Sonpeygamber.info
Röportajlar
 

Quraishy: Karikatür Krizi Planlı Bir Provokasyondu

Image

Avrupa Irkçılıkla Mücadele Kurumu Başkanı Baishy Quraishy Danimarka'da başlayan karikatür krizi süreci ve Avrupa'da artan İslam karşıtı hareketler hakkındaki sorularımızı yanıtladı. Günümüzün önemli aktivistlerinden olan Quraishy, karikatürlerin yayımlanmasıyla başlayan süreçte yaşananların birden ortaya çıkmadığı ve bunun planlanmış bir provokasyon olduğu görüşünü vurguladı.

-Avrupa'daki medyanın ve sivil toplum örgütlerinin Karikatür Krizi'ne tepki verme şekillerinde bir farklılık var mıydı? Özel olarak, bunun bir ifade özgürlüğü meselesi mi yoksa kutsal olana saygı meselesi mi olduğuna dair anlayışta bir farklılık var mıydı?

-Öncelikle belirtmek isterim ki bu karikatürler birden ortaya çıkmadı; bunları ortaya çıkaran ortam çok öncelerden oluşmuştu. Siyasi tartışmalar, medyadaki tartışmalar ve sokaktaki adam uzun yıllardır İslam karşıtı bir retorik geliştirmekteydi. Karikatürleri yayınlayan gazete de, yaptığı İslam karşıtı işlerle tanınan bir gazetedir. Bunu yapan herhangi bir kişi değildi, bilakis son derece İslam karşıtı olan bir gazete ve bu gazetenin benim gözümde tam bir "deli" olan editörüydü.


Her seferinde kullandıkları argüman şuydu; "Danimarka'da ifade özgürlüğü vardır." Bu, duyabileceğiniz en büyük yalan, zira Danimarka'da veyahut da başka bir Avrupa ülkesinde ifade özgürlüğü yok.

Bu, çok iyi planlanan bir provokasyon gibiydi. O zamanlar canımı sıkan bir konu da şuydu; karikatürlerin yayınladığı gün karikatürlerin altında Müslümanların demokratik bir toplumda yaşadıklarını ve aşağılanmayı, küçük düşürülmeyi ve hor görülmeyi öğrenmeleri gerektiğini belirten bir yazı bulunuyordu. Eğer iddia edildiği şekilde karikatürlerin amacı Müslümanların topluma entegre olmalarını sağlamaksa, insanları entegre etmenin yolu bu mudur? Onları hor görmek ve aşağılamak mıdır? Sizin çıkış noktanız bu mudur? Bu süreç, benim gözümde iyi planlanmış bir provokasyondur.

ImageİFADE ÖZGÜRLÜĞÜ BÜYÜK BİR YALAN

-Gazete kendini yalanlamış oluyor. Kimseyi aşağılamadıklarını iddia etmişlerdi.

-Böyle diyorlar ama "aşağılamak" sözcüğünü kullanıyorlar. İkinci husus da şu; Müslüman cemaati hem gazete ile hem de hükümet ile diyalog kurmak için mümkün olan her yolu denedi, ama onlar bu diyaloga yanaşmadılar. Müslüman elçi o dönemki Başbakan Rasmussen ile görüşmek istedi fakat o bunu reddetti.

Her seferinde kullandıkları argüman şuydu; "Danimarka'da ifade özgürlüğü vardır." Bu, duyabileceğiniz en büyük yalan, zira Danimarka'da veyahut da başka bir Avrupa ülkesinde ifade özgürlüğü yok. Danimarka'da eğer ben size ırkçı dersem beni mahkemeye çıkartabilirsiniz ve bu nedenle hapse atılabilirim. Kraliçeyi aşağılayamazsınız; Danimarka'da nefret söylemine karşı bir yasa bulunmaktadır. Tüm kanunlar karşısında, tüm bu ayrımlar karşısında nasıl mutlak bir ifade özgürlüğümüz olduğu iddia edilebilir ki? Ayrıca ifade özgürlüğü anayasada kısıtlanmıştır. Anayasada şöyle der, "sorumluluk dâhilinde ifade özgürlüğü" - hakkında yazdığınız topluluğa ve gruba karşı olan sorumluluk.

Buna inanmayabilirsiniz, fakat eğer Danimarkalı politikacılara ya da Danimarka hükümetine karşı bir şey söylersem onlar ensemde biter ve şöyle derler, "Bunu söylemeye nasıl cesaret edersin?" O halde benim ifade özgürlüğüme ne oldu? Bugün Avrupa'daki ifade özgürlüğü sadece beyaz Hıristiyanlar için geçerli, başkası için değil. Bu, benim düşünceme göre yanlış bir şey. İfade özgürlüğü ya herkes için geçerli olmalıdır ya da hiç kimse için geçerli olmamalıdır. Bu, ifade özgürlüğünün kötüye kullanımıdır. Çok saygı duyulan eski bir dışişleri bakanı şöyle demişti, "Tamam, bu insanların ifade özgürlüğü var; düşüncelerini açıklama hakları var. Ancak, bunu açıklamak zorunda değiller."

