Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Müslüman Yüreği

عَنْ زَيْدِ بْنِ ثَابِتٍ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيهِ وَسَلَّم : ثَلاَثٌ لاَ يُغِلُّ عَلَيْهِنَّ قَلْبُ امْرِئٍ مُسْلِمٍ إِخْلاَصُ الْعَمَلِ لِلَّهِ وَالنُّصْحُ لأَئِمَّةِ الْمُسْلِمِينَ وَلُزُومُ جَمَاعَتِهِمْ

Zeyd b. Sâbit radıyallahu anh'den rivâyet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Müslüman yüreğinin kin tutamayacağı, ihanet edemeyeceği, aleyhinde bulunamayacağı üç erdem vardır: İşi Allah için işleme samimiyeti. Müslüman­ların yöneticileri hakkında hayırhahlık. (İnanç ve amelde) Müslümanların cema­atine uyum." (İbni Mâce, Mukaddime 18, Menâsik 76)

Müslüman yüreği, ma'şerî bir vicdandır. O Müslümanların tümüyle beraberdir. Nerede bir Müslüman varsa, kendi­sini onun yanında hisseder. Zamanlar ve mekânlar üstü fevkalade duy­guludur, duyarlıdır.

"Müslüman yüreğinin muttasıf olması halinde kendisinden kin, nef­ret ve ihanetin sadır olmayacağı üç erdem: Allah için amel, Müslümanların yöneticilerine yönelik hayırhahlık, Müslümanların cemaatine katılmak, onlardan ayrılmamaktır" diye de tercüme edilmesi mümkün olan hadis-i şerif'in ikinci rivayetinde (Menâsik 76) "Çünkü Müslümanlara (veya yöneticilerine) yapılacak dua ve çağrı onların arkasından gelecek olanları da kapsar" ilavesi de bulunmaktadır.

Müslüman yüreğinin hangi donanıma sahip olduğu zaman nelere karşı kin beslemeyeceği ya da ihanet etmeyeceği konusuna açıklık geti­ren hadis-i şerif, "Sözümü duyup onu başkalarına ulaştıranların Allah yüzünü ağartsın. Bilgi sahibi olmayan nice bilgi taşıyıcısı vardır. Kendisinden daha kav­rayışlı kimselere ilim taşıyan niceleri vardır" cümlelerinin ardından rivayet edilmektedir. Birbiriyle pek ilgili gibi gözükmeyen bu iki beyanın arka arkaya gelmesi, bize göre, Müslüman toplumdan hiç bir hayrın kıskanıl­maması, onlara samimiyetle ulaştırılması görevinin Müslüman yüreğinin işi olduğunu vurgulamaktadır.

Üç Özellik

Müslüman yüreğinin hadisimizde belirlenen üç özelliğinden ilki ihlas, yani yaptığı işi Allah için yapmak, dünyaya veya ahirete yönelik başkaca bir amaç taşımamaktır. Böyle çalışan bir kalbi asla kıskanma­mak, ona ihanet etmemek… Bu özellik belki kalbin varlığının gayesidir. Allah'tan başkası için amel yapmak şirk; Allah'tan başkasından dolayı ameli terk etmek riyâ, gösteriş olarak değerlendirilir. Bu sebeple olacak ki Âkif merhum haklı olarak sorar: "Nedir mânası bir kalbin ki, âfâkında sen yoksun?"(M. Akif, Safahât, s. 452)

Müslüman yüreğinin ufuklarını Allah Teâlâ'nın hoşnutluğu düşün­cesi ve ümidi süsler. Böyle olunca o yürek küreselleşir. Âdeta bütün bir evreni kaplar. Her türlü geçici ve peşinci duyguların üstünde kendisine mümtaz bir yer edinir. Dolayısıyla Müslüman yüreği ihlas'ı kıskanmaz, ihlasla donanmış olursa kin tutmaz, ihanet etmez.

İkinci özellik; Müslümanların yöneticileri hakkında hayırhah dav­ranmaktır. Müslüman yüreği, idarecilerin iyiliğini ister ve onların iyiliği için çalışır. Çünkü yöneticilere iyi davranmak, onların iyiliğini istemek, Müslümanların iyiliğini istemek demektir. Müslümanların idareden yana sıkıntıya düşmemeleri, fitne ve anarşiden uzak kalmalarını temine yöne­lik her gayret, takdire değer bir çabadır.

Yöneticilerin hayrını istemek, onların hatalarını, kötülüklerini ve haksızlıklarını hoş görüp benimsemek anlamına gelmez. Onların iyiliği, iyi olmaları için dua etmek, elden geldiğince yardımcı olmak demektir. Hatta onlara doğruyu, hakkı söyleyip onları ikaz etmek de "hayırhah"lık gereğidir.

Bilinen bir gerçektir ki, çoğunlukla kin, nefret ve ihanet duyguları özellikle yönetim ve yöneticilere yönelik olarak kendini gösterir. Oysa bu konuya "hayırhahlık" düzeyinde yaklaşmak, Müslüman gönülleri böylesi bir hatadan da korumuş olur. Yani hayırhahlık, kin ve ihanete mânidir.

Üçüncü özellik, Müslümanların cemaatini yani Müslüman toplumu inanç ve amel olarak tercih ve iltizam etmek, onlardan ayrılmamak, Müslümanlarla beraberliği her şeyin üzerinde tutmaktır. Böyle bir özellik insan kalbinde ne kin bırakır ne de ihanet duygusu... Yalnızlık (vahşet) arzularını ortadan kaldırır. Nitekim milli şairimiz Âkif de bu noktayı ısrarla vurgulamaktadır:

"Şu vahdet târumâr olsun" deyip saldırma İslâm'a;

Uzaklaşsan da imândan, cemaattan uzaklaşma.

İşit, bir hükm-i kat'î var ki istînafa yok meydan;

"Cemaattan uzaklaşmak, uzaklaşmaktır Allah'tan!"(Safahat, "Alınlar terlemeli", s. 418)

Müslüman yüreğinin anlamadığı hicran ve acı olmaz. Çünkü o, daha çok onu tanımıştır. Ortalıkta hiç bir şey yokken bile o, engin şefkati ve merhametiyle dünya hudutları ötesine uzanan hisleri ve bilgileriyle insanlığın öteki dünyasını düşünür.

Ma'şerî vicdan

Bu üç özelliğin birden ortaya koyduğu gerçeği herhalde şöyle ifade etmek mümkündür: Müslüman yüreği, ma'şerî bir vicdandır. O Müslümanların tümüyle beraberdir. Nerede bir Müslüman varsa, kendi­sini onun yanında hisseder. Zamanlar ve mekânlar üstü fevkalade duy­guludur, duyarlıdır. "Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imânlı kardeşlerimizi bağışla; gönüllerimizde müminlere karşı hiçbir kin bırakma!"(Bk. el-Haşr (59), 10) ayeti, Müslüman yüreğinin bu sınırlar ötesi boyutunu ortaya koyar.

Müslüman yüreği, her gönül sahibinin derdine ortak olmayı, çare bulmayı, yardımına koşmayı görev ve şeref bilir. Özellikle üzüntüleri paylaşmasını iyi bilir. Çünkü o kara gün dostudur.

Sürûra kalsa da bîgâne Müslüman yüreği

Bilir teessür-i ma'sum önünde inlemeyi.

Onunla söyleşilir en acıklı hicranlar

Ki her figanı açık bir lisan kadar anlar.( Safahat, “Berlin Hatıraları“,  s. 296)

Müslüman yüreğinin anlamadığı hicran ve acı olmaz. Çünkü o, daha çok onu tanımıştır. Ortalıkta hiç bir şey yokken bile o, engin şefkati ve merhametiyle dünya hudutları ötesine uzanan hisleri ve bilgileriyle insanlığın öteki dünyasını düşünür. Onun tasa ve kaygısını çeker. Kaldı ki o, dünyada hicranı, figanı ve acıyı iyi tanımıştır. Bu sebeple de zaman zaman sevinçlere karşı ilgisiz kalabilir, öyle gözükebilir. Ama asla ma­sum bir insanın veya bir toplumun teessürüne ilgisiz kalamaz, onu pay­laşmasını çok iyi bilir. Çünkü Müslüman yüreği gür hisli gür imânlı'dır.(Safahat, “Hüsran”, s. 411) Onun hakkında yapılacak böyle bir tarif asla bir abartı değildir. Çünkü onun coşkusu ve kaygısı sahip olduğu his ve iman gürlüğünden kay­naklanır.

Müslüman yüreği, herhangi bir tesirle özelliklerini yitirirse, artık onu tutmak mümkün olmaz. Duyguları, tepkileri, takdirleri tenkitleri birbirine karışır. İş bu noktaya gelince her şey altüst olmuş demektir. Manzara şu beyitteki gibidir artık, hatta belki ondan da beterdir:

Yürekler merhametsiz, duygular süflî, emeller hâr;

Nazarlardan taşan ma'nã ibâdullahı istihkaar!(Safahat, “Umar mıydın?”, s. 420)

Allah’ın kullarını küçük görme, Müslüman yüreği için intihar anla­mına gelir. Müslüman böyle bir küçümsemeye ne kendisi muhatap ol­mak ister ne de başkalarına o gözle bakar.

Müslüman yüreğinin duygu enginliğine, iyilikseverliğine, Allah rı­zasından başka herhangi bir hedefe yönelmeme seviyesine ve mü'min gönüllerle birlikte olma niteliğine yine Müslüman yüreği lâyıktır. Ona ancak bu yakışır.

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.

Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan

1977'ye kadar Diyanet İşleri Başkanlığı merkez ve taşra teşkilatında çalıştı. Ankara-Yenimahalle Vaizi iken İstanbul'da açılan Haseki Eğitim Merkezi'ne kursiyer olarak katıldı. Kursun bitimine altı ay kala 5 Aralık 1977'de İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'ne hadis asistanı olarak göreve başladı. 1982 yılında Erzurum İslamî Bilimler Fakültesi'ne sunduğu "Muhtelifu'l-Hâdis İlmi: Doğuşu, Muhtevası ve Çözüm Yolları" adlı teziyle doktor oldu. Bir ara kültürel işlere bakan Müdür yardımcılığı görevini yürüttü. 1987'de doçentliğe, 1993'te de profesörlüğe yükseldi. 1994-97 öğretim yıllarında  Marmara Üniversitesi İlahiyat Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü görevinde bulundu. Çakan, halen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Hadis Ana Bilim Dalı öğretim üyesi olarak görevine devam etmektedir.Üçü erkek biri kız dört çocuğu vardır. Çakan, İmam-Hatip Okulu'ndaki öğrencilik yıllarından beri mahalli ve ulusal gazete ve dergilerde yazılar yazdı ve yöneticilik yaptı. Özellikle Kayseri Hakimiyet gazetesi, Yeni İstiklal, Sebil ve Yeni Sabah gazeteleri, Diyanet gazete ve  dergisi,  İslâm, Toprak, Tohum, İslâm Medeniyeti, Hakses, Nesil, Din Eğitimi, Altınoluk, Bilim ve Hikmet, Yeni Ümit ve  M.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi gibi dergilerde çok sayıda yazıları yayımlandı. İslâm veTohum dergilerinin açtığı makale yarışmalarında birincilik kazandı. Bu arada çeşitli dergilerde Lütkan, Münir Lütfi ve İsmail Seyidoğlu mahlaslarıyla da yazılar yazdı.  Ayrıca Çakan, Yüksek İslâm Enstitüsü'nde öğrenci iken Türkiye Yüksek İslâm Enstitüleri Federasyonu'nda sekreterlik ve mezuniyetinden sonra da Türkiye Din Görevlileri Federasyonu'nda yönetim kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. Çakan, İSAV adına "İslam'da Kılık-Kıyafet ve Örtünme", "Hz. Peygamber ve Aile Hayatı", "Sünnetin Dindeki Yeri", "Yeni ve Çağdaş Bir Tebliğ Metodolojisi" gibi tartışmalı ilmî toplantılarda organizatörlük ve bu toplantıların kitaplaşmasında editörlük yaptı. Gençliğin Kaleminden Üç Cephesiyle Âkif ve Hadislerle Ahlâkî Davranışlar adlı anonim eserlerde belli bölümleri yazdı. Sünen-i Ebû Davud Tercüme ve Şerhi'ne mukaddime yazdı ve eserin  ilk sekiz cildinin redaksiyonunu yaptı. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi'nin kuruluş çalışmalarına katıldı ve ansiklopedinin ilk on cildine yetmiş kadar madde yazdı. İslâm Medeniyeti ve Ensar vakıflarının kurucuları arasında yer aldı. Çakan, ayrıca yurt içinde düzenlenen birçok sempozyuma tebliğci ve müzakereci olarak iştirak etti. Son üç yıldır İstanbul-Göztepe Gözcü Baba Camii'nde Pazar günleri öğle namazından önce Mişkâtü'l-Mesâbih'ten Hadis dersleri yapmaktadır. Bu dersler Dost TV tarafından yayımlanmaktadır.  

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin