Sonpeygamber.info
Mukabele: Anlam Sağlaması
 

Müzzemmil: Ağırlıklara Veda

Mukabele; Kitâb’ın içinde kastedilen hakiki anlama oranla -bizim bu güne kadar anlayabildiğimiz Kitâb’ı- karşılaştırarak bir yerde anlam sağlamasını yaparak okumak ve henüz anlayamadığımız hakiki Kitâb’a bakarak “kitapçıklarımızı” yenilemek gibidir. Gerçek bir mukabele hem bugüne kadar Kitap’tan anladıklarımızın doğru olup olmadığını, hem de buna bağlı olarak yaşadığımız hayatın gerçekten de Kitaplı olup olmadığını sorgulama imkânını verir.

Bu Ramazan,  hayatımız bir kez daha sakinleşecek ve bir kez daha durulacak az da olsa.

Baştan sona okumalarla hayatı yeniden daha doğru anlamanın ve yaşamanın zamanı olsun.

Suskunluğa razı olmayan Sensin. Önemsiyorsun beni. Bu, o kadar belli ki… Elimin uzanamadığı yönlerden teselliler değdiriyorsun alnıma. Beni söz söylemeye değer görüyorsun; işte bu başlı başına bir teselli. Benden ümidin olmasa, hiç benimle konuşur muydun?

Bilmezdim. Haber verdin. Ne çok yüküm varmış! Mecalimi öldüren. Ümitlerimi solduran. Kalbimi ezen. Omuzlarımı çökerten. Heyecanımın katili. Gözlerimi gün ışığına körleştiren. İçimdeki şiirleri susturan. Tebessümlerimi donduran.

Ne varsa yüklendiğim. Üzerime çektiğim. Dert diye benimsediğim. Hepsinin haberi geldi. Ah, evet, benmişim o “müzzemmil”.  

Bir yağmur dokunuşu hitabın. “Ey üzerine yükler yüklenen” deyişini duyar duymaz hafiflemeye başladım. Belli ki anlıyorsun beni hem de anladığını anlamamı istiyorsun. Ne kadar sevinsem az! Benden önce insan olmanın yüklerini kalbinde hisseden Nebi’nin yanına koyuyorsun beni. O’na duygudaş yapmak istiyorsun. Vahyinin “ilk muhatabı” olmaya hazırlıyorum kendimi.

Halimi söylüyorsun, beni benden çok dert edindiğini görüyorum. Beni hapseden perdeleri kaldırmaktır dileğin. Kesilen nefeslerimi umut göğüne taşımak. Ölü toprağını üzerimden atayım istiyorsun. Dirilişe çağırıyorsun. Yerde gezen yüzümü kaldırmak. Omuzlarımdan tutmak ve beni sarsmak istiyorsun. Dünya toprağına gömülü, içindeki özü unutmuş tohum olarak görüyorsun beni. Ağaç olabileceğine inancını yitirmişim de Sen uyandırmak için konuşuyorsun. Cevher olduğunu inkâr eden, posasına aldanan, cürufuna baka baka ümitlerini yitiren bu garibin elinden tutuyorsun. Rengârenk ümit çiçeklerine hamile tohumu filizlendirmek istiyorsun. Ben benden fazlayım; yarıp kabuğumu ağaç olmalıyım. Beni benimle tanıştırıyorsun. Darlanmışlığımı görüyorsun. Hapsedilmişliğimin farkındasın. Ezilip kalmama, büzülüp yok olmama razı değilsin.  

“Kumilleyl…” Ah ne tatlı bir serinlik bu… Bir köz gibi süpürüyor küllerimi. Ocağıma can düşürüyor. Benden ümitlisin demek. Hâlâ terbiye etmeye, işlemeye değer görüyorsun beni. “Gece kalk” diyorsun. “Geceyi ayağa kaldır” demek istiyorsun.  “Devrilen özünü doğrult! Uğursuz uğultulara sardığın vicdanının sesini aç! Sığ gündemlere boğdurduğun fıtratının sancısını duy!” 

Geceye çağırıyorsun beni. Dünya yüklerinin hafiflediği, şehir uğultularının sustuğu esenlik vaktinin avuçlarında ağırlamak istiyorsun yorgun kanatlarımı. Diyorsun ki: “Oku.” Ah, evet, sözüne tutunmamı bekliyorsun. Kalabalıktan beni seçmişsin de, nezaketle bir kenara çekiyorsun. Baş başa kalacağımız, birbirimizi dinleyeceğimiz tenhaya alıyorsun beni.

Üstelik ilk Sen yırtıyorsun sessizliği. Suskunluğa razı olmayan Sensin. Önemsiyorsun beni. Bu, o kadar belli ki… Elimin uzanamadığı yönlerden teselliler değdiriyorsun alnıma. Beni söz söylemeye değer görüyorsun; işte bu başlı başına bir teselli. Benden ümidin olmasa, hiç benimle konuşur muydun?

“Sindire sindire oku ama”diye vurguluyorsun. Sözünü ciddiye almaya çağırıyorsun. İyi dinle. Kulak ardı etme. Sözün ucuyla kazı kalbini. Kalemin mürekkebini değdir gönlüne. Öyle lafza takılmakla yetinme. Kabukta kalıp kelimelerin kalbini kırma. Diyorsun ki yaralasın söz kalbimi. Ben sözün kabuğunu kırayım, söz beni kabuklarımdan soysun. Şaşkınlığıma ışık olsun Söz.  Yitirilmişliğime yol bulsun. Boş yere tükenen nefeslerimi ipek yüzlü ümitlere akıtsın.

İnandım; inandım işte… Her yanım çamurlanmış da olsa benim de tutulacak temiz bir köşem varmış meğer. Hepten kurumuş bir ağaç olsam bile, bir dal ucunda yeşeren, tebessüm eden bir tomurcukluk hayat belirtim varmış.

“Sana ağır bir söz indireceğiz” deyişine yapıştırdım kulağımı. Sevindim; onurlandım. Çünkü emanetinin ağırlığı, benim değerimin göstergesi. Herkesin taşıyamayacağını bana yüklemekse muradın, beni “en güzel taşıyıcı” seçtiğinden olmalı. Sorumluluğun en büyüğü, en çok güvenilene verilir, değil mi! Yeryüzüne bırakmak istediğin “derin iz” için beni “kalem” seçmişsin. Sözüne mürekkep olmaya hazırladım kalbimi. Sözünün sayfası olmaya açtım aklımı. Senin dediğince, dilediğince bir varoluş imzası olmaktır dileğim yerin yüzünde.

Doğumumla başladı benim varlığım. Vaktin doğusunda, adımın anılmadığı binlerce yıllık unutulmuşlukta, beni kulun etmeye kararlıydın. Herkesin vazgeçtiği benden bir Sen vazgeçmedin. Ölümümle başlayacak en büyük kaybım. Aslında çoktan başladı ölümüm. Ölmekteyim; gün gün eksilmekteyim.

“İmdi, Rabbini zikret” diyorsun. Başka çarem mi var? Başka türlü huzurum mu var? Başkalarını zikretsem neye yarar? Şükür ki Sensin gündemim… Sen ki beni hiç yokken var kılmayı tercih ettin, gündemine aldın. Bildiğim bütün gündemler Senin beni gündeme almanla başlamadı mı ki? Niye onlardan vazgeçmeyeyim ki. Sen beni gündemin etmeseydin kimse beni gündemine almazdı ki… Sahte gündemleri niye terk etmeyeyim.  

En başa yazıyorum: Ben Senin gündeminim. Sen benim gündemim.  “Beni gündemin yap!” derken daha, Senin gündeminde olduğumun altını çiziyorsun. Nasıl anlamam! Anılmaya ihtiyacın yokken, Seni anmaya beni memur ettin; başkasını değil. Bu şeref bana yetmez mi! İşte şimdi, “Bir Rabbim var benim ve ben Rabbime göre var olurum” diye söz veriyorum. Senin adına yaşamaya ahdediyorum. Neyim varsa Senin; kendimi Sana adıyorum.

Sözünün her hecesine bin kulak olmaya hazırım: “Bütün varlığını Rabbine ada… Ki O doğunun da Rabbi, batının da Rabbi.”

Elbet doğunun da Rabbi Sensin, batının da Rabbi Sen. Doğumumla başladı benim varlığım. Vaktin doğusunda, adımın anılmadığı binlerce yıllık unutulmuşlukta, beni kulun etmeye kararlıydın. Herkesin vazgeçtiği benden bir Sen vazgeçmedin. Ölümümle başlayacak en büyük kaybım. Aslında çoktan başladı ölümüm. Ölmekteyim; gün gün eksilmekteyim. Vaktin batısında, adımın anılmaz olduğu ölüm sonrasında, yine Senin gündemin olmaya devam edeceğim. Unutmazsın beni toprakta, kurumuş toz olmuş kemiklerimi yeni tenle var etmeye değer görürsün. Yüzüne bakılmayacak bir ceset olmuşken, hatta bakılacak yüzüm bile yokken, sade Sen bakarsın yüzüme. Ben bir Senin nazarında gerçek değerimi bulurum. Evet, evet; Rabbim Sensin. Rab kulunu değerli görür. Beni terbiye etmen beni önemsemendir; beni benden fazlası yapmak içindir. Beni benden çok yapmak isteyişin ise bende saklı cevheri gördüğün içindir.  

Sensin ilahım; başkasına hiç minnetim yok. Başkalarına boyun eğmek yakışmaz bana. Senin verdiğinle yine Sana kulluk ederim. En güzeli bu… En hayırlısı… Sensin bana Vekil; başkaları dayanağım ve sığınağım olamaz.

İşte yüklerimi attım üzerimden. Soyundum dünya kabuğunu. Sözünün yağmuruna tutunup başımı uzatıyorum kabulünün göğüne. Azımı çok yapmaya geliyorum Sana. Beni bana terk etme. Al beni, ağırlıklarımı da al, böyle kabul eyle.

Bu yazı Sonpeygamber.info için kaleme alınmıştır.
 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.

Senai Demirci

1964, Samsun doğumlu.  1990’da Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirdi. Öğrencilik yıllarında başladığı yazı hayatını sayıları 30’a yaklaşan kitapların yazarı olarak sürdürüyor. Kendi adına kurduğu Dr. Senai Demirci Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi ve Okul Öncesi Eğitim Kurumu’nda eğitim çalışmaları yapıyor. Çeşitli radyo ve televizyon programlarının yapımcılığını ve sunuculuğunu yapan Senai Demirci, Sonpeygamber.info’nun çalışmalarına düzenli olarak katkıda bulunuyor.

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin