Dosyalar Tanıklar Hamidullah'ı Anlatıyor Türkiyede bulunduğu uzun yıllar boyunca Muhammed Hamidullah sayısız dersler ve konferanslar vermiş; bu vesileyle kendisini tanıma imkanı bulan pek çok öğrencisi ve seveni çeşitli yayınlarda onun hakkındaki kanaat ve... http://www.sonpeygamber.info/taniklar-hamidullah-i-anlatiyor http://www.sonpeygamber.info/files/5464-kak.jpg

Tanıklar Hamidullah'ı Anlatıyor

Türkiye'de bulunduğu uzun yıllar boyunca Muhammed Hamidullah  sayısız dersler ve konferanslar vermiş; bu vesileyle kendisini tanıma imkanı bulan pek çok öğrencisi ve seveni çeşitli yayınlarda onun hakkındaki kanaat ve gözlemlerini aktarmıştır. Bunlar arasından ilim ve edebiyat dünyasından önemli isimlerin görüşlerini sizler için seçtik.

“Bir sohbetinde anlatmıştı. Bir kiliseye, İslam’ın ibadetlerini anlatmak için davet edilmiş, konuşma bittiğinde –sanırım- ikindinin vakti daralmış, namaz kılmak için uygun bir yer sormuş, göstermişler, hemen namaza durmuş, selam verdiğinde bir de bakmış ki, birçok rahibe onun arkasında, yaptıklarını yaparak ibadete katılmışlar.”

O ibadetini hiç terk etmezdi. Şu olay bu gerçeğin canlı şahidlerinden biridir. Bir arife gecesi Fransa'da trenle yolculuk yapmak zorunda kalmıştır. Sabah namazını trende kılmıştır. Tren bir istasyona gelir ve bir müddet bekler. Aktarma olacaktır. Güneş doğmuştur. Bayram namazı vakti girmiştir. Birçok kişi garda rötarlı trenden dolayı beklemektedir. Hoca seferî olmasına rağmen boşu boşuna beklemek yerine bayram namazını kılmak ister. Ama nasıl? Civarda ne cami, ne mescit, ne de cemaat vardır. Hemen oradaki kalabalığın duyacağı şekilde bir ezan okur. Kalabalıktan bazı kişiler gelir, ezanı dinler ve sonra niçin ezan okunduğunu sorarlar. Hoca da Müslümanları toplanmak için der. Garda boşu boşuna bekleyeceğimize bayram namazı kılalım. Haydi tuvaletlerdeki musluklardan abdestinizi alın gelin, sizi bekliyorum der. Küçük bir kalabalık toplanır. Cemaat olurlar, hoca onlara garın bir köşesinde yere serilen gazetelerin üzerinde topluca bayram namazını kıldırır. Hutbeyi de ayakta okumuştur.

ImageProf. Dr. Hayrettin Karaman: Hamidullah Hoca'ya göre ilmin, araştırmanın, yeni yeni şeyler öğrenmenin sonu yoktur. "Hz. Peygamber'in hayatıyla 55 sene uğraştığını, araştırdığını hala da yeni yeni bilgilerle karşılaştığını" söylemiştir.

Bir sohbetinde anlatmıştı. Bir kiliseye, İslam'ın ibadetlerini anlatmak için davet edilmiş, konuşma bittiğinde -sanırım- ikindnin vakti daralmış, namaz kılmak için uygun bir yer sormuş, göstermişler, hemen namaza durmuş, selam verdiğinde bir de bakmış ki, birçok rahibe onun arkasında, yaptıklarını yaparak ibadete katılmışlar. (1)

Prof. Dr. Ali Osman Koçkuzu: Evet, 1930'lu yıllar... Hamidullah Bey Taif'e gitmek istemiş. O zamanlar Taif, Hicaz Devleti'nin askerî bölgesi imiş. İzin yazısı  almış, fakat aylar geçmiş ve haber yok. Bir hemşehrisi: "İzin bekleme, git, orada çalışmanı yap, engel olmazlar!" tavsiyesinde bulununca hoca rahmetli Taif yolunu tutmuş. Çok ibtidaî şartlarda araştırmalar yapmış, aylarca kalmış, işini görmüş, Mekke veya Medine'deki yerine dönmüş. Evine postadan gelmiş bir mektupta şu ifade yer almaktaymış: Taif askerî bölgedir, oraya gitmeniz için malesef izin verilmemektedir!"(2)

