Dosyalar
"Kur'an'a Deist İtirazlar"
 

Oryantalist Paradigmaya Taraf Olmak

Türkiye akademyasının iki miti oryantalizmde tecessüm etmektedir: Batılılık ve objektiflik iddiası. Söz konusu durum, Kur’ân tarihi hakkında ulemânın görüşlerine hiç başvurmadan tamamen oryantalist literatüre dayalı yazı kaleme alan bir kişinin bu tavrını objektiflik ve bağımsızlık arzusuyla izah etmesine neden olabilmektedir.

Objektiflik, modern çağın mitlerinden birisiydi. Hâlbuki geçtiğimiz son elli yıl, gözlemlerin dahi teori yüklü olduğunun kabulüne, hatta gözlemlendiğimiz şeye ona etki etmeden yaklaşamayacağımızın keşfine tanıklık etti. Olguların tespitinin onların yorumlanması gibi –aynı derecede olmamakla birlikte– sübjektif bir mahiyete sahip oluşu, bir bakıma akademik tevazuun da kapısını açabilirdi. Nitekim, İslâmî gelenek ilmin vehbî vechesine yaptığı vurguyla Hakikat’in kendisini bize bütünüyle vermediğini teslim etmişti. Fakat İslâmî gelenekle irtibatını koparan ve hâlâ zihinlerinde muasır medeniyetin karşılığı ‘Batı’ olan Türkiye akademisyenleri, modern bilimin mitlerini canlı tutmakta ısrar ediyor. Söz konusu durum esasen oryantalist literatürün etkinliğine de bir açıklama getiriyor. Zira Türkiye akademyasının iki miti oryantalizmde tecessüm etmektedir: Batılılık ve objektiflik iddiası. Söz konusu durum, Kur’ân tarihi hakkında ulemânın görüşlerine hiç başvurmadan tamamen oryantalist literatüre dayalı yazı kaleme alan bir kişinin bu tavrını objektiflik ve bağımsızlık arzusuyla izah etmesine neden olabilmektedir. Hâlbuki, oryantalistler de sanıldığının aksine çalışmalarını bir boşlukta yapmamakta ve bir geleneği tevârüs etme cihetinden Müslümanlarla benzer konumda yer almaktadırlar.

İslâm tarihini inşayı mümkün kılan kaynaklara yaklaşımlarında takip ettikleri ortak ilkeler ve ulaştıkları sonuçlar dikkate aldığında oryantalistler üç kısımda değerlendirilebilir: Kur’ân’ın otantikliğini de reddederek hicrî I. yüzyılı hakkında hiçbir şey söylenemeyecek bir döneme indirgeyen revizyonistler, Kur’ân’ın otantikliğini tartışmaya açmamakla birlikte I. yüzyıldan gelen haberlerin/hadislerin büyük kısmını uydurma kabul eden şüpheciler ve literatüre yönelik umûmî itimat veya şüpheden hareket etmeyen, her bir haberin tek tek analiz edilmesinden sonra karar verilmesini savunan ve kendi araştırmalarında nisbeten erken tarihlendirmeler yapan mutavassıtlar. Bununla birlikte, söz konusu üç grup, aynı rengin farklı tonları gibi düşünülerek aralarındaki süreklilik vurgulanmalı, mutavassıt oryantalistler de oryantalist paradigma içerisinde değerlendirmelidir. Peki aralarındaki mutavvasıtlara rağmen oryantalistlerin bir rengin farklı tonları şeklinde tavsîf edilmesine sebep olan sürekliliği ne mümkün kılmaktadır? Söz konusu sorunun cevabı, tevârüs ettikleri ilmî gelenektir ki Edward W. Said (1935-2003) bu durumu “Oryantalizm nihayetinde bir eser ve yazar alıntılama sistemidir” değerlendirmesiyle ifade etmiştir.

Söz konusu süreklilik nedeniyle 1973 yılında Uluslararası oryantalistler kongresinde kullanılmaması kararı alınmasına rağmen ‘oryantalist’ terimi ‘oryantalist paradigmayı takip eden kişi’ anlamında kullanılmaya devam edilmelidir.

Batı’da meselâ hadisle ilgili çalışmalar karşılaştırmalı olarak incelendiğinde söz konusu referans ağını tespit etmek hiç de güç değildir. Nitekim Batı’da hadis çalışmalarının kurucusu olarak kabul edilen Ignaz Goldziher’in (1850-1921), Muhammedanishe Studien’in ikinci cildinde, Aloys Sprenger’i (1813-1893) hadisi bilimsel olarak ele alan ilk kişi şeklinde nitelediği, Edward E. Salisbury (1814-1901), William Muir (1819-1905), C. Snouck Hurgronje (1857–1936) gibi oryantalistlere atıfta bulunduğu görülmektedir. Goldziher sonrası dönemde ise onun eserlerine atıf, oryantalistlerin eserlerinin temel bir özelliği hâline gelmiştir. Goldziher’in muasırları Hurgronje ve Theodor Nöldeke (1836-1930) kadar, müteakip nesilden David Samuel Margoliouth (1858–1940), Joseph Schacht (1902-1969) gibi oryantalistler Goldziher’in temel tezlerini kabul etmişler hatta şüphecilik cihetinden bu tezleri daha ileri noktalara taşımışlardır. Goldziher’in görüşlerini bir adım öteye taşımasına benzer şekilde Schacht’ın görüşleri de John Wansbrough (1928-2002) gibi revizyonistlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Netice itibariyle Goldziher’in hadisle ilgili görüşlerini içeren Muhammedanische Studien’ın ikinci cildinin yayımlanmasından yaklaşık yüzyıl sonra bugün tefsîr alanında çalışmalar yapan oryantalist Herbert Berg, “İslâm’ın ilk yılları hakkında kesin olarak neyi biliyoruz? Hiçbir şey” değerlendirmesini yapma noktasına gelmiştir. Bu bakımdan Kur’ân’ın otantikliğini reddeden John Wansbrough ve onun talebeleri Patrica Crone ve Michael Cook’u hiç olmazsa Goldziher’den itibaren oryantalist geleneğin takip ettiği seyir içerisinde değerlendirmek gerekir.

Şüpheciler ve onların uzantısı revizyonistlerden birçok konuda ayrılan mutavassıt oryantalistler ise formel anlamda hadisleri Hz. Peygamber’le ilişkilendirmeyerek, hadis literatürünün Hz. Peygamber’le irtibatını koparmak suretiyle oryantalizmin genel çerçevesinden çıkmamaktadırlar. Söz konusu oryantalistlerin yaklaşımı diğer oryantalistlere nispetle ılımlı bir noktada dursa da; fıkhî, ahlâkî ve kelâmî açıdan hadisleri bir asıl olmaktan çıkarması hasebiyle, İslâmî bakış açısından bir anlam ifade etmemektedir. Dolayısıyla, son tahlilde mutavassıt oryantalistlerin de oryantalist paradigmayı takip edenler arasında değerlendirilmesi gerekmektedir. Söz konusu süreklilik nedeniyle 1973 yılında Uluslar arası oryantalistler kongresinde kullanılmaması kararı alınmasına rağmen ‘oryantalist’ terimini ‘oryantalist paradigmayı takip eden kişi’ anlamında kullanmaya devam edilmelidir. Ayrıca, bilhassa Edward Said sonrası dönemde sömürgecilikle irtibatı nedeniyle olumsuz çağrışımlara yol açması neticesinde pejoratif bir mânâ edinen ‘oryantalist’ terimini kullanmayı terk etmenin, sömürgeciliğin oryantalizm üzerindeki izlerinin silinmesi anlamına gelmediği de unutulmamalıdır. Bu duruma örnek olmak üzere Batı’da İslâm hukuku alanında yaptıkları çalışmaları ile tanınan Wael b. Hallaq ve David Powers’ın aile vakıfları ile ilgili oryantalist literatür hakkındaki değerlendirmeleri hatırlanabilir. Hallaq ve Powers Fransa’nın, Cezayir topraklarını kendi çıkarları doğrultusunda mülk edinmesi ve ‘sömürmesi’nin önündeki en büyük engelin aile vakıfları olduğunu ve bu nedenle söz konusu vakıfların Kur’ân’a uygun olmadığını ispatlama görevinin Fransız oryantalistlere verildiğini ifade etmektedir. Asıl önemli nokta ise söz konusu Fransız oryantalistlerin aktarılan bağlamın ürünü olan çalışmalarının aile vakıfları konusunda Batı’da hâlâ temel kaynak kabul edilmesidir. Bu durumda akla şu soru gelmektedir: Kur’ân tarihi ile ilgili bir çalışmada ulemânın görüşlerine başvurmaksızın yalnız oryantalist literatürden hareket etme usûlünün, aile vakıfları alanındaki bir yazıda da takip edilmesi hâlinde objektiflikten söz etmek ne kadar mümkün olabilecektir?

Bir oryantalist, hadislerle meşgul olurken hadis sahîh mi sorusu ile değil, ‘bu hadis ne zaman uyduruldu’ sorusu ile araştırmasına başlar. Fakat asıl dikkat çeken nokta, bir oryantalistin yaptığı hadis tarihlendirmesinin Müslümanlar tarafından kabul edilmemesi bir tarafa diğer oryantalistler tarafından da benimsenmemesidir.

Birtakım müsellemât ve varsayımlardan hareket edenin, yalnızca Müslümanlar olmadığını görmek için Batı’da yapılan hadis tarihlendirmeleri etrafında yaşanan tartışmalara bakmak yeterlidir. ‘Tarihlendirme’, bir hadisin ne zaman ortaya çıktığını tespit etmek üzere oryantalistler tarafından geliştirilmiş bir kavramdır ve temelinde hadislerin tamamının ya da büyük çoğunluğunun uydurma olduğu fikri yatmaktadır. Bu nedenle bir oryantalist, hadislerle meşgul olurken hadis sahîh mi sorusu ile değil, ‘bu hadis ne zaman uyduruldu’ sorusu ile araştırmasına başlar. Fakat asıl dikkat çeken nokta, bir oryantalistin yaptığı hadis tarihlendirmesinin Müslümanlar tarafından kabul edilmemesi bir tarafa diğer oryantalistler tarafından da benimsenmemesidir. Söz konusu durumun somut örneğini görmek için sırasıyla tefsîr ve İslâm hukuku alanındaki çalışmaları ile tanınan oryantalistler Herbert Berg ve Harald Motzki’nin birbirlerine yazdıkları eleştirilere bir göz atmak dahi yeterli olacaktır. Zira bu tür bir karşılaştırma aynı tarihlendirme metodunun nasıl iki farklı şekilde uygulanabileceğini göstermektedir. Peki bilimsel bir metot uygulayan bir oryantalistin ulaştığı objektif ve somut sonuçlar nasıl olur da aynı metodu uygulayan diğer oryantalistleri ilzam edememektedir? Öyle ise başka bir âmil devrede olmalıdır ki bu âmil, her bir oryantalistin kendisinden hareket ettiği önkabullerdir. Söz konusu duruma, bizzat Harald Motzki şu sözleri ile işaret etmektedir:

Bir tarihlendirmenin güvenilir kabul edilip edilmeyeceği sadece uygulanan metotlara değil, aynı zamanda İslâm tarihinin erken dönemi hakkında oluşturduğumuz önkabullerimize dayanmaktadır.

Motzki’nin ifadelerinin de işaret ettiği üzere, ulaşılan sonuçlar ve varsayımlar/öncüller arasında kuvvetli bir irtibat bulunmaktadır. Başka bir deyişle, bir oryantalistin somut verilerle desteklendiğini düşündüğü sonuçların, söz konusu verilerden çıkarılabilecek yegâne sonuçlar mı olduğu sorusu varlığını muhafaza etmektedir. Her araştırmacı kendi tevârüs ettiği ilim geleneği ve/veya öncüller kümesinden hareketle verileri yorumlamakta, ortaya çıkabilen boşlukları doldurmakta hatta yeri geldiğinde kendi geleneği ile uyumlu olmayanları tevîl cihetine gitmektedir. Bu bakımdan öncüller hep orada ve mevcut olmaları bakımından kaçınılmaz; hatta gereklidir. Zira somut verilere yaklaşan kişinin genel bir perspektife ve mevkıfa sahip olması gerekir. Bir meseleye ister bir, isterse birçok cihetten yaklaşılsın kendisinden hareket edilecek bir başlangıç noktasının varlığı (paradigma) zarurîdir.

