin izlerini sürdürebilmekteydi. Bu da ümmet-i Muhammed'in sorumluluğuna tevdî edilmişti. Dünyada bundan daha ağır ve daha şerefli bir sorumluluk olabilir miydi? Bize göre insan hakları işte bu sorumluluğun içindeydi. Çünkü bu hutbe, peygamberlerin temsil ettiği rahmet-i ilâhiyye'nin, evrensel planda son belgesiydi. Artık herşey yerli yerindeydi. Zaman, mefhum ve kavramlar artık açık seçikti. Onu gören ve duyanların orada bulunmayanlara duyurmaları en mukaddes görevleriydi. Zira merhamet-i Muhammediyye kıyâmete dek tüm dünyalılara yönelikti. Çünkü Hz. Muhammed rahmet'ti. O'na kim tabi olmuşsa, hidâyet ve mutluluğa ermiş, kim de O'nun önderliğini reddetmişse, tam bir mahrumiyete düşmüş demekti. Bu, merhamet-i Muhammediyye kadar kesin bir gerçekti.



[1]  Müslim, Birr 87

[2]  Bk. İbn Sa'd,et-Tabakâtu'l-kübrâ, l, 129

[3]  Bk. el-Beled (90), 17

[4]  İkrah: fiilden önce, ihtiyar gücünü ortadan kaldırmak demektir. Müeyyide ise işlenmiş bir hatanın bedelidir. Bu asla ikrah sayılmaz.

 

Yorumlar

 
muhammet yanık
muhammet yanık22.03.2012

güzelmiş

22.03.2012

 

Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan

1977'ye kadar Diyanet İşleri Başkanlığı merkez ve taşra teşkilatında çalıştı. Ankara-Yenimahalle Vaizi iken İstanbul'da açılan Haseki Eğitim Merkezi'ne kursiyer olarak katıldı. Kursun bitimine altı ay kala 5 Aralık 1977'de İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'ne hadis asistanı olarak göreve başladı. 1982 yılında Erzurum İslamî Bilimler Fakültesi'ne sunduğu "Muhtelifu'l-Hâdis İlmi: Doğuşu, Muhtevası ve Çözüm Yolları" adlı teziyle doktor oldu. Bir ara kültürel işlere bakan Müdür yardımcılığı görevini yürüttü. 1987'de doçentliğe, 1993'te de profesörlüğe yükseldi. 1994-97 öğretim yıllarında  Marmara Üniversitesi İlahiyat Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü görevinde bulundu. Çakan, halen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Hadis Ana Bilim Dalı öğretim üyesi olarak görevine devam etmektedir.Üçü erkek biri kız dört çocuğu vardır. Çakan, İmam-Hatip Okulu'ndaki öğrencilik yıllarından beri mahalli ve ulusal gazete ve dergilerde yazılar yazdı ve yöneticilik yaptı. Özellikle Kayseri Hakimiyet gazetesi, Yeni İstiklal, Sebil ve Yeni Sabah gazeteleri, Diyanet gazete ve  dergisi,  İslâm, Toprak, Tohum, İslâm Medeniyeti, Hakses, Nesil, Din Eğitimi, Altınoluk, Bilim ve Hikmet, Yeni Ümit ve  M.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi gibi dergilerde çok sayıda yazıları yayımlandı. İslâm veTohum dergilerinin açtığı makale yarışmalarında birincilik kazandı. Bu arada çeşitli dergilerde Lütkan, Münir Lütfi ve İsmail Seyidoğlu mahlaslarıyla da yazılar yazdı.  Ayrıca Çakan, Yüksek İslâm Enstitüsü'nde öğrenci iken Türkiye Yüksek İslâm Enstitüleri Federasyonu'nda sekreterlik ve mezuniyetinden sonra da Türkiye Din Görevlileri Federasyonu'nda yönetim kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. Çakan, İSAV adına "İslam'da Kılık-Kıyafet ve Örtünme", "Hz. Peygamber ve Aile Hayatı", "Sünnetin Dindeki Yeri", "Yeni ve Çağdaş Bir Tebliğ Metodolojisi" gibi tartışmalı ilmî toplantılarda organizatörlük ve bu toplantıların kitaplaşmasında editörlük yaptı. Gençliğin Kaleminden Üç Cephesiyle Âkif ve Hadislerle Ahlâkî Davranışlar adlı anonim eserlerde belli bölümleri yazdı. Sünen-i Ebû Davud Tercüme ve Şerhi'ne mukaddime yazdı ve eserin  ilk sekiz cildinin redaksiyonunu yaptı. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi'nin kuruluş çalışmalarına katıldı ve ansiklopedinin ilk on cildine yetmiş kadar madde yazdı. İslâm Medeniyeti ve Ensar vakıflarının kurucuları arasında yer aldı. Çakan, ayrıca yurt içinde düzenlenen birçok sempozyuma tebliğci ve müzakereci olarak iştirak etti. Son üç yıldır İstanbul-Göztepe Gözcü Baba Camii'nde Pazar günleri öğle namazından önce Mişkâtü'l-Mesâbih'ten Hadis dersleri yapmaktadır. Bu dersler Dost TV tarafından yayımlanmaktadır.  

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin