Hz. Muhammed
Peygamberliği
 

O Epistemolojik Bir Nesne Değil Ontolojik Bir Varlık

Kerem Sahibi Kitabımız’da iki yerde (Ahzab ve Fetih Sûreleri’nde) üç kavram ekseninde Efendimiz’den söz edilir: Şahid, Mübeşşir ve Nezîr. Burada dikkatimizi özenle yoğunlaştırmamız gereken, atladığımız hayati mesele, meselenin püf noktası şudur: Bu üç “özellik”, Efendimiz’i tavsif eden, O’nun özellikleri hakkında bizi bilgilendiren epistemolojik tanımlamalar değil, ontolojik tanımlamalardır: Yani, “Şahid”, “Mübeşşir” ve “Nezîr” kavramları, Efendimiz’in sıfatları değil, Zat’ına ait kavramlardır.

Aşikâr ve tartışmasız gerçek şu ki hayatımızda, hayatımızın şekillenmesinde, hayatımızın akışının belirlenmesinde Efendimiz’in yeri, rolü ve işlevi hemen hemen hiç yok gibi. Eğer Efendimiz’in hayatımızda bir belirleyiciliği olmuş olsaydı; İslam, her bakımdan hayatımız olurdu ve biz tarihte yaşadığımız en şiddetli fetret dönemini, en büyük medeniyet buhranını yaşıyor olmazdık.

Demek ki çok hayati ve kritik bir problem var önümüzde halletmemiz gereken. Bu yakıcı sorun, İslam’ı hayatımız kılabilmemiz için Efendimiz’in hayatımızda ontolojik bir varlık olarak belirleyici bir konuma yükseltilebilmesidir. Can alıcı soru şu burada: İyi de nasıl?

Efendimiz hayatımızda ontolojik bir varlık olamadığı için İslam hayatımız olamıyor

Açıkçası, peygambersiz bir dünyada yaşıyoruz. Özellikle de modernliğin hayatımızın her bir bölmesine, her bir anına ve alanına nüfuz eden sekülerleşme pratikleriyle bütün duyuş, davranış, yaşayış, algılayış ve düşünüş biçimlerimizi belirleyen, şekillendiren ve yönlendiren tek adres, tek kaynak, tek dayanak konumuna yerleştiği bir zaman diliminde, nebevî soluk hayatımızdan çekilip gitmiş durumda. Bizse hâlâ Efendimiz’den söz edebiliyoruz boş boş, anlamsızca ve ruhsuz bir şekilde. 

Çünkü peygamberleri sadece epistemolojik kaynaklar olarak görüyoruz. İnançsızlardan ve gayrimüslimlerden söz etmiyorum. Bizzat biz Müslümanlardan söz ediyorum. Oysa peygamberler, yalnızca bize hakikati öğreten, kendilerinden hakikatin bilgisini öğrendiğimiz insanlar değil. Peygamberler yalnızca bilgi ve bilgilenme kaynağımız değil, aynı zamanda ve daha çok da olma, var olma ve dolayısıyla hayat kaynağımız. 

Hakikatin bilgisini değil, kendisini getirdi

Müslümanların sorunu, İslam’ı bir hayat biçimi haline getirememeleri. Bunun tek ve yegâne nedeni de peygamber/ler/i bize sadece hakikatin bilgisini sunan, öğreten insan/lar olarak görme yanlışına düşmeleri. Ve ne yazık ki Müslümanlar bu yakıcı ve yıkıcı sorunun da bunun yol açtığı yıkımların da farkında değiller henüz.

Başka türlü söylemek gerekirse, Peygamberimiz bize hakikatin bilgisini getirmekle mükellef “biri” değil yalnızca. O, hakikatin bilgisiyle beraber, bizatihi hakikatin kendisini getirmiştir. Hakikatin kendisi, bizatihi Efendimiz’in kendisidir, “beden”idir. Epistemolojik niteliği değil, ontolojik varlığıdır. Biz buna tasavvuf eksenli İslam düşüncesinde, “hakikat-i Muhammediyye” diyoruz. 

Dikkatimizden kaçan yakıcı bir şeye dikkat çekerek söylemek istediklerimi daha iyi vuzûha kavuşturma yolunda bir mesafe katedebileceğimi/zi tahmin ediyorum: Efendimiz’le ilgili bütün ayetler, Efendimiz’in epistemolojik kişiliğinden ziyade, ontolojik varlığından söz ederler. 

Kerem Sahibi Kitabımız’da iki yerde (Ahzab ve Fetih Sûreleri’nde) üç kavram ekseninde Efendimiz’den söz edilir: Şahid, Mübeşşir ve Nezîr. Burada dikkatimizi özenle yoğunlaştırmamız gereken, atladığımız hayati mesele, meselenin püf noktası şudur: Bu üç “özellik”, Efendimiz’i tavsif eden, O’nun özellikleri hakkında bizi bilgilendiren epistemolojik tanımlamalar değil, ontolojik tanımlamalardır: Yani, “Şahid”, “Mübeşşir” ve “Nezîr” kavramları, Efendimiz’in sıfatları değil, Zat’ına ait kavramlardır.

Yine çok iyi bilinen bir ayette, Yüce Rabbimiz, Efendimiz’in “âlemlere rahmet olarak gönderildiğini” beyan ve ilan eder bize. Dikkat buyurulsun lütfen: Sadece biz Müslümanlara değil, bütün âleme rahmet olarak gönderilmiştir Efendimiz. Ayetin siyakından, sibakından, peygamberliğin tabiatından meseleye bakıldığında, bizatihi peygamberin varlığı, insanın ve dünyanın kaosa, varoluşsal anarşiye sürüklenmesini önlemeye dönük ilahî bir rahmettir. Bu meseleye, yazının ilerleyen kısımlarında daha felsefik olarak gireceğim; ama burada rahmet hususiyetinin özellikle de bütün âlemlere rahmet olma hususiyetinin yalnızca Efendimiz’e has olduğunu özellikle vurgulamak gerekiyor.

Efendimiz’in ontolojik varlığı ve konumuyla ilgili ayet örneklerini daha fazla uzatmanın gereği yok burada. Biraz önce zikrettiğim, söz konusu ettiğim ayet-i celîle ve cemîlelerde durum yeteri kadar vazıh ve açık bir şekilde ortaya konuyor. Efendimiz, şerefli hadislerde de kendisini, ayetlerle tastamam paralel bir dille anlatıyor: “Yaşayan Kur’ân” diye, “cevâmi-ü’l-kelîm” (bütün Söz’lerin toplamı) diye tarif ediyor. Burada da epistemolojik bir durum tasviri değil, ontolojik bir varlık tarifi ve konum tespiti var karşımızda. 

Efendimiz’in elçiliği Rabbimize, kulluğu bize hitap eder

Nitekim Efendimiz’in “burhan” olması, ayette (Nisa: 174) Rabbimiz’in bize ve bütün ins ü cinn’e “Rabbiniz, size burhanı gönderdi” diye hitap etmesi, ardından burhan’ın gönderilme vazifesinin (apaçık nûr’un) zikredilmesi de Efendimiz’in “kul” olma özelliğinin doğrudan bizimle ilgili olduğuna delalet ve işarettir.

Bu cümleden olarak, bu bağlamda gözden kaçırdığımız yakıcı gerçeklerden biri de şu: Efendimiz’in kulluğu, elçiliğinden önce gelir ve önceliklidir. Bu gerçek, akîdemizin gök kubbesinin muhkem bir şekilde dimdik ayakta tutan kelime-i tevhid veya kelime-i şehâdet sütunlarında da karşımıza çıkar. Önce kul, sonra elçidir Efendimiz. Önce kulluğun, sonra da elçiliğin zikredilmesi, peygamberimizin münhasıran beşer olmasına vurgu yapma kaygısına dayanmaz. İlahî emri, önce Efendimiz’in bedeninde hayat buldurtması, hayat oldurtması ve oradan da hepimize hayat sundurtması, temel kaygı. Elçi sadece aracıdır, hakikat haberinin aracısı… Elçi, haberi alır ve verir. Tabii hayatına da uygular ilahî sözü. Ama aslolan mesajın iletilmesidir elçilikte. Yani elçilik, epistemolojik / bilgilendirici bir iş ve işlevdir. Oysa Efendimiz’in kulluğu, onun ontolojik konumuna işaret eder. Burada kul, aracı değil, bizatihi hakikatin hem kendisi, hem de aynasıdır, yani zât’tır. Hakikat, önce Efendimiz’in kişiliğinde tebeddün etmeli, bedenlenmelidir ki hakkıyla bellenebilsin. Başka bedenlerde de belirlenebilsin ve hayat olarak herkesin hayatında tahakkuk ettirilebilsin. Dahası, kulluk yalnızca Efendimiz için değil, hepimiz için ontolojik bir varoluş hâlidir. 

Peygamberimizin peygamberliği bizimle ilgili değil, Rabbimiz’le ilgili bir durumdur. Bir vazifedir. Ama sanılabileceğinin aksine, peygamberimizin kulluğu, doğrudan bizimle ilgilidir, Rabbimiz’le ilgili değildir. Zaten kulluğunun niteliği, ancak bir peygamberde bulunabilecek bir niteliktir. Dolayısıyla Efendimiz’in kulluğu, doğrudan bize yönelik, bizi yönlendirmeye, bize yön vermeye, bizim yönümüzü tayin etmeye, bizim yönümüzden şaşmamamızı sağlamaya yönelik bir hususiyettir. 

Nitekim Efendimiz’in “burhan” olması, ayette (Nisa: 174) Rabbimiz’in bize ve bütün ins ü cinn’e “Rabbiniz, size burhanı gönderdi” diye hitap etmesi, ardından burhan’ın gönderilme vazifesinin (apaçık nûr’un) zikredilmesi de Efendimiz’in “kul” olma özelliğinin doğrudan bizimle ilgili olduğuna delalet ve işarettir. Kulluk, Efendimiz’in elçilik özelliğiyle muhatap kılındığı İlâhî Hitab’a bizi de işte bu “kul”luk özelliği üzerinden muhatap kılıyor.

Bu fikirleri, aynı zamanda bir iletişim bilimcinin prizmasından geliştirmeye çalıştığıma da dikkat çekmekte yarar görüyorum. Bir iletişim bilimci olarak da konuştuğumda, burada Efendimiz’in âlemlere nasıl muazzam bir rahmet olarak gönderildiğine tanık oluyoruz. Efendimiz, yalnızca elçilik görevini hakkıyla yerine getirmekle yetinmiyor, bizi de tıpkı kendisinin düzlemine çıkarıyor; muhatap olduğu ilâhî hitaba bizi de tıpkı kendi gibi muhatap kılıyor. Bütün salât ve selâm ona. Bütün şükür ve hamd de bizi Rahmet’le buluşturan Rahmet-i Rahmân Rabbimize.

Sonuç: Peygambersiz hayat felaketle sonuçlanır

Yolculuğun başlayabilmesinin olmazsa olmaz şartı ise, Efendimiz’i, hem hâl hem de mahal olarak ontolojik bir varlık katına yükseltilme, her dâim O’nun “bizimle”, bizimse “O’nunla” bu hakikat yolculuğunda mesafe kat etme sa’y ve gayreti içinde olmamızdır.

Özetle, peygamberler epistemolojik bilgilenme, hakikati öğrenme nesneleri değil, hakikatin hayat olması için bizim aramızdan seçilen ontolojik varlıklardır. Eğer peygamberler olmasaydı, dünyanın dengesi bozulurdu. İnsanlığı türlü sapıklıklar ve felaketler birkaç kez çoktan yok etmiş olurdu. 

İnsana akıl, irade ve ihtiyar/seçme kabiliyetleri verilmiş. Ama insan peygamberler olmadan, bu kabiliyetleriyle “Tanrı” fikrine ulaşamaz; mutlak hakikate kavuşamaz. Sadece spekülasyon yapar; spekülasyon ise kitabımızın tarifiyle, yalnızca “zann”dan ibarettir. “Zann’ın çoğu ise aldatıcıdır.” Hele de hakikat, ilâhî müdahaleyle insana lütfedilmemişse, zann’ın insanı götüreceği yer, sadece felakettir. Hem metafizik felaket, hem kozmolojik felaket hem de fizikî felaket. O yüzden peygambersiz bir hayat; yaşanabilecek, katlanılabilecek, çekilebilecek bir hayat olamaz/dı. 

Bugün insanlığın; modernliğin seküler, dolayısıyla her şeyi ruhsuzlaştırıcı, tefessüh ettirici varoluşsal saldırılarına maruz kalabiliyor olmasının nedeni, nebevî soluğun dünyanın hayatından çekilmiş olmasıdır – Osmanlı’nın temsil ettiği İslam medeniyetinin fiilen tarihten çekildiği son iki asırdan bu yana. İnsanlığın yeniden insanlığını hatırlayabilmesinin öncelikli yolu, hayatımıza yeniden nebevî soluk üfleyebilmekten, bunun yegâne yolu da, Efendimiz’i, epistemolojik bir bilgilenme aracı ve nesnesi olarak görmeyi terk ederek, hakikatin hayatımızda hayat bulmasını, hayatımız olmasını ve herkese hayat sunmasını sağlayabilecek bir ontolojik varlık olarak konumlandırabilmemizden geçiyor. 

Efendimiz’in hayatımızda ontolojik bir varlık konumuna yerleştirilebilmesi, Efendimiz’i, hem hakikatin tecelli ettiği bir hal olarak, hem de hakikatin tezahür ettiği bir mahal olarak görebilmemizle doğru orantılı. Efendimiz’in hem hâl hem de mahal düzeylerinde ontolojik bir varlık olarak konumlandırılması, sadece Müslümanların yaşadığı medeniyet buhranını nasıl aşabileceklerinin “felsefî” ana eksenlerini önümüze koymakla kalmıyor. Bizzat sünnet-i seniyye’de vücut bulan “kavl/ söz”, “fiil” ve “ikrar / hâl” süreçleri, eşyanın ve hakikatin epistemolojik (söz/Mekke süreci), fenomenolojik (fiil/Medine süreci) ve ontolojik (hal/medeniyet sürecinin) yapı taşlarının da tek ve en muhkem adresini gösteriyor bize ve bütün insanlığa. Başka bir deyişle, insanın eşyayı kavramasında söz konusu olan üç temel yöntem, bizzat Sünnet-i Seniyye’de mündemiçtir. Bize düşen iş, esaslı bir fütuhât-ı medeniyye nazariyesine ve ameliyesine soyunarak bu meseleyi enine-boyuna belirginleştirip yola koyulmaktır. Yolculuğun başlayabilmesinin olmazsa olmaz şartı ise, Efendimiz’i, hem hâl hem de mahal olarak ontolojik bir varlık katına yükseltilme, her dâim O’nun “bizimle”, bizimse “O’nunla” bu hakikat yolculuğunda mesafe kat etme sa’y ve gayreti içinde olmamızdır. Sonraki yazıda bu üç temel hakikatin kilidinin anahtarının, neden ve nasıl nebevî anahtar olduğunu göstermeye çalışacağım. 

Yeni Şafak
 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.