Dosyalar
Müslümanların ilk kıblesi: Kudüs
 

Müminlerin İsra ve Miraç ile Sınanmaları

Kur’ân’da anlatılan Hz. Peygamber’in yaşadığı tecrübe ile diğerleri arasında önemli bir farklılık dikkatimizi çeker. Bu fark Hz. Peygamberin İsra ve Miraç tecrübesinde müşriklerden ziyade inananların Hz. Peygamber’e imanlarının test edilmesidir.

Çeşitli dinlerde din kurucuları, din adamları, kahramanlar ve benzeri kişilerin metafizik âleme ya da âlemlere yükselişini konu alan birçok tasavvur bulunmaktadır. Bu tasavvurlar arasında yeryüzündeki hayatın sonunda bedenin ölümüyle kişinin ruhsal varlığının cesetten ve yeryüzünden ayrılarak ilahi âleme yükselmesi, bazı seçkinlerin yaşamlarının sonunda ölüm tecrübesi olmaksızın hem ruhsal hem de bedensel olarak ilahi âlemlere çıkarılmaları ve yine bazı seçkin kişilerin yaşamalarının bir anında ilahi âlemlere çıkarılmaları ve sonra yeniden yeryüzüne dönerek geçirdikleri ruhsal ve bedensel tecrübelerini insanlara anlatmaları gibi motifler dikkati çekmektedir. Bu bağlamda başta evrensel dünya dinleri olmak üzere hemen hemen bilinen bütün dini geleneklerde yükseliş motiflerine rastlanmaktadır. Örneğin Yahudilikte İlyas (Elijah) hortumlar arasında ilahi âlemlere yükselir, yine İdris (Henokh) Tanrı’ya yürür ve gözden kaybolur. Çeşitli Hıristiyan metinlerine göre Pavlus semavi âlemlere seyahat yapar. Sabii metinlerine göre Dinanukht ilahi âlemlere yükselir ve burada yaşadığı tecrübeleri dönüşte insanlara anlatır. Çeşitli Gnostik metinlerde ise Âdem, Şem, Mani ve benzeri kişiler ilahi âlemlere yükselişleri anlatılır (konuya ilişkin Ş. Gündüz, Y. Ünal, E. Sarıkçıoğlu, Dinlerde Yükseliş Motifleri, Samsun 1996’ya bakılabilir).

Diğerlerinin aksine İslam’da göğe yükseliş gibi bazı olağanüstülükler kişinin haklılığının ya da temsil ettiklerinin meşruluğunun bir göstergesi/delili olarak kabul edilmez. Bu bağlamda mucize ve mucizevi olaylar bir dini tebliğ vasıtası olarak da görülmez.

Bütün bu yükseliş öykülerinde yer yer ortak temalar dikkatimizi çekmekle birlikte, her bir anlatıda ilgili dini geleneğin ve metnin ana temasının hakim olduğunu görmek de mümkündür. Örneğin Gnostik geleneklerde ilahi âleme yükseliş, insan benliğinin gerçek vatanı olan ışık âlemine yükselmenin insanın yeryüzündeki yaşamının asıl amacı olması gerektiğini vurgulamaya yöneliktir. Tanrı Oğlu’nun yeryüzüne inişi, tekrar yükselişi ve yeniden yeryüzüne dönecek olması tasavvurları üzerine kurtuluş teolojisini kurgulayan Hıristiyan geleneğinde ise Pavlus gibi şahsiyetlerin ilahi âlemlere yükselişleri, bu şahsiyetlerin fikirlerine meşruiyet kazandırma amacına yöneliktir. Baştan sona teolojisini Pavlus’un fikirleri üzerine bina eden Hıristiyanlık, Pavlus’un bu fikirleri kendiliğinden kurgulamadığını, ilahi âlemle temasına bağlı olarak edindiğini savunmakta ve geleneğinde Pavlus’un ilahi âlemle kurmuş olduğu bu ilişkiyi, ona yönelik varsaydığı yükseliş öyküleriyle temellendirmeye çalışmaktadır. İslam dışı dinî geleneklerin hemen hepsinde ilahi âlemlere yükselişi konu alan bu tecrübeler, bu tecrübeleri yaşayan şahsiyetlerin haklılığının ve onlarca temsil olunan geleneklerin meşruiyetinin bir delili olarak algılanır.


Hz. Ebubekir başta olmak üzere mü’minler “O diyorsa doğrudur” şeklindeki tavırlarıyla Kur’ân’a ve Hz. Peygamber’in risaletine olan sadakatlerini ifade etmişlerdir.
 
Bu bağlamda Hz. Peygamber’in İsra ve Miraç tecrübesini ele aldığımızda, Kur’ân’da anlatılan Hz. Peygamber’in yaşadığı tecrübe ile diğerleri arasında önemli bir farklılık dikkatimizi çeker. Bu fark Hz. Peygamberin İsra ve Miraç tecrübesinde müşriklerden ziyade inananların Hz. Peygamber’e imanlarının test edilmesidir. Öncelikle Kur’ân, Mekkeli müşriklerin Hz. Peygamber’in risaletine yönelik eleştirileri arasında şu itiraza dikkatimizi çeker: “Yahut altından bir evin olmalı, ya da göğe çıkmalısın. Mamafih bize okuyacağımız bir kitap indirmedikçe sadece göğe çıkmana da inanmayız…” (İsra 93) Burada müşriklerin göğe çıkmayı ve oradan kendilerinin görüp dokunacakları bir kitap getirmeyi risaletin kanıtı olarak gördükleri anlaşılmaktadır. Buna karşı Hz. Peygamber’in Kur’ân’a yansıyan tavrı ise şudur: “Rabbimi tenzih ederim. Ben ancak Rasul olarak gönderilen bir beşerim.” Burada vurgulanan şey, onların istedikleri şeyi yapıp gerçekleştirme konusunda bir görevi ya da yetisi olmadığı, kendisinin yegâne görevinin risalet olduğudur. Bu, diğer geleneklerle karşılaştırıldığında önemli bir farklılıktır. Zira diğerlerinin aksine İslam’da göğe yükseliş gibi bazı olağanüstülükler kişinin haklılığının ya da temsil ettiklerinin meşruluğunun bir göstergesi/delili olarak kabul edilmez. Bu bağlamda mucize ve mucizevi olaylar bir dinî tebliğ vasıtası olarak da görülmez.

Bununla birlikte İsra Suresi’nin ilk ayetinde Hz. Peygamber’in geceleyin Mescid-i Haram’dan alınıp çevresi bereketli kılınan Mescid-i Aksa’ya götürüldüğü ve ona orada bazı ayetlerin gösterildiği vurgulanmaktadır. Hz. Peygamber’in yaşadığı bu olay, Mekke’de büyük yankı uyandırmış; müşrikler bunu alay ve eleştiri konusu yapmışlar ve mü’minleri bunu kullanarak Hz. Peygamber’in risaleti konusunda şüpheye düşürmek istemişlerdir. Ancak başta Hz. Ebubekir olmak üzere mü’minler Hz. Peygamber’in yaşadığı bu hadiseye iman etmişlerdir.

Hz. Peygamber’in İsra (gece yürüyüşü) tecrübesinde kendisine gösterilen ayetler, çeşitli hadis metinlerine konu olmuş ve miraç olarak nitelenmiştir. Kuşkusuz Hz. Peygamber’in bu tecrübesi, temsil ettiği vahiy geleneğiyle ve bunun özünü oluşturan tevhid akıdesiyle iç içedir. Buradaki amaç, onun risaletine iman konusunda mü’minlerin sınanmasıdır ve Hz. Ebubekir başta olmak üzere mü’minler “o diyorsa doğrudur” şeklindeki tavırlarıyla Kur’ân’a ve Hz. Peygamber’in risaletine olan sadakatlerini ifade etmişlerdir.

 

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.