Sonpeygamber.info Sonpeygamber.info Modern Türk Şiiri ve Peygamber Prof. Dr. M. Fatih Andı ile modern Türk şiirindeki Peygamber algısı ve teması hakkında derinlikli bir söyleşi gerçekleştirdik.... http://www.sonpeygamber.info/modern-turk-siiri-ve-peygamber http://www.sonpeygamber.info/files/1191-fatih-12.jpg

Modern Türk Şiiri ve PeygamberSonpeygamber.info

Roman ve Hayat, Güneşe Tutulan Ayna, Hayata Edebiyatla Bakmak gibi eserleriyle tanınan Prof. Dr. M. Fatih Andı ile modern Türk şiirindeki Peygamber algısı ve teması hakkında derinlikli bir söyleşi gerçekleştirdik.  Divan edebiyatı ile modern Türk şiirinin Peygamber’e bakış açıları arasındaki dikkat çekici karşılaştırmalarıyla önemli tespitlerde bulunan Prof. Dr. Andı, modern Türk şiirinin bir damarıyla da “Peygamber’ini seven bir şiir” olduğunu vurguladı. M. Akif, A. Nihat Asya, Yahya Kemal Beyatlı,  N. Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu gibi modern Türk şiirindeki Peygamber imgesinin önemli kurucu isimleri üzerinde de tek tek durduğumuz söyleşi esnasında atıfla bulunulan şiirlerin tam metinlerine ise buradan ulaşabilirsiniz.   

—Türk şiirinin genel serüveni ile paralel olarak değerlendirdiğimizde, Klasik (Divan) Edebiyat’tan modern edebiyata geçiş sürecinde Peygamber algısında da bir değişim olmuş mudur?

Evet. Divan ve Halk Edebiyatımızdaki Peygamber algısıyla, modern dönemdeki şairlerin Peygamber’in hayatını yorumlayışı arasında farklar var. Genel hatlarıyla söylersek, Klasik Edebiyat şairi Peygamber’i över, O’ndan şefaat diler, üstün vasıflarını sayar ve O’nu yüceltirdi şiirlerinde. Bunun da yansıdığı en önemli edebî tür, naatlerdi. Fakat modern Türk şiirine geldiğimizde Peygamber’e yaklaşım tarzı değişir. Diyebiliriz ki XIX. yüzyıldan itibaren içine düşülen o nursuz zaman diliminde bocalayan, bir çıkış, bir huzur hali arayan modern dönemin dindar şairi için cankurtaran simidi, bir sekînet limanı olarak görülen bir Peygamber imajı karşımıza çıkar. “Yaşayan”, “mesajı hayata dönük bir Peygamber imajı” oluşmuştur modern dönemde ve bence bu Kur’ân’ın mesajına da uygundur. Zira Hucurat Suresi 7. ayette “Biliniz ki Allah’ın elçisi aranızdadır” buyruluyor. Bu bağlamda “O ne getirdiyse alın, neyi nehyettiyse terk edin” mesajını hayatla örtüştüren bir Müslüman şair kimliği gözlenir modern şiirimizde.

—Bu yaklaşım nasıl kendini göstermeye başlamıştır?

Bu yaklaşımın kaynağı Mehmet Akif’in “Pek Hazin Bir Mevlid Gecesi”, “Bir Gece” ve “Necid Çöllerinden Medine’ye” isimli şiirlerine dayandırabiliriz. O eserlerde içine düşülen olumsuz şartlardan kurtaracak bir kurtarıcı olarak Peygamber’in eteğine yapışma eğilimi vardır artık. Meselâ “Pek Hazin Bir Mevlid Gecesi”nde Akif, Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed,/Aylar bize hep Muharrem oldu!” diye başlar ve şiir,

“Allah için, ey Nebiyy-i ma’sûm,

İslâm'ı bırakma böyle bîkes,

İslâm'ı bırakma böyle mazlûm.”

yalvarışı ile biter. Şair, yaşanılan zamanın olumsuzluklarından şikâyetçidir, hatta umudunu kesmiştir. Sığınılacak melce olarak Hazret-i Peygamber’i görür ve O’nun ruhaniyetinden istimdâd eder, yardım diler.

Arif Nihat Asya’nın modern Türk şiirindeki naat çizgisinin zirvelerinden kabul edeceğimiz “Na’t” şiirinde de bunu görürüz. Orada yalnızca Peygamber’i övmek, Peygamber’in özelliklerini saymak yoktur. Onlar zaten kabul edilmiş, bilinmiş, sahiplenilmiş kristalize özelliklerdir. Arif Nihat Asya’nın “Na’t”inde Hz. Peygamber’in şahsiyetini, yaşadığı dönemin şartlarını ve insanlığa mesajını günün şartları ve olumsuzlukları ile mukayese edip, bir kurtarıcı olarak Peygamber’i bugüne çağırma vardır.

Konsun yine pervazlara

Güvercinler,

Hû hû’lara karışsın

Âminler

Mübarek akşamdır

Gelin ey Fatihalar, Yasinler...”

deyip, Hz. Peygamber’i de bu “Gel” davetine katan bir şairdir Arif Nihat. Bir özlem var. Hz. Peygamber’e “Gel bizi kurtar!” çağrısı var:

“Vicdanlar sakat

Çıkmadan yarına.

İyilikler getir, güzellikler getir

Adem oğullarına!

(…)

Gel ey Muhammed, bahardır...

Dudaklar ardında saklı

Aminlerimiz vardır!

Hacdan döner gibi gel,

Mi'racdan iner gibi gel,

Bekliyoruz yıllardır!”

Bu, işin bir yönü. Bir  tarafta da bu yaklaşımla birlikte düşünebileceğimiz bir “medeniyet inşacısı olarak Peygamber” teması vardır ki modern şiirde Peygamber imajı en geniş kapsamına bu bağlamda Sezai Karakoç’la ulaşır. Medeniyet inşacısı ve Diriliş programcısı olarak Hazret-i Muhammed (Aleyhisselam)’ı biz Divan Edebiyatı’nın hiçbir metninde göremeyiz.

Modern şiirin diyeceğini doğrudan söylemeyen, kapalı, çok fazla çağrışıma imkân tanıyan bir tarafı var. Bundan dolayı “ima” ile yürüyen kapalı bir Peygamber teması modern şiirde göze çarpıyor.

Klasik şiirin naatlerinde Peygamber Efendimiz’e övgü, yüceltme ve şefaat talebi vardır dedik. Yalnızca şefaat talebi teması modern şiirde daha az yer bulan bir temadır. Gerçi Ali Ulvi Kurucu gibi geleneğin söyleyişini kısmen devam ettiren kimi şahsiyetlerde bu tema belirgin olarak görülse bile, “Gel ve mesajınla, dininin ilkeleriyle bizi yeniden ihya et. Bizim örneğimiz sensin” söylemi, entelektüel dindar şair için daha çok öne çıkan bir söylemdir. Yani bir önder, lider, hatta komutan Peygamber. Bu yaklaşımın en keskin ve iyi örneğini belki de Necip Fazıl’ın şiirlerinde buluruz:

 

“Müjdecim, kurtarıcım, rehberim, Peygamberim,

Sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim!”

 

“Sende insan ve toplum, Sende temel ve bina,

Ne getirdin, götürdün, bildirdinse âmennâ!”

 

Hazret-i Peygamber’in getirdiği dinin ilkeleriyle, mesajının ruhuyla bu çağa davet edilişinin yanı sıra kimi örneklerde de şairin yüzü bütün insanlığa döner ve şiiri, insanlığı Peygamber’e, O’nun getirdiği hayat ilkelerine davet yani bir bakıma “tebliğ ve irşad” niteliğine bürünür. Necip Fazıl’ın “O’nun Ümmetinden Ol!” şiirinde olduğu gibi…

Mehmet Kaplan modern Türk şiirinin dindışı bir bağlamda geliştiğini, deist bir şiir olarak var olduğunu, Peygamber’e fazla yer vermediğini söyler. Belki o yazıyı yazdığı 1940’lı yıllar için bu söylenen kısmen de olsa doğru kabul edilebilir. Ama bugüne geldiğimizde çok şükür ki epeyce fazla bir yekûn var. Yani artık toplumsal ve kültürel hayatımızın geldiği noktada şunu diyebiliriz: Modern Türk şiiri, bir damarı ile, Peygamber’ini seven bir şiirdir.

—Hz. Peygamber’in modern şiirde ele alınışı konusunda şiir tekniği bakımından bir farklılaşma var mıdır?

 

Klasik dönemde alt türler etrafında (mevlid, Muhammediye, miraciye, gazavatname vb.) bir Peygamber edebiyatı yürürken modern dönemde bu ayrıştırma bitiyor. Artık Peygamber sevgisi yalnızca tema olarak var. Bir şiirin bütün teması yalnızca Peygamber’i öven, anlatan bir zeminde yeşermeyebiliyor. Müstakil temaların yanında, şiiri oluşturan bir motif olarak da Peygamber’in hayatına dair bir temas karşımıza çıkabiliyor. Bir örnek olarak, mesela Osman Sarı “Taş Gazeli” şiirinin bir yerinde Sevgili, nasıl kırdı kutlu dişin taş senin” der ve bizi şiirin teması içerisinde Uhud Savaşı’nda Hz. Peygamber’in dişinin kırılması hadisesine kanatlandırıverir. Bu şekilde telmihlerle oluşan motifler çoktur modern dönemin Müslüman şairlerinde. Bir motif olarak olay yer alır. Birden bire orada bir samimiyet, sıcaklık, Peygamber hayatından gelen bir katkı şiirin içerisinde filizleniverir. Bunu biz Klasik şiirde bu tür motiflerle görmeyiz, Peygamber’in hayatına telmihte bulunan mazmunlar olarak görürüz.

—ModernTürk şiirindeki naat geleneğini diğer Müslüman milletlerinkiyle karşılaştırırsak, bizim edebiyatımızın bu söylemdeki özgün yönlerinden bahsedebilir miyiz?

“Diğer Müslüman milletlerinki ile” şartı konuyu benim bilebildiklerimin sınırından dışarı çıkarıyor, ama tek taraflı bir yorum yapmak gerekirse, bu konuda birkaç özelliğe vurgu yapabiliriz. Bunlardan birisi, Müslüman-Türk edebiyatının modern dönemde ortaya koyduğu naatlerde benim dikkatimi çeken önemli bir özellik -bilhassa Yahya Kemal, Arif Nihat vb. isimlerde- şairin ideolojik kimliğine paralel olarak, millî tarihle Hazret-i Peygamber’in hayatının iç içe geçmişliğidir. “Ezân-ı Muhammedî” şiirinde Yahya Kemal

 

“Sultan Selîm-i Evvel'i râmetmeyüp ecel

Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedî”

 

diyerek Hz. Peygamber’le Yavuz Sultan Selim’i birlikte düşünür. Veyahut meselâ Arif Nihat’ın “Na’t”inde gördüğümüz

 

“Itri, bestelesin tekbirini

Evliya okusun Kur’ânlar

Ve Kur’ân’ı göz nuruyla çoğaltsın

Kayışzade Osmanlar...

Na’tini Galib yazsın,

Mevlidini Süleymanlar.

Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle

Geri gelsin Sinanlar.”

 

mısralarında olduğu gibi Osmanlı-Türk kültürü ile bir  çeşnilenme söz konusudur.

Diğer yandan ikinci olarak, Türk toplumunda modernd önemin Müslüman şairi Peygamber Efendimiz’i giderek aktüel olaylara bir çare, bir çıkış yolu, bir kurtarıcı ve lider imgesiyle düşünür. Önemli bir derinleşmedir bu. Az önce buna dair bir iki örnek de vermiştik.

Ama mesela Turgut Uyar gibi, İslami hassasiyeti pek olmayan bazı şairlerin yahut Feridun Cemal Öcal gibi milliyetçi-mukaddesatçı çizgide ve halk şiiri tarzında yazan pek çok şairin de kenarından köşesinden naatler yazdığını görüyoruz. Bilhassa bu ikinci kategoridekiler halk şiiri geleneğini tekrarlayan, yeni bir ifade ve hassasiyet, orijinal bir tematik renk oluşturamadan epeyce bir yekûn teşkil ediyor.

Bu söylediklerimiz dâhilinde, modern Türk şiirinde bir olgu çıkıyor karşımıza. Mehmet Kaplan modern Türk şiirinin dindışı bir bağlamda geliştiğini, deist bir şiir olarak var olduğunu, Peygamber’e fazla yer vermediğini söyler. Belki o yazıyı yazdığı 1940’lı yıllar için bu söylenen kısmen de olsa doğru kabul edilebilir. Ama bugüne geldiğimizde çok şükür ki epeyce fazla bir yekûn var. Yani artık toplumsal ve kültürel hayatımızın geldiği noktada şunu diyebiliriz: Modern Türk şiiri, bir damarı ile, Peygamber’ini seven bir şiirdir.

Hz. Peygamber’e modern toplumun, modern bireyin farklı bakış açılarıyla yaklaşabilme gözlüğü Müslüman şairin gözüne Necip Fazıl’la takılmıştır. Necip Fazıl’dır şiirinde Peygamber’i bir komutan, bir eş, bir hayat düzenleyici, bir müjdeci, bir kurtarıcı, bir hayat düsturu aktarıcısı diye gören ve gösteren, hayatın içine katan.

—Konumuz doğrultusunda modern dönem şiirindeki belli başlı eğilimler ve önemli temsilciler olarak kimleri zikredebiliriz? Ve bu isimler hangi perspektifle Hz. Peygamber’i şiirlerine taşımışlardır?

Hazret-i Peygamber şiirleri ölçeğinde modern şiirimize baktığımızda üç ana çizgiden söz edebiliriz. Bir tarafta Ali Ulvi Kurucu ve Yaman Dede’nin yaptığı gibi Divan şairlerinin kullandığı türler, tematik izlekler, biçimler ve hatta kimi zaman aruzu kullanarak Peygamber şiirleri yazan Âsım Köksal, Muhammed Ali Eşmeli, Mahmut Kaya, Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu gibi isimlerin yer aldığı çizgi var. Bir tarafta halk şiiri tarzında yazan, hececi bazı şairlerin koşma ve semai tarzında, 1950’lerde, 1960’larda ve 1970’lerde yazdıkları şiirlerin olduğu çizgi var.

Bir tarafta da modern şiir var. Yani o serbest şiir dediğimiz, kapalı, imajlara yer veren, serbest çağrışımları önemseyen bir şiir anlayışıyla yazan şairlerin metinleri var.

AKİF: BİR DÖNÜM NOKTASI

Bu süreci -Cumhuriyet’in başından itibaren alırsak eğer- Âkif’le başlatmak zorundayız. Buna dair konuşmamızın başında bir şeyler söyledik. (Ben modern Türk şiirinin de kurucularından biri olarak görüyorum Âkif’i. Çünkü o bir duyarlılığı taşımıştır. Âkif mutlak gelenekçi biri değildir, şiiri de geleneksel bir şiir değildir, moderndir.) Âkif’in Peygamber vurgusu da entelektüel okurlar üzerinde önemli bir etki uyandırmıştır. Dolayısıyla Âkif’i önemsemeliyiz. Entelektüel ve hissî devam bağlamında Âkif’ten Necip Fazıl’a geçmemiz gerekir. Tabii arada Yahya Kemal’i unutmamak gerekiyor. Yukarıda söylediğim “Ezân-ı Muhammedî” şiir vardır. Fakat bir de “Söz Meydanı” diye bir şiiri vardır ki Mahir İz’den gelen rivayete göre bu da bir naattir. Ama çok kapalı bir naattir.

NECİP FAZIL: PEYGAMBER ŞİİRİNİN ÜSTADI

Necip Fazıl bir olgudur modern dönem naat edebiyatımızda; hem mensur hem manzum alanda Hz. Peygamber’in hayatını en iyi işleyen şahsiyetlerden birisidir. Bu “en iyilik” bir yandan işleyişteki başarısı dolayısıyla, bir yandan da etkisi dolayısıyladır. Hz. Peygamber’e modern toplumun, modern bireyin farklı bakış açılarıyla yaklaşabilme gözlüğü Müslüman şairin gözüne Necip Fazıl’la takılmıştır. -Biraz evvel söylediğim o klasik şiiri devam ettirenlerde bu yoktur.- Necip Fazıl’dır şiirinde Peygamber’i bir komutan, bir eş, bir hayat düzenleyici, bir müjdeci, bir kurtarıcı, bir hayat düsturu aktarıcısı diye gören ve gösteren, hayatın içine katan. Necip Fazıl aynı zamanda Peygamber’e davet eden bir şairdir. Klasik dönem şairinde kitleleri Peygamber’e davet bir tarz, bir söylem olarak şiire mührünü vurmaz. Övgü ve yüceltme vardır ama “Ey insanlar gelin, kurtuluş için siz de O’nun ümmetinden olun!” söylemi öne çıkmaz.

“Gül Muştusu”nda mesela “gül” Peygamber muştusu, Peygamber sesi diye gelir. –Oysa ki Divan ve Halk şiirinde sadece suretinin sembolüydü- Karakoç için, o müjdenin, o mesajın bizzat kendisidir. Peygamber’in varlığını surete, hilyeye değil sirete çeken bir algıdır bu ve çok önemli bir yaklaşım şeklidir.

SEZAİ KARAKOÇ: PEYGAMBER’LE DİRİLİŞ

Sezai Karakoç şiirinde sosyal kimlik ağırlıktadır. Bu sosyal kimliğin içerisinde Hz. Peygamber zulme son veren bir şahsiyettir. Ezilmişlere kol kanat geren bir peygamberdir. Bir medeniyeti inşa eden insandır. Bunlar Klasik dönemin şairlerinde veya demin modern dönemdeki eğilimler arasında saydığım Ali Ulvi Kurucu, Yaman Dede, Asım Köksal vb. isimlerin eserlerinde karşımıza çıkmayacak söylemlerdir.

Karakoç bir tarafıyla da (Necip Fazıl’da olmayan taraftır bu) Klasik şiirin bazı ögelerini alır, modernin mantığıyla yeniden yoğurur. Mesela “Gül Muştusu”nda bunu görüyoruz. Gül, Peygamber’in sembolüdür. Gül, Karakoç’ta, kendisine kadarki bizim modern şiirimizde göremediğimiz kadar çok zengin bir imaj harmanıyla karşımıza çıkar. “Gül Muştusu”nda mesela “gül” Peygamber muştusu, Peygamber sesi diye gelir. Gül, Peygamber’in sesinin de müjdesinin de sembolüdür. –Oysa ki Divan ve Halk şiirinde sadece suretinin sembolüydü- Karakoç için, o müjdenin, o mesajın bizzat kendisidir. Peygamber’in varlığını surete, hilyeye değil sirete çeken bir algıdır bu ve çok önemli bir yaklaşım şeklidir. Karakoç’un bu yaklaşımı 1960 sonrasının pek çok şairinde karşımıza çıkacaktır. Artık Karakoç veya Necip Fazıl’ın yazdığı gibi müstakil naatlerden çok biraz şiirin içerisine giydirilmiş, özümsenmiş bir halet-i ruhiye, bir kimlik olarak, bir sevgi olarak Peygamber teması pek çok şairimizin mısralarında yer alacaktır. Birer telmih olarak, birer imaj olarak –ki biraz evvel Osman Sarı’nın “Taş Gazeli”ni buna örnek vermiştik- karşımıza çıkacaktır.

Artık Karakoç veya Necip Fazıl’ın yazdığı gibi müstakil naatlerden çok biraz şiirin içerisine giydirilmiş, özümsenmiş bir halet-i ruhiye, bir kimlik olarak, bir sevgi olarak Peygamber teması pek çok şairimizin mısralarında yer alacaktır.

CAHİT ZARİFOĞLU: ZARİF TELMİHLER

Cahit Zarifoğlu’na gelince… Onun “Menziller” şiirini modern şiirin en güzel naatlerinden birisi olarak görüyorum ben.

Bir tarafıyla bakarsanız belki de kendi iç dönüşümünde etkili olmuş bir tasavvuf büyüğüne yazılmış gibi de yorumlanabilir bu şiir, ama asıl Peygamber Efendimiz’e yazılmıştır; birkaç yoruma birden açıktır. Öyle güzel telmihlerle Peygamber’in hayatına imalarda bulunur ki… Meselâ:

 

“Sözün ve yolun baş çeşmesi ruhumun

Canım içre sevinç verir sözlerin”

mısraında artık klasik mazmunlar yıkılmıştır. Sonra:

“Baktığın dağların düşüncesi bile ağlatır beni

Hür olurum buyruklarını bir bir donansam Sultanım”

 

mısraları… Müthiş telmihlerle yoğrulmuş entelektüel bir kimlikle çıkar burada karşımıza şair. Peygamber bir gün bir gazveden dönerken Uhud Dağı’na bakmış ve “İşte Uhud Dağı, biz onu severiz, o da bizi sever.” diye bir söz söylemiş. “Baktığın dağların düşüncesi bile ağlatır” beni mısraıyla hem bu olaya, hem de “Eğer biz bu Kur’ân'ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görürdün…(Haşr, 59/21)” ayetine de telmih olabilir. O kadar çok çağrışımı var ki… Veyahut da mesela Peygamber ve etrafındaki sahabeyi çağrıştıracak şekilde şöyle güzel bir beyti var: “Aşkın bin gözlü devasa bir baş imiş.” Her bir gözü bir sahabe diye düşünebiliriz bu mısrada. “Yur her birini uykulardan sohbetin” mısraına geldiğimizde de sohbetle sahabelik arasındaki bağlantıyı göz önüne alırsak, şair üstünü örtüp siyerin değişik safhalarını bir bir karşımıza çıkarıyor diyebiliriz.

Dediğim gibi modern şiirin diyeceğini doğrudan söylemeyen, kapalı, çok fazla çağrışıma imkân tanıyan bir tarafı var. Bundan dolayı “ima” ile yürüyen kapalı bir Peygamber teması modern şiirde göze çarpıyor.

—Sezai Karakoç’un “Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine” adlı eserinin IV. bölümü kimilerince naat, kimilerince de İstanbul için yazılmış bir şiir olarak değerlendiriliyor. Sizin bu hususta görüşünüz nedir?

Karakoç’un “Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine” şiirinin İstanbul’la İslam coğrafyasının tarih boyunca başkentlik etmiş diğer büyük şehirleri arasında gizli bir diyalog zemininde yürüdüğü doğrudur. Buradaki “başkentler başkenti” İstanbul’dur, “sürgün ülke” ise bütün bir İslâm coğrafyası.

İstanbul’a yazılma hususunda ise şunu söyleyebiliriz: Modern şiirin çoksesli, çokanlamlı (multivalans) bir şiir olma özelliği var. Ben “Sezai Karakoç’da Şehir” ve “Cemal Süreya ve Sezai Karakoç’ta İstanbul” başlık iki makale çalışması yaptım. Dolayısıyla Karakoç’un şehre bakışını, İstanbul’a bakışını iyi araştırdım diyebilirim. Karakoç’ta İstanbul kimliği bütün İslam tarihinden, Müslüman medeniyeti kimliğinden bağımsız değildir ve İslam medeniyetinin kristalizasyonu İstanbul’dadır. İstanbul’u tarih içerisindeki bütün bir İslam kültürünün, medeniyetinin özü olarak görür. İnsan modeli olarak da İslam’ın kristalizasyonu Hz. Peygamber’dir. (Nitekim, Seyyid Kutub’a aitti galiba, aklımda öyle kalmış, bir sözü hatırladım: “Siyer, Allah’ın kullarından istediğinin bütünüyle yaşanılabilir olduğunun göstergesidir.”) Bu bakımdan “Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine” için, ideal mekân ve şahıs eşleştirmesi aynı şiire taşınmış demek hiç de zorlama olmaz, tam tersine modern şiirin “çokdeğerlilik” (multivalans) ve farklı yorumlara açık olma özelliklerine uygun düşer. “Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine”de, na’t diye bakarsanız, Peygamber’e telmihte bulunduğu izlenimini veren mısralar vardır. İstanbul’a yazılmış bir şiir diye baktığınızda ise şehir kimliğini öne çıkaran mısralara muhatap olursunuz. “Bana ne Paris’ten/New York’tan Londra’dan/Moskova’dan Pekin’den/Senin yanında/Bütün türedi uygarlıklar umurumda mı” mısralarını zikretmek mümkündür meselâ.

Şiirin ana temasının İstanbul ve İslam coğrafyasının diyalogu ekseninde yürüdüğü açıktır. Ama şiirin uyandırdığı ortak izleğe bakınca bence Peygamber teması da göz kırpıyor. Diriliş medeniyetinin mekândaki kristalizasyonu İstanbul, insandaki kristalizasyonu ise Peygamber’dir. Bu bağlamdan bakıldığında o şiirde derin bir şifreleme mevcuttur.

Bir de, bu bir hassas noktadır, şiir madem ki geniş kitleler tarafından Hz. Peygamber’e yazılmış bir naatmiş gibi anlaşılıp benimseniyor, öyleyse şiir-okur ilişkisinin nabzı orada atıyor, onların hassasiyetine ve sahiplenişine de saygı duymak, en azından böyle bir anlaşılma imkânının ve özelliğinin de var olduğunu kabul etmek gerekir. Bu görüşüm eleştiriye açıktır, ama ben böyle düşünüyorum.

 

Röportaj: Sonpeygamber.info
 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.