Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Taif Kuşatması

Oraya sözün en güzelini paylaşmak ve insanlığın kardeşliğine dair sorumluluğu hatırlatmak için gelmişti Hz. Muhammed. Çıkarcı sınıfın kalbi mühürlüydü; insanlığını unutmuş saldırganlara, henüz hayat üzerine çok az fikri ve tecrübesi olan gençlerle çocuklara ulaşsaydı ya sözü! Rabb’inden başka sığınacağı kimsesi olmayan bir Nebi olarak O’na sığındı.
Huneyn ve Evtas’ta yaşadıkları mağlubiyetin ardından Sakifliler yurtları olan Taif’e sığındılar. Malik bin Avf’ın komutası altında, cahili düzeni korumak için yeniden örgütlendiklerinin haberleri geliyordu. Havazin ve Sakiflilerin Müslümanlara saldırmasında Malik bin Avf’ın kışkırtıcı söylemleri büyük rol oynamıştı. Malik yönetimindeki müşriklerin savaş hazırlığı içinde olduğuna dair haberler karşısında Müslümanlar seyirci kalmak istemediler. Peygamberimiz önderliğindeki ordu, Huneyn Gazvesi’nden elde edilen ganimetleri Ci’rane Mevkii’nde bırakarak yola çıktı. Taif’e vardıklarında askerler şehrin etrafında karargâh kurmaya başladı. Sakifliler teslim olmayacaklarını bildirdiler. Bunun üzerine kuşatma başladı. Müslümanlar surlara yakın oldukları için Taiflilerin yağdırdıkları okların altında şehit düşenler ve yaralananlar oluyordu. Bunun üzerine siperler ok menzilinin dışına çıkarıldı.

Taif şehrini kuşatma yolculuğu Peygamberimizde hüzünlü hatıraları canlandırmış olmalı. “Taif Bağları’nda Muhammed (sav)” başlıklı yazımda ele aldığım üzere, bu şehre seneler önce ve çok zor bir zamanda halkı İslam’a davet etmek için gelmiş, ancak iyi karşılanmamıştı.

Taif, Mekke’den yüz yedi kilometre ötede yer alan Sakif kabilesinin yurdu. Hicretten iki yıl önce, 620 yılı içinde Peygamberimiz bu yolu bir rivayete göre Zeyd bin Harise’yle birlikte yürüyerek gidip gelmişti; yalnız yürüdüğüne dair rivayetler de var. Yürümeyi tercihi bazı yorumlarda, Mekke oligarşisinin başka bir şehri merkez kılacağına dair endişesini depreştirmeme gibi bir amaçla ilişkilendirilir. Peygamberimiz iki gün süren yolculuğun ardından Taif’e vardığında akrabalığı olan üç başkanla görüştü. Halka tebliğ yapmadan önce yöredeki herhangi bir başkandan korunma hakkı ve izni alması gerekiyordu çünkü. Ne var ki başkanlardan biri sert ve kaba davrandı, diğer ikisi ise alaylı bir dille karşıladı ve her üçü de en kısa zamanda şehirden ayrılmasını istediler. Şehirde bu şartlar altında on gün kalarak tebliğ yapmayı sürdürdü. Başkanlardan –Mekke seçkinlerinin göstereceği tepki nedeniyle- şehre geliş sebebi olan tebliğ görevinden kimseye söz etmemelerini rica etmişti, ancak karşılık bulmadı bu ricası. Tersine başkanlar şehrin serserilerini ve çocuklarını üzerine saldırttılar. Bu saldırgan güruh kendisini ve Zeyd’i ısrarla takip ederek taşlıyorlardı. Peygamberimizin ayakları atılan taşlarla yaralandı, öyle ki yürümekte zorlandığı için yer yer oturmak zorunda kalıyordu. Çoğunluğunu köle ve serserilerden oluşturduğu güruh oturmasına izin vermiyor, zorla ayağa kaldırarak yaralı ayaklarına taş atmaya devam ediyordu. Zeyd bütün varlığıyla ona siper olmaya çalışıyordu, ancak onun da başı yarıldı atılan bir taşla.

Çocukların ve gençlerin vahşeti, öfkesi, acımasızlığı üzüntüsünü kat kat artırmıştı Peygamberimizin. Serseriler küçük bir çıkar için insanlık haysiyetini hatırlatan sözlere kulak tıkıyorlardı. Cahili bir düzen zalim ve bencil bir sınıfa hizmet ediyor, bu düzenin kötülük ettiği, zayıf bıraktığı yoksul ve düşkünler ise ya korkuları ya da sıradan çıkarları yüzünden bu sınıfın zulümlerine aracılık ediyorlardı.

Oraya sözün en güzelini paylaşmak ve insanlığın kardeşliğine dair sorumluluğu hatırlatmak için gelmişti Hz. Muhammed. Çıkarcı sınıfın kalbi mühürlüydü; insanlığını unutmuş saldırganlara, henüz hayat üzerine çok az fikri ve tecrübesi olan gençlerle çocuklara ulaşsaydı ya sözü! Rabb’inden başka sığınacağı kimsesi olmayan bir Nebi olarak O’na sığındı.

Sonraları Hz. Ayşe ona Uhud’dan daha zor bir gün yaşayıp yaşamadığını sorduğunda Taif gezisinin daha ağır geldiğini söyleyecekti. Taifli başkanlar onu dinleme nezaketini bile göstermemiş, tersine bir an önce şehirlerinden ayrılması için zora başvurmuş, böylelikle şehirlerinin bir Medine ufku geliştirmesini engellemişlerdi. Cahiliye karanlığını ortadan kaldırmak için indirilen vahye sağır kalmakla yetinmemiş, Allah Rasûlü’nün düşmanlarına yardım etmiş veya bizzat karşısına çıkmışlardı.

Taşların yaraladığı ayaklarından kanlar akmaya devam ediyordu. Zeyd kan revan içindeydi. En yakında bulunan bir bağa sığınıp bir asma kütüğünün gölgesine oturdular. Peygamberimizin uzak akrabaları olan bağın sahipleri Utbe ve Şeybe de oradaydı; saldırganları uzaklaştırdılar. Peygamberimiz olanları düşündüğünde yalnızlık hissi arttı. Hüzün Senesi’nin olayları geçti aklından. “Ya Rabbi, güç ve kuvvetimin zayıflığıyla, çare ve imkânlarımın kısıtlılığıyla, insanların gözünde ifade ettiğim kişiliğimin önemsizliğiyle sana sığınıyorum, ey merhametlilerin merhametlisi!” diye münacatta bulunmaya başladı: “Sen sıkıntıya ve zulme uğrayanların Rabbisin. Sen benim Rabbimsin. Beni kimlere emanet ediyorsun? Sert ve kaba muamele gösteren bir yabancıya mı? Yoksa davamda bana üstün kılacağın bir düşmana mı? Senin katından bana bir gazap ve öfke olmadığı sürece, bu başıma gelenlere hiç aldırmayıp katlanırım. Ama senin katından gelecek bir himaye her zaman çok daha hoştur. Senin cemal-i ilahinin nurundan himaye talep ediyorum. O öyle bir nurdur ki inecek gazabın ya da benim başıma inebilecek öfkene karşı karanlıkları aydınlığa boğar ve hem bu fani dünyadaki hem de ahretteki işleri düzene sokar.  Sen hoşnut oluncaya dek (benim tarafımdan) yapılacak tevbelere layıksın, kuvvet ve kudret ancak sendendir.” (İbni Hişam, s. 280)

Ne yeniklik hali ne öfke ne kibir ne düşkünlük… Duasından etkilenip kendisine bir salkım gönderen bağın sahiplerini, üzümü gönderen Ninovalı köleyle aralarında geçen konuşmayı, bu konuşmanın ardından kölenin hidayete ermesini, kölelerinin hidayete erdiğini fark eden bağ sahiplerinin duyduğu rahatsızlığı hatırlamış olmalıydı, ordusuyla Taif’i kuşatırken.

Bağdan ayrılıp en kıymetli insanlarını kendinden uzaklaştıran şehre, Mekke’ye yürümeye başlamışlardı. Zeyd, karşılaştığı baskılara ve çirkin muamelelere rağmen hâlâ nasıl Mekke’ye dönebildiğine şaşırıyordu Peygamberimizin. “Ey Zeyd, Allah şu gördüğün durumdan bizi kurtaracak bir yolu mutlaka açacaktır” diye izah etmişti dönüş sebebini.

Tâif’ten dönüşte de Peygamberimizin Mekke’ye güven içinde girebilmesi için Kureyşli bir hami bulması gerekiyordu. Başvurduğu birçok kişi talebini geri çevirdi. Nihayet Kureyş’in kollarından Nevfeloğulları’nın reisi Mut‘im b. Adî talebini kabul etti ve Mut’im’in himayesi altında Mekke’ye girebildi.

Sonraları Hz. Ayşe ona 'Uhud’dan daha zor bir gün yaşayıp yaşamadığını' sorduğunda 'Taif gezisinin daha ağır geldiğini' söyleyecekti. Taifli başkanlar onu dinleme nezaketini bile göstermemiş, tersine bir an önce şehirlerinden ayrılması için zora başvurmuş, böylelikle şehirlerinin bir Medine ufku geliştirmesini engellemişlerdi. Cahiliye karanlığını ortadan kaldırmak için indirilen vahye sağır kalmakla yetinmemiş, Allah Rasûlü’nün düşmanlarına yardım etmiş veya bizzat karşısına çıkmışlardı. Konuşma cesaretinden yoksunluk veya dinleme korkusu kuşkusuz, kibir tutulması kadar değer yargılarına güvensizliğin de göstergesiydi.

Şiddetle geri çevrildiği bu tebliğ yolculuğundan on yıl sonra, bu kez kuşatma için gelmişti Taif’e Peygamberimiz. Gelirken yol üzerinde bulunan Liyye’nin Buhratürrügā mevkiine, ustalığını üstlendiği bir mescid inşa etmiş, Malik bin Avf’a ait bir köşkü ise yıktırmıştı. Taif’e güneydoğu tarafından on kilometre uzakta bulunan Livye’den ayrılıp Nahb üzerinden şehre ulaşmıştı. 

Taif kuşatması rivayetlere göre on beş gün veya bir ay sürdü. Taiflilerin kaleleri müstahkem, savunma taktikleri güçlüydü. Peygamberimiz ilk kez mancınıktan yararlandı. Kaleye giriş çıkışları engellemek için dikenli çalılar yerleştirdi surların etrafına.  Kimi askerler kale duvarlarını oymaya yarayan bir savaş aleti olan debbabeyle surlara yakınlaşmayı başardı. Ancak Taifliler onları üstlerine ateşte kızdırılmış demirler atarak debbabeden çıkmaya zorladılar. Ok yağmuru ve kızgın demirler yüzünden surlara yakınlaşan sahabeler arasında yaralanan ve şehit edilenler oldu. Peygamberimiz Sakifliler’i teslim olmaya mecbur etmek için, az bulunur üzümleriyle ünlü Taif bağlarını tahrip etme kararı aldı. Bunu öğrenen Sakifliler, Allah rızası için ve akrabalık bağları hatırına kararından vazgeçmesi doğrultusunda ricada bulundular. Peygamberimiz de “Allah rızası ve akrabalık bağları hatırına” bağların tahribi kararından vazgeçti. Peygamberimizin kuşatma konusunda başka bir taktiği ise kaleden çıkıp da Müslümanlara sığınan kölelere özgürlüklerinin bağışlanacağının ilanıydı. Bunun üzerine yirmi veya kırk kadar köle kaleden çıkıp Müslümanlara katıldı.  Sakifliler daha sonra Müslüman olduktan sonra bu köleleri geri istediğinde Peygamberimiz bu isteği reddetti. Bu köleler Allah’ın kendilerine özgürlük verdiği kimselerdi.

Ordu dönüş için hazırlanıyorken sahabeler Peygamberimize, “Ya Rasûlullah, Sakif’in okları bizi yaktı, onlara beddua et” dediler. Peygamberimiz ise “Allah’ım, Sakif’e doğru yolu göster” diye dua etti. Bu sözleri onun Taif’i kan dökerek fethetmek istemediği ve Taiflilerin İslam’ı kabul edeceği umudunu taşıdığı şeklinde yorumlanmıştır.

Bir ay süren kuşatmanın ardından bir ilerleme sağlanamayınca, kimi sahabelerle istişarenin ardından Peygamberimiz kuşatmayı kaldırma kararı aldı. Ordu mensuplarıyla istişaresinde öne çıkan görüş şehrin fethine kadar kuşatmanın sürmesi yönündeydi, ancak bilahare Peygamberimizin yaklaşımı kabul gördü. Dar sınırlar içinde gerçekleşen savaşta nispeten az bir kayıp yaşandı.  

Ordu dönüş için hazırlanıyorken sahabeler Peygamberimize, “Ya Rasûlullah, Sakif’in okları bizi yaktı, onlara beddua et” dediler. Peygamberimiz ise “Allah’ım, Sakif’e doğru yolu göster” diye dua etti. Bu sözleri onun Taif’i kan dökerek fethetmek istemediği ve Taiflilerin İslam’ı kabul edeceği umudunu taşıdığı şeklinde yorumlanmıştır.

Sakifli esirleri serbest bıraktıktan sonra Peygamberimiz Malik b. Avf’a, Müslüman olduğu takdirde kendisine ve ailesine ait olan malların yanı sıra yüz deve bağışlayacağını bildirdi. Bunun üzerine Malik b. Avf Peygamberimizin huzuruna gelip İslamiyet’i kabul etti. Daha sonra da bölgesindeki Müslümanlara yönetici olarak tayin edildi. Gelgelelim çok geçmeden bölge halkı Malik’in baskıcı tutumundan şikâyetçi olmaya başladılar. Aynı dönemde Taif’in ileri gelenlerinden Urve b. Mesud Medine’ye gelerek İslam’ı kabul etmiş ve Peygamberimizden Taif halkına yönelik tebliğde bulunma izni almıştı. Ne yazık ki Urve tebliğde bulunduğu bir sırada öldürüldü.

Urve’nin öldürülmesi ve Malik’in baskısının oluşturduğu rahatsızlıklar, bunların yanı sıra Mekke pazarının kaybedilmesi, Taif’in ileri gelenlerini Medine’ye bir heyet göndermeye sevk etti. Mescidi Nebevi’nin kenarında kurulan çadırlarda ağırlanan bu heyet, namazdan ve zekâttan muaf tutulmaları, Lât’a dokunulmaması, Taif’in kutsal belde ilan edilmesi, içki ve faize izin verilmesi gibi şartlarla İslam’ı kabul edebileceklerini belirttiler. Hz. Peygamber ise onları bir süre zekâttan ve cihattan muaf tutmayı kabul etti. İçlerinde en genç ve İslami meseleler konusunda diğerlerine göre daha ilgili olduğu izlenimi veren Osman b. Ebü’l-Âs’ı Tâif’e vali olarak atadı. Daha sonra eğitim ve tebliğ için Taif’e öğretmenler gönderildi. Yaygın çok eşliliğin İslami kurallara uygun getirilmesi yönünde talimat verildi.

Muhammed Hamidullah’a göre, Peygamberimiz Taif’in “kutsal belde” ilan edilmesiyle ilgili talebi, farklı bir yorum getirerek kabul etmiştir. Milli bir park olarak tespiti, şehrin tabii güzelliklerinin korunmasını sağlayabilirdi.  Şehir Peygamberimizin sağlığında sürgün yeri olarak kullanıldı. Hz. Ömer döneminde Taif vergi konusunda Arabistan’daki diğer şehirlerle eşit konuma getirilecekti.  

Taif Peygamberimizin tebliğini şiddetle geri çeviren şehirdi, on yıl sonra yeniden dile getirdi bastırılan cümlelerini. Lât’ın bulunduğu mevkide bir mescit yapılmasını istemişti, bu da gerçekleşti. Taif kuşatması sırasında karargâh ve mescit olarak kullandığı yerde Taifliler daha sonra bir mescit yaptırdılar. (Peygamberimiz kuşatma boyunca namazları zevceleri Ümmü Seleme ve Zeyneb bint Cahş için kurdurduğu iki çadırın arasında kıldırmıştı.)


*Bu yazıdaki bilgiler üç kaynağa dayanıyor:

1-Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi

2-Muhammed Gazali, Fıkhu’s Sire-Resulullah’ın Hayatı

3-http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=390445

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.

Cihan Aktaş

1960 Refahiye-Erzincan doğumlu. Beşikdüzü Öğretmen Lisesi’ni (1978) ve İstanbul DGSA Mimarlık Yüksek Okulu’nu (1982) bitirdi. Mimar, basın danışmanı, gazeteci ve okutman olarak çalıştı. Roman ve öykü kitapları yanı sıra kadın, kamusallık, sanat ve siyaset etrafında araştırma ve denemelerden oluşan kitaplar yayımladı. 1995’te Türkiye Yazarlar Birliği, 1997’de Gençlik Dergisi tarafından ‘Yılın Hikâyecisi’, 2002’de TYB tarafından yılın romancısı olarak ödüllendirildi. 2009’da “Kusursuz Piknik” isimli hikâye kitabı ESKADER tarafından yılın hikâye kitabı ödülünü kazandı. 2015’de Bursa 15. Edebiyat Günleri Ahmet Hamdi Tanpınar Ödülü’ne layık bulundu. Hâlihazırda www.dunyabulteni.net, www.sonpeygamber.info siteleri ve Gerçek Hayat dergisinde yazıyor.  Eyüp Sinema Akademisi’nde sinema kültürü dersleri veriyor. Kitapları: İnceleme-Araştırma: Hz. Fatıma (1984), Hz. Zeynep (1985), Sömürü Odağında Kadın (1985), Veda Hutbesi (1985, 1992), Sistem İçinde Kadın  (1988), Tanzimat’tan Günümüze Kılık Kıyafet ve İktidar I (1989, 1990, 2006), Tesettür ve Toplum/Başörtülü Öğrencilerin Toplumsal Kökeni (1991, 1993, 1995, 1997), Modernizmin Evsizliği ve Ailenin Gerekliliği (1992), Mahremiyetin Tükenişi (1995), Şark’ın Şiiri-İran Sineması (1998, 2005), Bacı’dan Bayan’a/İslamcı Kadınların Kamusal Alan Tecrübesi (2001, 2003, 2005), Dünün Devrimcileri Bugünün Reformistleri- İran’da Siyasal, Sosyal ve Kültürel Değişim (2004, 2005),  Türban’ın Yeniden İcadı (2006), Bir Hayat Tarzı Eleştirisi İslamcılık (2007), Yakın Yabancı (2008) , Kardeşliğin Dili (2010), İktidar Parantezi: Kadın Dil Kimlik (2011), İslamcılık/Eksik Olan Artık Başka Bir Şey (12014), Şehir Tutulması (2015). Hikâye: Üç İhtilal Çocuğu (1991), Son Büyülü Günler (1995), Acı Çekmiş Yüzünde (1996), Azizenin Son Günü-Azerbaycan Hikâyeleri (1997, 2006), Suya Düşen Dantel (1999), Ağzı Var Dili Yok Şehrazat (2001, 2005), Halama Benzediğim İçin (2003), Duvarsız Odalar (2005), Kusursuz Piknik (2009), Ayak İzlerinde Uğultu (2013), Kızım Olsaydın Bilirdin (2015). Roman: Bana Uzun Mektuplar Yaz (2002, 2003, 2005, 2010), Seni Dinleyen Biri (2007), Sınıra Yakın (2013). 

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin