Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Muallim ve Mürebbî Peygamber

Hz. İbrahim, insanoğlunun yaradılışını, dünya hayatında Hakk yoldan onları saptıracak sayısız sebebin varlığını ve insanların bu sebeplerin peşine düşerek dalalete ve kötülüklere meylini çok iyi bilen bir paygamberdir. Onun içindir ki zürriyeti içinde zamanı gelince yeni bir “Rasûl” gönderilmesini isterken bu Rasûl’ün sıfatlarını da açıklar.

"(İbrahim ve İsmail:) Ey Rabbimiz, onların arasından senin âyetlerini onlara okuyacak, onlara kitabı ve hikmeti öğretecek, onları tezkiye edecek bir elçi gönder. Hiç şüphesiz Sen Azîz'sin, Hakîm'sin." (Bakara Suresi: 129)

Bu âyet-i kerimede Hz. İbrahim'in duası sadedinde, Hz. Peygamber'in bir peygamberde olmazsa olmaz bazı vasıflarına işaret edilmektedir.

Bundan hemen önceki âyetlerde Hz. İbrahim'in, Mekke vadisine bir eşini ve oğlu İsmail'i yerleştirmesine, İsmail'in büyümesinden sonra buraya bir gelişinde Allah Tealâ'nın vahyi ile Ka'be'yi (Beyt) oğlu ile birlikte inşa etmeye başladıklarına; bir yandan binayı yaparken bir yandan da dua ettiklerine işaret edilmekte idi. İşte bu dualarının sonuncusu bu âyet-i kerimede yer alıyor.

Hz. İbrahim, elbette çocuklarını, torunlarını ve aynı zamanda kendi ümmeti sayılabilecek oğlu İsmail'in ümmetini çok düşünen, ümmeti üzerine titreyen, çok şefkatli, Allah'ın gazabının insanlar üzerine inmesinden en çok korkan ve ümmeti için sürekli tevbe ederek onlara acıyan, başlı başına bir ümmet olan Hanîf, Allah'ın dostu (Halîlu'r-Rahmân) ve son olarak da peygamberler babası (Ebu'l-enbiyâ') bir peygamber idi.

Bu duasında da ümmetini ne kadar çok düşündüğünü, onlara ne kadar şefkatli bir baba olduğunu görüyoruz. O, duası esnasındaki ümmeti yanında ilerde hak yoldan sapabileceklerini düşündüğü zürriyetini de düşünüyor ve onların, sapmış oldukları Hakk yola yeniden Rabbânî bir himmet ile geri dönmelerini temin sadedinde yeniden bir peygamber gönderilme nimetine erdirilmelerini Rabbinden niyaz eyliyor.

Hz. İbrahim, insanoğlunun yaradılışını, dünya hayatında Hakk yoldan onları saptıracak sayısız sebebin varlığını ve insanların bu sebeplerin peşine düşerek dalalete ve kötülüklere meylini çok iyi bilen bir paygamberdir. Onun içindir ki zürriyeti içinde zamanı gelince yeni bir "Rasûl" gönderilmesini isterken bu Rasûl'ün sıfatlarını da açıklar. Başka bir ifadeyle Allah Tealâ burada, Peygamberi ve Halili Hz. İbrahim'in dilinden, onun zürriyetinden ahir zamanda, peygamberlerin sonuncusu olarak göndereceği O şerefli Rasul'ün vasıflarını, neler yapacağını şöyle bildirir:

 

 
Bu peygamber, bir “Öğretmen Peygamber” olmalıdır. Öğrenmenin ve öğretmenin, başka bir ifadeyle ilmin ve bu ilmin nesillere aktarımının önemini ve toplum hayatındaki yerini iyi bilen ve bunu hayatında tatbik eden olmalıdır.

Hz. Peygamber'in, Atası Hz. İbrahim'in Dilinden Vasıfları:

1. O, herşeyden önce O'nun zürriyeti içinden seçilecek bir rasûl olmalıdır. Kendinden önceki bir rasûlün şeriati ile hükmedecek bir peygamber (nebî) değil de yepyeni bir şeriatle gelecek bir "rasûl" olmalıdır. Zira daha önceki rasullerin şeriatleri bütün bütüne muzmahil (çökmüş) olmakla zürriyetinin yeni Hak dinin şeriatine ihtiyaçları olacaktır. O Rasûl'ün, zürriyeti içinden biri olması, zürriyetince kolaylıkla anlaşılması, içlerinden biri olduğu ve tanıdıkları için kolayca iletişim kurmaları, nihayet onlardan birisi olmakla aralarında âdetlerde, düşünce tarzında ve davranışlarda bir mübayenet (uyuşmazlık, karşıtlık) veya ihtilâf olmamakla risaletini daha kolaylıkla kabul etmeleri neticesini doğuracaktır. Ki bütün bunlar Hz. İbrahim'in, ümmeti ve zürriyeti için ne kadar merhametli ve şefkatli olduğunun delilleridir. Öte yandan, unutulmamalıdır ki zürriyeti içinden bir Rasûl seçilmesi aynı zamanda Hz. İbrahim için de bir şeref ve iftihar vesilesi olacaktır.

2. Bu Rasûl, Allah'ın Hakk dininden sapmış olan zürriyetini Hakk yola davet etmek üzere onlara Allah'ın âyetlerini okumalıdır. Çevrelerinde, gerek nefislerinde, gerek âfakta Allah'ın varlığına delalet eden âyetleri, alametleri onlara anlatmalı, göstermeli, Allah'ın kendisine vahyedeceği kitabın âyetlerini onlara okuyarak tebliğ etmelidir.

3. Allah'ın âyetlerini okumakla yetinmeyip "Onlara kitabı öğretmeli", bu kitabın âyetlerinin insanlara gizli kalabilecek manalarını, muhtevalarını, insanların çıkarmakta zorlanabilecekleri hükümlerini, bunların tefsirini, te'vilini de onlara anlatmalı; hatta anlatmakla da yetinmeyip onlara öğretmelidir. Bu peygamber, bir "Öğretmen Peygamber" olmalıdır. Öğrenmenin ve öğretmenin, başka bir ifadeyle ilmin ve bu ilmin nesillere aktarımının önemini ve toplum hayatındaki yerini iyi bilen ve bunu hayatında tatbik eden olmalıdır. Elbette "Ta'lîm"den maksat öğrendikleri ile amel etmek olduğuna göre eğitme yani terbiye etme de bu öğretmenin içinde mündemiçtir. Bu meyanda en güzel ve etkili öğretme fiilî öğretme, yani örnek olma yoluyla öğretme olduğuna göre bu peygamber, kendisine gelen kitabı hayatında en güzel ve en doğru şekilde yaşayacak bir peygamber olacaktır.

Burada O Peygamber'in, onlara "kitabı öğretmesi" olarak meallendirdiğimiz "Ta'lîmu'l-Kitab"dan maksadın, "onlara yazıyı, ya da yazı yazmayı öğretmesi" olarak anlaşılması da mümkündür. Çünkü Arapça'da "Kitab" kelimesi isim olması yanında mastardır ve buradaki Kitab'ı mastar olarak anlamaya da bir mani yoktur. Üstelik yazıyı, yazmayı öğretmek bir medeniyet kurulması için birinci şarttır. Yazı olmadan medeniyet de olmaz. Nitekim yazılı belgeleri bize ulaşmayan veya bize yazılı belgeler bırakmayan belki yüzlerce, binlerce medeniyet tarih içinde yok olup gitmişken yazısı olan ve bu sayede kendilerinden sonrası için yazılı belgeler bırakmış nice eski, hatta tarih öncesi medeniyet, varlığını bize kadar ulaştırabilmiştir.

4. Bu peygamber, zürriyetine, Hakk dinin bir anayasası mahiyetindeki Allah'ın kitabını öğretmekle yetinmeyecek; bu anayasanın bir anlamda tafsili olan "Hikmeti" de onlara öğretecek; kendisi de bir Hakîm olmakla birlikte ümmeti içinden hakîmler yetişmesi için onlara Hikmeti de öğretecektir. Allah'ın O Peygamber'e indireceği kitabın mahz-ı hikmet (hikmetin kaynağı) olması yanında bu âyette zikredilen Hikmet'ten Hz. Peygamber'in sünnetinin kastedildiğini söyleyenler olmuştur. Âyet-i kerimede "Hikmet"in, "Kitab" üzerine atfedilmesi ve arap dilinde birbirine atfedilen iki şeyin birbirinden farklı şeyler olmasına binaen bu tefsir makul görünüyor. Ancak Hz. Peygamber'in yaşantısının o Kitab'a uygun ve o kitabın hayata bir tatbiki olduğu göz önüne getirilirse aslında "Hz. Peygamber'in sünneti ile O'na indirilen "Kitab" arasında bir fark olmadığı; ikisinin aynı şey olduğu da görülecektir. Aslında Allah'ın kitabı ile Peygamberi'nin sünnetini birbirinden ayırmaya çalışanlar ve ikisini sanki müstakil birer delilmiş gibi gösterenler bu itibarla yanılmış olmaktadırlar. Gerek insanlardan peygamber gönderilmesi ve ona Hakîm olan Allah'ın âyetlerinin indirilmesi, gerekse O Peygamber'in bu âyetlere göre yaşaması hep O Hakîm olan Allah'ın sonsuz ilminden bir damlanın insanlara bu vasıtayla indirilmesinden ibarettir ki, elbette Allah'ın her fiili, Allah'ın insanlar hakkındaki bütün kaderi mahz-ı hikmettir. Buna göre "Hikmet'in kitaba atfı, âmmın hâssa atfı kabilinden"dir.

5. Bu peygamber, Hz. İbrahim'in zürriyetini "Tezkiye etmeli"dir; onları, O peygamber gelmeden önce bulaştıkları en büyük günah ve zulüm olan şirkin ve her türlü günahın kirinden temizlemelidir. Burada "Tilâvet=okuma, Ta'lîm=öğretme ve Tezkiye=temizleme" fiillerinin muzari=geniş zaman kipiyle ifadesi O peygamber'in bu filleri sürekli yapacağına, fütur getirmeden, bıkmadan usanmadan Allah'ın âyetlerini onlara okumaya, Allah'ın kitabını ve hikmeti onlara öğretmeye, onları geçmiş günahlarının kirlerinden temizleyip yeniden kirlenmelerine engel olmaya ömrünün sonuna kadar devam edeceğine işaret etmektedir.

İşte Hz. İbrahim'in duasında yer alan bu sıfatlar aynen ve tamamen bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (sav)'in sıfatlarıdır. Hz. Muhammed (sav)'in Mekke-i Mükerreme'de, Hz. İbrahim'in soyundan ve kırkıncı göbekten torunu olarak Kureyş içinden peygamber olarak gönderilmesiyle onun duası yerini bulmuş; Halîl'i olan Allah katında duasının makbul olduğu tahakkuk etmiştir. Hz. Peygamber de İmam Ahmed'in Müsned'inde rivayet edilen: "Ben, babam İbrahîm'in duasıyım." buyururken herhalde onun bu duasına işaret etmiş olmalıdır. Hadisin tamamı şöyledir: Irbâz ibn Sâriye es-Sulemî'den rivayette o, Efendimiz'i şöyle buyururken işitmiştir: "Ben, Ummu'l-Kitab'da Allah'ın kuluyum, muhakkak ben, Adem çamuru içinde bırakılmış haldeyken Nebîlerin sonuncusuyum. Sizlere bunun te'vilini haber vereyim mi? Ben, babam İbrahim'in duasıyım, İsa'nın kavmine müjdesiyim, Annemin görmüş olduğu rüyayım ki o, rüyasında kendisinden bir nûr çıktığını ve bu nûrun Şam'ın saraylarını aydınlattığını görmüştü. Bütün peygamberlerin anneleri de zaten böyle rüyalar görmüşlerdir." (İmam Ahmed ibn Hanbel, Müsned, IV, 128).

Bu âyet-i kerimede, Hz. İbrahim'in duasında vasıfları anlatılan peygamberin, bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) olduğuna, bu âyet-i kerimeden biraz sonra gelen

"Nitekim sizin içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizleri tezkiye eden, sizlere kitabı ve hikmeti öğreten ve size daha önceden bilmediklerinizi öğreten bir Rasûl gönderdik." (Bakara Sûresi, âyet: 151) âyeti ile "O (Allah), ümmîler arasından onlara âyetlerini okuyan, onları tezkiye eden, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir Rasûl gönderendir. Halbuki onlar, ondan önce gerçekten apaçık bir dalâlet içindeydiler." (Cum'a Sûresi, âyet: 2) âyet-i kerimesi de açık bir şekilde delâlet etmektedir.

 

Bugün de -Hz. Peygamber’in, bu ümmetin babası, İmamı, Devlet Başkanı olduğu göz önünde bulundurularak- aile reisi olan babaların, Hz. Peygamber’in varisleri olan âlimlerin, bu ümmetin idaresini elinde bulunduran idarecilerin, bu âyet-i kerimelerde sayılan sıfatları taşımaları gereklidir.

Bu âyet-i kerimelerin günümüze mesajına gelince:

İnsanoğlu şu imtihan yurdunda, hayra ve şerre kabiliyetli olarak yaratılmış bir yaratık olarak tarihi boyunca ilâhî himmet ve yardıma muhtaç olmuştur. Allah Tealâ'nın bu himmeti ve yardımı genellikle, onların her Hakk yoldan, Hakk dinden sapışında onlara "Kendi içlerinden, kendi cinslerinden bir peygamber, bir uyarıcı" göndermesi şeklinde tezahür etmiştir.

Bugünkü insanlar da tarihteki benzerleri gibi elbette Allah Tealâ'nın yardımına daima muhtaçtırlar. Hz. Peygamber'in Hâtemu'l-Enbiyâ olması hasebiyle Bugün ve kıyamete kadar başka bir peygambber gelmeyeceğine göre bugün, O'na vahyolunan Kur'an ve onun bir tefsiri mahiyetindeki Sünneti elimizde tedvin edilmiş olarak mevcuttur. Bu durumda bize O Rasûl'ün okuyacağı "Allah'ın âyetleri", en başta Kur'ân'ın âyetleri olarak bizlere okunagelmektedir. Rasûlullah'ın ümmetine öğrettiği "Kitab ve Hikmet" O'nun sünneti olarak âlimler tarafından öğretilmiş ve öğretilmektedir. O'nun vârisleri olan âlimler her nesli günahlar işlememek üzere terbiye etmişler ve terbiye etmektedirler.

Bugün de -Hz. Peygamber'in, bu ümmetin babası, İmamı, Devlet Başkanı olduğu göz önünde bulundurularak- aile reisi olan babaların, Hz. Peygamber'in varisleri olan âlimlerin, bu ümmetin idaresini elinde bulunduran idarecilerin, bu âyet-i kerimelerde sayılan sıfatları taşımaları gereklidir. Yani bir baba, çocuklarına Allah'ın âyetlerini okumalıdır. Kendisine öğretilmemişse, öncelikle eline geçecek ilk fırsatta kendisi Kur'an okumayı öğrenmeli ve çocuklarına da Kur'an okumayı ya bizzat veya bir bilene göndererek öğretmelidir. Onlara diğer eğitimleri yanında ve eğitimin içinde Allah'ın kitabını ve Rasûlullah (sav)'in sünnetini öğretmelidir. Kendisi de bunlara göre yaşayarak çocuklarına nümune-i imtisal olmalıdır. Bunları yapmıyan bir baba, çocuklarına yapmakla yükümlü olduğu görevlerini yerine getirmiş olmaz.

İdareci ve başkan konumunda olanların da herşeyden önce mutlaka, bilgili olmanın birinci şartı olan okur-yazar olmaları; insanları idarede istifade etmek üzere Allah'ın kitabı ve Rasûlü'nün sünnetini iyi bilmeleri ve bunları idaresi altındakilere öğretmek üzere gerekli şartları hazırlamaları; idaresi altındakileri günah işlemeye sevkedecek sebeplerden uzak tutarak onların temiz kalmalarını sağlamaları gereklidir. İdarecinin, aynen Hz. İbrahim gibi, idaresindeki insanların genellikle günah işlemeye eğilimli olduklarını göz önünde bulundurarak onların korunmasına özel bir önem vermesi onun akıllı, tedbirli, samimi, idaresi altındakileri seven, onlara merhamet ve adaletle muamele eden bir idareci olduğunun delilidir. Böyle olmayanlar ise idareci olmaya lâyık değillerdir ve bir şekilde idarecilikten uzaklaştırılmaları milletin selâmeti açısından gereklidir.

Bu arada idareci, ne kadar güçlü olursa olsun, imkanları ne kadar geniş olursa olsun kendisine ve idaresindekilere gelebilecek musibetlere, felaketlere, tabiattan, insanlardan ve cinlerden gelebilecek zararlara karşı yine de çaresiz ve aciz kalabilir ve fiilen öyledir de. O halde, idareci kendi vüs'ati (kapasitesi) dahilindeki her çabayı gösterecek, idaresindekileri koruyup kollamada gerekli her çalışmayı yapacak, ama sonunda Rabbu'l-erbab olan, alemlerin Rabbı olan Allah'a iltica edecek, daima O'na dua edecek; yaptığı ve yapacağı şeyleri O'nun bir kulu olarak, O'nun yeryüzünde bir halifesi olarak yapmakta olduğunu hep ikrar ve itiraf edecek; böylece temelsiz bir gurura saplanmayacak, haddini bilecek, idaresi altındakilere rahmetle, ra'fetle, şefkatle ve adaletle muamele edecektir.

Müslümanların da idarecilerini bu vasıflarda olanlardan seçmeleri kendi mutlulukları açısından önemlidir; dünya ve âhiret saadetleri de zaten buna bağlıdır. 

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.