Muhammed Mustafa el-A‘zamî, İslâm’la ilgili yazan herkesin öncelikle Hz. Peygamber’in nübüvvetini kabul mü yoksa inkâr mı ettiğine karar vermesi gerektiğini vurgulamakta, onun peygamberliğini reddin, Allah Resûlü’nün hezeyânlara kapılmış birisi ya da yalancı olarak kabul edilmesine sebebiyet vereceğini belirtmektedir.

Oryantalist paradigma ve İslâmî paradigma arasındaki farklılığın nedeni olan öncüller/ilkeler aynı zamanda bir inanç meselesi de olabilmektedir. Muhammed Mustafa el-A‘zamî, İslâm’la ilgili yazan herkesin öncelikle Hz. Peygamber’in nübüvvetini kabul mü yoksa inkâr mı ettiğine karar vermesi gerektiğini vurgulamakta, onun peygamberliğini reddin, Allah Resûlü’nün hezeyânlara kapılmış birisi ya da yalancı olarak kabul edilmesine sebebiyet vereceğini belirtmektedir. Bilindiği üzere, Hz. Peygamber’in hezeyânlara kapılmış birisi olarak tavsîfi Orta Çağ’da Batı literatürüne egemendir. Bununla birlikte onun insanlığa getirdiği ve büyük bir medeniyet hamlesine neden olan birçok değeri takdir eden oryantalistlerin olduğu da görülmektedir. Fakat bu kişiler için dahi Hz. Peygamber’in bir yalancı olması kaçınılmazdır. Zira Hz. Peygamber Allah’ın Resûlü olduğunu ilân ederek tebliğde bulunmuştur. Dolayısıyla, onun peygamberliğini kabul etmeyen kişiler için eğer birtakım hezeyânları vahiy olarak yorumlamamışsa, o takdirde en hafif ifadesiyle peygamber olmadığı hâlde peygambermiş gibi davranan bir yalancı olması gerekmektedir. Bu bakımdan A‘zamî’nin ifadeleri ilk anda ne kadar sert görünse de esasen bir hakikati ifade etmektedir.

Hz. Peygamber’in nübüvvetini ve dolayısıyla İslâm dininin son din olduğunu inkâr etmek tarihî verileri/haberleri değerlendirirken de etkili olmaktadır. Bu noktada iki rivâyet grubu örnek olarak verilebilir: Gelecekten haber veren rivâyetler ve diğer din ve kültürlerdeki muadillerine benzer kurum ve düzenlemelere dair hadisler. Oryantalistler Hz. Peygamber’in gelecekten haber verme imkânını reddettikleri için bu tür haberleri herhangi bir araştırmaya ihtiyaç duymaksızın henüz başlangıçta reddetmektedir. Hâlbuki, vahiy alan bir Peygamber’in gelecekte vukû bulacak hâdiseler hakkında bilgi vermesi kıyamet ve ahiret inancı nedeniyle kaçınılmazdır. Bu nedenle Müslümanlar böyle haberlerle karşılaştıklarında onları araştırma yapmaksızın reddetmek yerine klâsik hadis usûlü kriterlerine göre sahîh olup olmadıklarını tespit etmeye çalışırlar. Yine, Hz. Peygamber’in nübüvvetini kabul etmeyen oryantalistler, diğer din ve kültürlerde yer alan uygulama ve kurumlara dair haberleri de söz konusu dinlerden yapılan alıntılara delil kabul ederler. Meselâ Schacht, tahâretle ilgili düzenlemelerin bütün detaylarıyla Yahudi hukukundan etkilendiği kanaatindedir. Söz konusu benzerlikleri, İslâm’ın ilâhî dinlerin son halkasını teşkil etmesi yani vahiyle açıklamak bir tarafa birçok oryantalistin aynı problemler karşısında birbirinden farklı bölgelerde yaşayan insanların benzer çözümler üretebileceği ihtimalini dahi dikkate almadıkları görülmektedir. Söz konusu tavır, yalnız vahyi dikkate almayan insan merkezli bir yaklaşımın değil, aynı zamanda Doğuluyu sürekli iktibas eden ve diğer kültürlere medyûn tasvîr eden hegemonik bir bakış açısının da neticesidir.

Netice itibariyle, Müslümanların literatüre yaklaşımlarının daha az akademik veya eleştirel olduğu, kaynakların tek muhtemel açıklamasının oryantalistler tarafından yapıldığı şeklindeki hegemonik dilin terk edilmesinin zamanı gelmiştir.

Hz. Peygamber’in nübüvvetinin kabul edilmemesinin tabiî neticesi, onun dindeki konumunu ve dolayısıyla ilk nesil üzerindeki inşâî etkisinin fark edilememesidir. Bu nedenle oryantalistler, selef ve ulemânın Müslümanlar nezdindeki itibarını da dikkate almamaktadırlar. Kaynaklara ve ulemâya şüpheyle yaklaşmalarının neticesinde ise metinlerde yer alan tashîf ve tahrîfleri her zaman kasıtlı ve bir amaca matuf kabul etmektedirler. Bu nedenle hadis metinlerinde görülen râvî tasarruflarını dikkatsizlik, ihmâl gibi nedenlerle açıklamak yerine hadisi bir amaç doğrultusunda tahrîf etmekle açıkladıkları görülmektedir. Bu bağlamda, David Powers’ın, Schacht’a yönelik sert eleştiriler karşısında “meslektaş ve seleflere yönelik çok genel ve temelsiz tenkitler yöneltmek tarihçilerin meşgul oldukları ilmî faaliyetleri ileri götürmeye katkı sağlamaz” şeklindeki değerlendirmesi akla gelmektedir. Powers’ın dile getirdiği kâidenin oryantalist literatürde, muâsır ve geçmişteki Müslüman ulemâya teşmîl edilmediği ise âşikârdır.

Netice itibariyle, Müslümanların literatüre yaklaşımlarının daha az akademik veya eleştirel olduğu, kaynakların tek muhtemel açıklamasının oryantalistler tarafından yapıldığı şeklindeki hegemonik dilin terk edilmesinin zamanı gelmiştir. Zira, meselenin sadece olgular üzerinden yürümediği, meselâ her ne kadar Christopher Melchert, Muhammed Mustafa el-A‘zamî’yi ‘dogmatik’ olarak tavsîf etse de Schacht’ın da en az A‘zamî kadar dogmatik olduğu ortadadır. Oryantalist doktrin, klâsik İslâmî paradigmadan daha az ideolojik değildir. Her iki tarafın da birtakım varsayım ve önkabullerden hareket ettiği, doğruluğunu ispat etmek zorunda hissetmedikleri müsellemâtlarının mevcudiyeti, unutulmamalıdır. Wael b. Hallaq’ın işaret ettiği üzere tarihçiler genellikle varsayımlarının kendi görüşlerini ve tasvîrlerini ne kadar etkilediğini fark edememektedir ve bu da tarihî inşâları gittikçe daha da kurgusal hâle getirmektedir. “Aksi ispat edilene kadar hadisler otantik kabul edilemez” ilkesinden hareket eden oryantalistler, “Güvenilir bilgiye ulaşmak için kaynaklar nasıl kullanılmalıdır?” sorusuna değil, söz konusu kaynakların güvenilmezliğini göstermeye odaklanmaktadır. Söz konusu yaklaşımın, ulaşılacak sonuçları ne kadar etkilediğini görmek için ise oryantalizmle, bir internet sitesinden yapılan alıntılardan hareketle Kur’ân tarihi yazmaya teşebbüs etme düzeyinin ötesinde bir irtibat kurmak gerekmektedir. Bağımsız bir yaklaşımın imkânı bir tarafa bırakılırsa, en azından bilimsel ahlâk bunu gerektirir.

 

* Bu yazı, Hukukî İçerikli Merfû Hadisler Bağlamında Müşterek Râvî Teorisi ve Tenkidi başlıklı doktora tezinin “Klâsik İslâmî Paradigma ve Oryantalist Paradigma” adlı birinci bölümü esas alınarak hazırlanmıştır.

Bu yazı Sonpeygamber.info için kaleme alınmıştır.
 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.