AVRUPA'NIN EN BÜYÜK SORUNU KİBİR

-Peki, bu bağlamda sizin düşüncenize göre Avrupa'daki en ciddi sorun nedir? İfade özgürlüğünün kötüye kullanımı mı yoksa önyargı mı?

-Bence Avrupa'daki en büyük sorun kibir. Bir siyasetçi olarak zamanında kolonilere sahip oldukları için, birçok Avrupa ülkesinin halen kendilerinin diğerlerine karşı üstün olduklarına inandıklarını düşünüyorum. Kendilerinin diğer insanlara karşı üstün olduklarına gönülden inanıyorlar. Bu zihniyete, bu koloni kökenli düşünceye sahip oldukları sürece durum iyiye gitmeyecektir. Sorun toplumdan kaynaklanmıyor; sorun gücü elinde bulunduranlardan kaynaklanıyor. En nihayetinde, gücü elinde bulunduranlar Avrupalı siyasetçiler ve medya. Benim hiçbir gücüm yok. Bu güç dengesi bozuk olduğu sürece istedikleri şeyleri söyleyebilirler ve yaptıkları şey de bu.

Bizim aktivistlere ihtiyacımız var. İnsanların İslam dininin sadece namaz ve oruçtan ibaret olmadığını, aynı zamanda bir ekonomik sistem ve adalet sistemi olduğunu fark etmeleri için İslam'ın ruhu hakkında ve İslam'ın kendileri için ne anlam ifade ettiği hakkında konuşacak insanlara ihtiyacımız var.

DEMOKRASİ DEĞİL ÇOĞUNLUĞUN DİKTATÖRLÜĞÜ

-İsviçre'deki son gelişmeler hakkında ne düşünüyorsunuz? Demokrasi hakkı demokrasinin kendisi tarafından kötüye kullanılıyor gibi görünüyor.

-Ben buna çoğunluğun diktatörlüğü diyorum. Durum şu; Avrupa'daki insanlar demokrasinin temel kuralının herkesin eşit haklara sahip olması olduğunu unutuyorlar. Kültürel haklar, sosyal haklar, ekonomik haklar ve dini haklar... İnsanlar bu haklara saygı göstermeli. Eğer azınlıkların haklarına saygı göstermezseniz, bu nasıl bir demokrasidir? Gerçek bir demokraside bu tür kanunlar asla yürürlüğe girmez. İkinci husus da şu; bugünün siyasetçileri seçimleri kaybetmekten o kadar korkuyorlar ki dört seneden fazla ileriye bakmıyorlar. İşte bu yüzden İsviçre'deki ana akım partiler sessiz kalıyor ve sağ kanat partiye bir şey demiyorlar. Şikâyeti başlatan sağ kanat partiydi. Bunu ana akım parti başlatmadı, fakat bunun olmasına izin verdiler. Bu siyasi çıkardır ve bir de biz istediğimizi söyleyebiliriz ve azınlıklar da bunu kabul etmek zorunda diyen bir kibir mevcut. Bu zihniyet var olduğu sürece, bu durum devam edecektir. Birkaç yıl içerisinde camilerin olmaması gerektiğini söyleyen bir kanun da geçireceklerdir. Ne yapacağız? Parlamentoda oy hakları var ve bunu yapabilirler.

-Tüm bu olumsuz gelişmelerin dışında bir eğilim de mevcut. Örneğin, Danimarka'da İslam hakkında meraklı olan bir grup insan ve Müslüman olan bir grup insan bulunuyor. Bir taraftan halen büyük bir İslam korkusu varken bunu nasıl açıklayabiliriz?

-Bu insanların müdahil olmalarının iki nedeni var. İlk neden şu; insanlar bir dinin saldırıya uğradığını fark ettiklerinde o dine karşı ilgi duyuyorlar. Sorun nedir? Neden insanlar bu dine saldırıyor? Bilmemiz gereken başka şeyler var mı? Bu dini incelemeye başladıklarında kendi kararlarını veriyorlar. İkinci husus ise; bugün İslam'ı seçen kişilerin çoğu genç insanlar. Avrupa'daki yaşam tarzı onlara çok geniş bir özgürlük sunuyor ve onlar bazen bu özgürlüğü nasıl kullanacaklarını bilmiyorlar. Hayatlarında bir yapıya ihtiyaç duyuyorlar. İslam ile karşılaştıklarında İslam'ı çok yapılanmış bir din olarak görüyorlar ve bu onları çekiyor. İşte bu yüzden İslam genç insanlar arasında çok popüler.

Güç kaybetmekten korkan Kilise, vergi mükelleflerini kaybetmek istemeyen krallar ve siyasi akımlar İslam karşıtlığı düşüncesini başlattı. Bunun doğal bir tepki olup olmadığını bilemem, ancak bu tepki çok nahoş bir şekilde gösterildi. Hz. Muhammed (sav)'in itibarını sarsmak ve böylece İslam'ı gözden düşürmek için doğrudan O'na saldırdılar.

MÜSLÜMAN AKTİVİSTLERE İHTİYAÇ VAR

-İslam'a yönelik ilgideki bu artış bu süreci etkileyecek midir?

-Çok uzun vadede bunun etkisi olacaktır. İslam'a geçenlerin sayısı o kadar fazla değil. Ayrıca İslam'a yeni geçenler ya çok dindar oluyorlar ya da çok münzevi oluyorlar. Bizim aktivistlere ihtiyacımız var. İnsanların İslam dininin sadece namaz ve oruçtan ibaret olmadığını, aynı zamanda bir ekonomik sistem ve adalet sistemi olduğunu fark etmeleri için İslam'ın ruhu hakkında ve İslam'ın kendileri için ne anlam ifade ettiği hakkında konuşacak insanlara ihtiyacımız var. İslam dininde insanların bilmediği birçok şey var. Genç insanların İslam'ı seçmesi olumlu bir şey, ancak bunun etkili olacağını beklememeliyiz.

Müslüman sivil toplum örgütlerinden ya da işe yarayan bir şeyler yapabilecek Müslüman aktivistlerden oluşan bir kuruluş oluşturmak daha iyi olacaktır.

-İslamofobi kavramına gelmek istiyorum. Bu kavramın çok öncelere dayandığını söylüyorsunuz. İslamofobi kelimesi o zamanlar da kullanılıyor muydu?

-İslamofobi yeni bir sözcük. Birleşik Krallık'taki Runnymead kuruluşu İslamofobi hakkında bir rapor yayınlamıştı. Ancak, İslam karşıtı propaganda kavramı çok eskilere dayanıyor. Ben buna İslam'ın şeytanlaştırılması adını veriyorum. Bu, İslam'ın başlangıcından itibaren ortaya çıktı. Güç kaybetmekten korkan Kilise, vergi mükelleflerini kaybetmek istemeyen krallar ve siyasi akımlar İslam karşıtlığı düşüncesini başlattı. Bunun doğal bir tepki olup olmadığını bilemem, ancak bu tepki çok nahoş bir şekilde gösterildi ve bu tepkinin amacı taraflardan birinin bir argüman sunması, diğer tarafın da bir argüman sunması ve bu argümanların meseleyi halletmesi değildi. Hz. Muhammed (sav)'in itibarını sarsmak ve böylece İslam'ı gözden düşürmek için doğrudan O'na saldırdılar.

-İslam karşıtı nefret kelimesini kullanıyorsunuz. Şunu da sormak istiyorum; İslamofobi terimini kullanmanın kavramın kendisini meşru kıldığını belirten bazı eleştirmenler var. Bu nedenle, eğer İslamofobi kavramının üzerinde çok durursak, bu durum gerginliğe ve daha fazla çatışmaya neden olur mu?

-Evet. Fakat baş ağrınız olduğunda ve doktora gittiğinizde ona dersiniz? Bağ ağrınız olduğunu söylersiniz. Bacağınızın ağrıdığını söylemezsiniz. Adını ne koyarsanız koyun, İslam karşıtı nefret gerçek bir olgudur. Müslümanların barışçıl bir yüzleşmeden korkmamaları gerektiğini düşünüyorum. Yüzleşme çoğunlukla daha iyi bir anlayışla sonuçlanır. Benim düşünceme göre sessiz kalmak daha kötüdür. İslam karşıtı duygular, İslam karşıtı retorik ve 11 Eylül hakkındaki tartışmaların Avrupalılarda Avrupa'daki Müslümanların varlığı hakkında bir farkındalık oluşturduğunu da düşünüyorum ve bu bağlamda bu farkındalık iyi bir şey. Bunun olumsuz şekilde değil olumlu şekilde yapıldığını umuyorum. Çinli bir siyasetçi şöyle demişti, "Fareyi yakaladığı sürece kedinin beyaz ya da siyah olması önemli değildir." Bu bağlamda fareyi yakalamak insanların barış içinde yaşaması anlamına geliyor; kimse kimseyi aşağılamıyor ve kimse kendini diğerlerinden üstün görmüyor. Bu bizim için de geçerli. Müslümanlar Avrupa kültürü hakkında kötü şeyler söylememeliler. Huzurlu ve saygın bir şekilde yaşamama izin verildiği sürece ne yaptığınızla ilgili bir sorunum yok. Ben bir haçlı değilim; ben bir kültür elçisi değilim. Aynısını yapmaya beni zorlamadıkları sürece istedikleri şeyi yapabilirler. Fakat aynı hakları ve aynı saygıyı isterim. Aynı görevleri yerine getiriyorum; neden aynı haklara sahip olmayayım ki? İstediğim şey bu. Bana göre demokrasinin anlamı budur.

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.