ImageMustafa Kutlu: Kadim dostum İsmail Kara'nın naklettiğine göre hadise şöyle cereyan ediyor. Karla karışık yağmurun İstanbul'u zaptettiği bir gün. Hani insan kendisini bir an önce evine, sıcacık soba başına atmak ister ya, işte öyle. O yıllarda Sultanahmet-Beyazıt hattı henüz trafiğe açık, açık olmasına ya, o havada o sıkışıklıkta o arabalar saatte ancak on metre gidebiliyor.

Bir  eski Pleymouth veya Doudge, her neyse o koca taksilerden biri, tam da Çemberlitaş'ın dibinde arıza yapmış.

(...) İsmail elindeki (her zaman kitap dolu) çantasını yere indirerek şoföre: "Dayan hemşerim itelim" diye sesleniyor. Şoför memnun, bir eli direksiyonda omzuyla abanıyor arabaya.

Bir, iki...ı...ıh...Mübarek sanki gavur ölüsü, kıpırdamıyor. Derken o hengamede İsmail'in kaportaya uzanan kollarının yanına pırasa sapı kadar ince, zayıflıktan, yaşlılıktan damarları fırlamış iki kol daha uzanıyor.

Ey bu kolun sahibi, yahu sen bu kollarla arabayı itsen ne olacak, itmesen ne olacak.

İsmail, "Kim acaba?" diye şöyle bir dönüp bakıyor. Kim dersiniz?

Kırçıl sakalı, numaralı gözlükler ardında gülen gözleri, pembeleşmiş yanaklarıyla büyük İslam âlimi Muhammed Hamidullah.

O yıllarda İstanbul'da bulunuyor ve İsmail'in tanıdığı bir sima.

"Siz belki inanmakta zorlanacaksınız ama, Hoca arabaya el atınca, o koca alamet yürüdü" diyor İsmail. (3)

“20:00 haberlerinde Muhammed Hamidullah hocanın bir gün önce ABD'de vefat ettiğini ve haberin sunulduğu sıralarda defnedilmekte olduğunu duyunca içimden dünyaya ait bir telin daha kalbimin bazı bölgelerini derinden yırtarak, sızlatarak koptuğunu hissettim. Âlem, teli kırılmış, imamesi savrulmuş bir tesbih, şirazesi dağılmış bir eski yazma mecmua gibi oluverdi.”

Prof. Dr. M. Said Hatipoğlu: Rahmetli hocamız, kitaplar dolusu bir evde çalışıyordu. İslamiyet'i Batılılara ve muhacir Müslümanlara öğretme gayretindeydi. Bu yolda pek mühim kitab ve makaleler yazıyordu. Bunların yanı sıra, kendi örneklik hayatıyla pek çok hayatı kurtardığı da oluyordu. Mesela, onun elinden Müslüman olma şerefini kazanmış pek çok Katolik rahibe bile vardır. Bana, her hafta beş-on Fransızın Müslüman olduğunu müjdelemişlerdi de, bu ihtida şerefindeki en büyük katkının kimde olduğuna hiç temas etmemişlerdi. Merak edip sordum: "Bunların hidayetinde fıkıh kitabiyatının rolü var mı?" Cevabı "hayır" oldu. Başlıca kaynakları tasavvuf imiş. Paris'te bilhassa gençliğin dinden soğuması neticesinde kiliseler boşalmaya başlamıştı. Rahmetli hoca ön ayak olur, bu durumdaki kiliseleri satın aldırır ve oraları mescid haline getirirdi. Ona hürmet göstermeyen kimse yoktu.  (4)

 

ImageProf. Dr. M. Orhan Okay: Bulunduğu her memlekette her çeşit mecliste hiç kimsenin onun varlığından zerre kadar incinmiş olduğunu zannetmiyorum.(5)

ImageProf. Dr. İsmail Kara: 20:00 haberlerinde Muhammed Hamidullah hocanın bir gün önce ABD'de vefat ettiğini ve haberin sunulduğu sıralarda defnedilmekte olduğunu duyunca içimden dünyaya ait bir telin daha kalbimin bazı bölgelerini derinden yırtarak, sızlatarak koptuğunu hissettim. Âlem, teli kırılmış, imamesi savrulmuş bir teşbih, şirazesi dağılmış bir eski yazma mecmua gibi oluverdi. Ve bir terkedilmişlik: "Göçtü kervan kaldık dağlar hasında..." İlme, Efendimiz'in hayatına ve fıkıh, tarih başta olmak üzere İslâm ilim-kültür-medeniyet hazinelerini keşfe adanmış 95 yıllık uzun ve mütevazı ve dahi münzevi bir ömür, geriye birkaç bin sayfaya bâliğ olan onlarca kitap, yüzlerce makale, amel defterine ve uzayın bilmem hangi yerlerine kayıtlı bir o kadar konferans, sohbet, ilmî müzakere bırakarak maddeten tükendi. (6)

ImageAli Bulaç: Araplar onun için "kütüphane köstebeği" derlerdi. Bildiği 12 dilin, ama özellikle Arapça'nın imkanlarını kullanarak en eski vesikaları bulur, yerli yerinde kullanır, hukukçu zihniyle anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir çerçeveye oturturdu. Hukukçu olması hasebiyle "akli düşünme" mecburiyetinde olduğunu söylemekle beraber, bazı olayların sadece akılla izah edilemeyecek nitelikte olduğunu unutmadığını da söylerdi. Ona göre Müslüman tüccar ve sufîlerin Uzak Asya'yı Müslümanlaştırmaları sadece akıl ve aklın araçlarıyla izah edilemezdi.

Fransa'dayken, onu evinde ziyaret etmek istedim. Cuma günü mutad olduğu üzere Paris Camii'ne gelmeyince ikamet ettiği eve gitmek icap etti. Kapıda bizi orta yaşlı bir Fransız hanım karşıladı. Ona "Muhammed Hamidullah isminde yaşlı bir Müslüman âlimin burada ikamet edip etmediğini" sorduğumuzda heyecanlanarak " O sadece bir âlim değil, bir azizdir" dedi.

Kendi dini kültürü içinden Fransız komşusuna göre Hamidullah Hoca bir "aziz" idi.(7)

“Muhammed Hamidullah (…) sanıyorum hayatta olsaydı, kendisine ‘İslam âlimi’ diye hitap edilseydi, tevazuundan dolayı yüzü kızaracak, mahcup olacak, hatta tepki bile verecekti.”

Prof. Dr. Yusuf Ziya Kavakçı: Elif harfi gibiydi; zayıftı, uzundu ve takım elbisesi ve kravatıyla çok şık görünürdü.

ImageRasim Özdenören: (Cağaloğlu Sipahi Palas Otel'de Hamidullah Hoca'yı ziyareti esnasında bizzat kendisini de şahit olduğu bir olayı resepsiyon görevlisinin ifadesiyle anlatır) "Bazı öyle müşterilerimiz olur ki, adam kaşınsa resepsiyonu arar, bizden mutlaka bir şeyler ister, istediğini götürürüz, onu beğenmez, iade eder, adamın basit bir işi için saatlerce uğraşmak zorunda kalırız. Hamidullah Hoca'ya gelince, ona da mutlaka biz hizmet etmek isteriz, fakat bunca yıllar boyunca Hoca, bizden bir tek hizmet teklifinde bulunmadı. Bazı geceler onun sessizce merdivenden aşağıya indiğini görürüz. Dışarıya çıkacakmışcasına muntazam biçimde giyinmiş olur. Biz onu dışarı çıkacak sanırken, o resepsiyona yaklaşır ve " Lütfen bir bardak su içebilir miyim?" diye sorar. Biz de ona "Hocam bunun için bir telefonunuz yeterliydi, niye buraya kadar zahmet ettiniz, no'lur böyle şeyler için siz yorulmayın, bizi arayın" deriz, ama nafile... Hoca her defasında bu dört kat merdiveni inip çıkar ve suyunu içtikten sonra bizi teşekkürlere boğarak merdiveni tırmanarak odasına çekilir."(8)  

Hamidullah muhtemelen 1950'li yılların ortalarında İstanbul'a gelen ve İslam Hukuku ve ilgili alanlarda ders vermeye başlayan ve Batı'da pek çok deneyim ve referans sahibi olan ilk Müslüman akademisyen olma fırsatını yakalayan kişidir.

Kuran Hafızı Hamidullah çok özel bir insandı; İlim ve İslami Çalışmalar konusunda bir aslan gibi yaşadı ve bir aslan gibi aramızdan ayrıldı. Hiçbir şeye boyun eğmedi, inancından, bilgisinden ve akademik özgürlüğünden asla ödün vermedi.

Onda araştırma ve inceleme tutkusu vardı; herhangi bir dilde bir şey söylemek veya yazmak istediğinde yaptığı alıntıları görmek ve göstermek isterdi. Kendini işine verir ve konuya, arkadaşlarına, geçmiş ulemaya sadık kalırdı. Mektuplara cevap verme konusunda şaşırtıcı derecede hızlıydı. Mektupları konu ile ilgili olarak kısa ve özdü. Bir keresinde genç  ilim adamları adayı olarak bir araştırma vakfı açma konusundaki hayalimizi paylaşıp dünyanın dört bir yanından Müslüman alimlere mektup yazmayı ve onları davet edip bizlere ders vermelerini istemeyi düşündüğümüzü kendisine söylediğimizde, bize bu alimlerin kaç tanesinin mektuplara cevap vereceğini sordu. Daha sonra hiç kimse ile mektup aracılığı ile iletişime geçilemeyeceğine dair acı gerçeği öğrendik. Muhammed Hamidullah, ümmetin muzdarip olduğu bu kötü alışkanlıklardan uzaktı. O, buluşulacak yere daima vaktinden biraz erken gelir, asla geç kalmazdı. Hiç çay ve kahve içmezdi; çok az yerdi; tercihen biraz pilav ve yoğurt ile belki de çok az et yerdi ki bu et muhtemelen tavuk eti olurdu. Öğün aralarında bir şeyler yiyen ve içen bir kişi değildi. Onun günde üç-dört öğün yediğini sanmıyorum. Hamidullah'ın yüzündeki tatlı gülümsemesi ve ceylan bakışlı gözleri daima öğrencileri ve arkadaşları tarafından hatırlanacak.

Ali Haydar Haksal: Muhammed Hamidullah (...) sanıyorum hayatta olsaydı, kendisine "İslam âlimi" diye hitap edilseydi, tevazuundan dolayı yüzü kızaracak, mahcup olacak, hatta tepki bile verecekti. (9)


1) Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Bir Varmış Bir Yokmuş, İz yayınları, 2008, cilt: 1,  s. 383

2) Muhammed Hamidullah`ın Kişiliği ve Araştırmaları Üzerine Ali Osman Koçkuzu İle; Hadis Tetkikleri Dergisi, sayı: 7, 2004, s.157. Prof. Dr. Zekeriya Güler`in Prof. Dr. Ali Osman Koçkuzu ile yaptığı röportajdan.

3) Âlim, Ârif, Zâhid, Zarif Bir Bilge Adam Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, Beyan Yayınları, tarihsiz.

4) İslamiyât Kitabiyât Bülteni, sayı 5, Ekim-Aralık 2002, s. 5. Prof. Dr. Mehmet Görmez`in Prof. Dr. M. Said Hatipoğlu ile yaptığı röportajdan.

5) Âlim, Ârif, Zâhid, Zarif Bir Bilge Adam Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, Beyan Yayınları, tarihsiz.

6) Gurub Etti Güneş, Dünya Karardı...

7) Âlim, Ârif, Zâhid, Zarif Bir Bilge Adam Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, Beyan Yayınları, tarihsiz.

8) Âlim, Ârif, Zâhid, Zarif Bir Bilge Adam Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, Beyan Yayınları, tarihsiz.

9) Âlim, Ârif, Zâhid, Zarif Bir Bilge Adam Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, Beyan Yayınları, tarihsiz.

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.