Sonpeygamber.info
 

Tebük Zaferi; Mucize ya da Cehd


 
Aşırı sıcak kıtlığa yol açmıştı Medine’de o günlerde, üstelik hurmalar da olgunlaşmak üzereydi, hasat mevsimi yaklaşmıştı; böyleyken savaş hazırlığını başlattı. O güne kadar gittiği yerleri saklı tutmuşken ilk kez hedefini açıkça dile getiriyordu. Rumların ordusu geniş, güçlü ve donanımlıydı. Fakat bu savaştan geri durmak, İslam’ın güç karşısında doğduğu topraklara çekilmesi anlamına gelecekti. Zor şartlar altında hazırlanmaya başlayan bu ordu tarihe “Ceyşu’l-Usreti” yani “Zorlukların Ordusu” olarak geçecekti. 
İslâm-Bizans ilişkileri, Peygamberimizin’in (sav) Hicri 7. yılın muharrem ayında Bizans İmparatoru Heraklius’a İslâm’a davet mektubu göndermesi ve onun da elçiye güzel muamelede bulunup elçiyi hediyelerle uğurlamasıyla dostane başlamıştı. Ancak Hicri 8. yılın başında (M. 629) Bizans’a bağlı Busra valisine İslam’a davet mektubu götüren Hâris b. Umeyr el-Ezdî’nin Gassanlılar tarafından topraklarında öldürülmesi, İslam ve Hıristiyanlık arasındaki ilişkilerin geleceğine telafisi ağır bir gölge düşürmüş oldu. Gassanlılara karşı 8 Eylül 629’da gerçekleştirilen Mûte Savaşı’ndan itibaren, Sâsânîler’e karşı önemli zaferler kazanarak yayılmayı sürdüren Heraklius’un ani bir saldırısından endişe ediliyordu. Vâkıdî Müslümanların bu dönemde en çok Rumlar’dan çekindiklerini kaydetmiştir.  
 
Suriye’den Medine’ye gelen Nabatî tüccarların verdiği haberlere göre Heraklius Medine’ye saldırmak için hazırlık yapıyordu ve Hristiyan Arap kabilelerinden destek alan öncü birlikleri Arap çölü sınırındaki Belkā’ya ulaşmıştı.  
 
Haddizatında Rumlar Şam, Irak, Mısır ve bağlantılı havalide yaşayan halklara kuvvet zoruyla hükmediyorlardı. Bu halklarla tabii, gönüllü, rızaya dayalı bir ilişki oluşturmayı gerekli görmüyorlardı. Böyle bir ilişki oluşturacak dinamiklerden de yoksunlardı gerçi. İslam’ın hâkimiyetleri alanında bulunan toplumlarda bulduğu olumlu karşılığa tek çare olarak şiddete ve yasağa başvuruyorlardı. Büyük Roma Kilisesi’nin geniş nüfuz alanını İslami tebliğe kapatması, bu nüfuz alanındaki halklara büyük haksızlıktı. Muhammed Gazali’nin ifadesiyle, “Kilise basit fer’i konularda dahi kendisine muhalefet eden bir görüşe asla tahammül etmiyordu.” Dolayısıyla, doğrudan kendi temsilcilerinin meşruiyetini sorgulayan İslam’ın tebliğini hâkimiyetinin zayıf düşeceği korkusuyla yasaklama yolunu tutuyordu. Allah ile kul arasına kimsenin girmesine izin vermeyen, insanı kendi fiilleri konusunda sorumlu tutan, Hz. İsa ve annesi Meryem’den saygılı bir dille söz eden İslamiyet, kiliseye söylemlerindeki yetersizliği hatırlatıyordu. İktidarlarını tehdit eden bu yetersizliğin sebepleriyle yüzleşmektense İslam’la savaşmayı seçtiler. Müslümanların güneye geri döndürülmesi, sınır kapılardan sızma olmaması, çan seslerinin müezzinin sesini duyulmaz hale getirmesi için önlemler almaya başladılar. 
 
630 senesi yazının en sıcak günlerinde Peygamberimiz Rumların savaş hazırlıklarından haberdar oldu. Aşırı sıcak kıtlığa yol açmıştı Medine’de o günlerde, üstelik hurmalar da olgunlaşmak üzereydi, hasat mevsimi yaklaşmıştı; böyleyken savaş hazırlığını başlattı. O güne kadar gittiği yerleri saklı tutmuşken ilk kez hedefini açıkça dile getiriyordu. Rumların ordusu daha önce karşılaşılan ordulara göre çok daha geniş, güçlü ve donanımlıydı. Fakat bu savaştan geri durmak, İslam’ın güç karşısında doğduğu topraklara çekilmesi anlamına gelecekti. Zor şartlar altında hazırlanmaya başlayan bu ordu tarihe “Ceyşu’l-Usreti” yani “Zorlukların Ordusu” olarak geçecekti. 
 
Peygamberimizin Tebük Savaşı’na, Tevbe Suresi’nde yer alan, inkârcılarla mücadeleye en yakınındakilerle başlatılmasıyla ilgili ayet üzerine karar verdiği de belirtilir. Bizanslılar yakın bir bölgede oturuyorlardı ve Ehli Kitap idiler. 
 
Kur’an’da “sâatü’l-usre” (güçlük zamanı) şeklinde anılan (et-Tevbe 9/117)bu savaşa ilişkin ayetler, Müslümanların daha önce katıldıkları savaşlarda inen ayetlere göre çok daha ayrıntılı ve uzundur. Müslümanlar, bu savaşa katılmaya teşvik eden, katılmadıkları takdirde yaşanacaklar üzerine düşündüren ayetlerin yanı sıra münafıklık sebebi olacak hâl ve tutumlar konusunda uyarıldılar. (Tevbe 38-39)  
 
Heraklius’un Müslümanlara savaş açtığına dair haber hâlâ Mekke’nin fethinin yol açtığı bozgun hissinin etkisi altında olan münafık Arapları umutlandırdı. Münafıklar açısından Bizans, dönemin kendisine savaş açılması düşünülemeyecek süper gücüydü. Bizans’la aralarında çıkacak bir savaşta Müslümanların kazanmasını mümkün görmüyorlardı. Büyük bir hevesle İslamiyet’in sonunun geldiğine inanmak istediler. Seksen civarında münafık çeşitli bahanelerle sefere katılmama izni aldı. Yalan haberler uydurarak Müslümanları bu savaşa katılmaktan vazgeçirmeye çalıştı kimileri. Münafıkların faaliyet merkezine dönüştüğü öğrenilen Süheylim adındaki bir Yahudi’nin evi Peygamberimizin emriyle yakıldı. Ordu harekete hazırlanırken kimisi “Rum kadınları yüzünden fitneye düşme korkusu” gibi bahanelerle geri durdu katılmaktan. 
 
Kur’an’da “sâatü’l-usre” (güçlük zamanı) şeklinde anılan bu savaşa ilişkin ayetler, Müslümanların daha önce katıldıkları savaşlarda inen ayetlere göre çok daha ayrıntılı ve uzundur. Müslümanlar, bu savaşa katılmaya teşvik eden, katılmadıkları takdirde yaşanacaklar üzerine düşündüren ayetlerin yanı sıra münafıklık sebebi olacak hâl ve tutumlar konusunda uyarıldılar. 
Yakıcı sıcak, kendi içinde çatışma yaşayanları savaştan geri kalmaya zorluyordu. Aynı yakıcı sıcak Müslümanların önlerindeki savaşa daha kapsamlı tedbirlerle hazırlanması sonucunu da veriyordu gerçi. Peygamberimizin daha önceki seferlerine göre çok daha büyük, savaşçı sayısının otuz bine ulaştığı bir ordu oluşmuştu hazırlıkların sonunda. Binek olarak 10 bin at, 12 bin deve vardı. Birçok Müslüman, önde gelen sahabeler,  mal varlığını esirgemeden sundu bu savaş hazırlığı için. Kadınlar ziynet eşyalarını verdiler. Hz. Osman’ın cömertliğiyle herkesi geride bıraktığı kaydediliyor. Gönüllü yardımların dışında Peygamberimiz Arabistan’ın dört bucağında görevli vali ve memurlardan elleri altındaki devlet hazinesinde ne varsa göndermelerini istedi.

Tebük seferi yaşanan ve şahit olunan ibretli sahnelerle ve çok zor şartlar altında gerçekleşti. Binek sıkıntısı yüzünden, Tevbe Suresi’nin ayetlerinde atıfta bulunulan yedi Müslüman, orduya katılamayıp, gözyaşları içinde geri döndü. Haklarında inen ayet üzerine üç sahabe tarafından binek temin edilince de katıldılar sefere. Birçok münafık sefere ganimet arzusuyla katıldı. Geçerli bir mazeretleri olmadığı halde sefere katılmayan Müslümanlardan çoğunluğu daha sonra orduya yetişti. 
 
Peygamberimiz vekil olarak Hz. Ali’yi bırakmıştı yerine, kimi rivayetlerde Hz. Ali’nin vekilliğinin Ehli Beyt’le sınırlı olduğu, Peygamberimizin umumi vekil olarak Muhammed b. Mesleme’yi atadığı belirtilir. Medine’de kalması dedikodulara yol açınca Hz. Ali tezlikle yola düşüp Cürf denilen mevkide orduya yetişti. Ne var ki Rasûl-i Ekrem, “Sen bana göre Mûsâ’ya nisbetle Hârûn’un konumunda olmayı istemez misin; ancak benden sonra peygamber gelmeyecektir” diyerek Hz. Ali’yi Medine’ye geri gönderdi. 
 
İmam Ahmed’in Tevbe Suresinin 117. ayetini tefsirinde şu notlar yer alıyor: Tebük savaşında iki veya üç kişi aynı deveye nöbetleşe biniyorlardı. Şiddetli sıcakta susuzluk çekiyorlardı, yiyecek ve giyecekleri de yetersizdi. Abdullah b. Abbas’ın rivayetine göre, Hz. Ömer karargâh kurdukları yerde (muhtemelen Seniyyetülvedâ’da) susuzluktan artık öleceklerini sandıklarını dile getirmişti. Daha sonra Hz. Peygamberin duası üzerine yağan yağmur ferahlattı askerleri. Kimisi bunu mucizeye yordu, kimisi ise “sadece bir buluttu” dedi. 
 
Münafıkların lideri Abdullah b. Übey adamlarıyla Müslümanları takip edip bir tepede ayrı bir ordugâha yerleşmişti. Onların yenileceğinden emin bir ruh haliyle Medine’ye döndü. 
 
Yolda giderken Semud kavminin yurdu olan Hicr bölgesinde mola verilmesini istedi Peygamberimiz. Hayat eseri olmayan bu yer, gazaba uğrayanların günahları üzerine düşünmeye sevk eden kalıntılarla doluydu, Peygamberimiz savaşçılara, Allah’ın gazabına uğrayan bu beldedeki kuyudan su içmemeleri, abdest almamaları talimatını verdi ve devesini hızla sürerek oradan uzaklaştı. Su ihtiyacını karargâhtan uzakta, Sâlih Peygamberin devesinin su içtiği kuyudan karşılayabileceklerini belirtmişti; ayrıca gece şiddetli bir fırtına çıkacaktı, bu nedenle herkes devesini sıkı bir şekilde bağlamalı, kimse yanında arkadaşı olmadan karargâh dışına çıkmamalıydı. Bu talimatlara uymayan iki kişiden biri boğulma tehlikesi geçirdi; diğerinin ise fırtınanın oluşturduğu hortumla Tay kabilesinin yaşadığı bölgedeki dağlara kadar sürüklendiği kaydedilir.
 
Hicr bölgesinde Peygamberimiz Salih’in kavminin mucize beklentisi nedeniyle kendilerini felakete sürüklediğini de anlattı ve yol arkadaşlarını “Mucize istemeyin” diye uyardı. Salih’in kavmi mucize beklentileri üzerine kendilerine gönderilen deveyi kesmişlerdi. Mucizeyi ummuyor, bu taleple Allah’ı ve Elçisini zor duruma düşüreceklerini sanıyorlardı. Peygamberimiz müminleri “mucize isteği” konusunda uyarırken, bu beklentinin onları normal bir hayat yaşamaktan alıkoyacağına dair kaygılarını da açıklamış oldu. Mucizeye karşılık gelen olay şimdi bu seferde, Rumların, yakıcı sıcaklarda bütün mahrumiyetlerine rağmen ilerlemeye devam eden Müslümanların karşısına çıkamayıp sınırlarına çekilmesinde aranmalıydı. Mucizeye karşılık gelen şey, Peygamberimizin gönlünden geçtiği gibi toplulukların savaşa değil barışa yönelmeleriydi.
 
Diplomatik girişimlerle birçok antlaşma imzalandı Tebük’te. Yakıcı sıcaklarda ve büyük bir mahrumiyet içinde gerçekleşen gazve, askeri ve siyasi açılardan dönüm noktası oluşturabilecek önemde bir zaferle sonuçlandı.  Müslümanlar, komşu devletlere karşı sınırlarını koruma konusunda kararlı olduklarını göstermişlerdi.
Peygamberimiz ve ordusu uzun ve yorucu bir yolculuğun ardından Tebük’e vardılar. Tebük’te üç haftaya yakın bir süre kaldılar ama ne Bizanslılar’dan ne de onları destekleyen Araplardan bir eser yoktu etrafta. Gözcülerin verdiği haberlere göre Bizanslılar çölün arkalarında bir yerde gizlenmişlerdi ve meydana çıkmaya niyetli görünmüyordu. Hz. Peygamber Tebük’te Heraklius’a cizye ayetinin de eklendiği bir mektup göndererek (yeniden) İslam’a davet etti; hiç olmazsa tebaasının Müslümanlığı seçmesine karşı çıkmamasını, onları cezalandırmamasını istedi. Heraklius’un, Müslüman elçinin öldürülmesinini izleyen dönemde İslam hükümetini yatıştırmaya çalıştığı ihtimalinden söz eder Muhammed Hamidullah. Çünkü Peygamberimize bir miktar altın para göndermiş, Peyamberimiz de bu parayı diplomatik bir hediye değil bir savaş ganimeti olarak görüp askerlerine dağıtmıştı. 
 
Diplomatik girişimlerle birçok antlaşma imzalandı Tebük’te. Dört bir yana askeri birliklerin gönderilmesini takiben Dûmetu’l-Cendel, Makna, Eyle Limanı, Cerbe’den ve Ezrûh gibi geniş bir alanı kapsayan yerleşimlerden ordugâha gelen heyetler Peygamberimize tabi olduklarını bildirdiler. Şam üzerine yürüyüp yürümeme konusunda istişarenin ardından neticede Medine’ye dönülmesine karar verildi. Yakıcı sıcaklarda ve büyük bir mahrumiyet içinde gerçekleşen gazve, askeri ve siyasi açılardan dönüm noktası oluşturabilecek önemde bir zaferle sonuçlandı. Müslümanlar, komşu devletlere karşı sınırlarını koruma konusunda kararlı olduklarını göstermişlerdi.
 
Tebük dönüşünde, bir grup münafığın kendisine suikast düzenlemeye hazırlandığını fark eden Peygamberimiz, tezlikle Huzeyfe b. Yemân’ı bu kişilerle ilgili bilgilendirerek üzerlerine gönderdi. Huzeyfe’nin geldiğini gören münafıklar kaçarak askerin arasına karıştılar. (et-Tevbe 9/74). Samhudî, Peyamberimiz Medine ile Tebük arasında seferiler için 16 civarında küçük mescit inşa ettirdiğini aktarıyor. Sefer yolu üzerinde, Zûevan’da konakladığı sırada kimi münafıklar Hz. Peygamber’in yanına gelerek orada inşa ettikleri mescide davet ettiler. Hz. Peygamber Tebük’e giderken yol üstünde bu mescidi görmüş ve dönüşte, orada namaz kılacağını belirtmişti. Sözünü tutmaya hazırlanıyordu ki, inen ayetlerle bu mescidi yapanların niyetini fark edip geri durdu ve Kur’an’da  “Mescid-i Dırâr” diye anılan bu yapıyı yıktırdı. Hamidullah’ın da altını çizdiği gibi, Tebük seferi, hem siyasal hem de toplumsal dilin inşasında önemli bir aşama anlamına geliyor, genç İslam Devleti açısından.
 
Peygamberimiz Medine’ye yaklaşırken, “Medine’de sizinle her sefere çıkmış ve sizin gittiğiniz her vadiye sizinle gitmiş olanlar var” diye buyurdu sefer arkadaşlarına. Bu zarif hatırlatmayla da, zaferle dönen güçlükler ve sıkıntılar ordusunun fedakâr kahramanları arasında kimilerinin geride kalanlara karşı kırıcı bir tutum izlemesinin önünü almış oldu. Büyük zorluklarla süren bir imtihanı tamamlayıp da esenliğe erişmenin güzel duygularıyla girdi Medine’ye Müslümanlar.

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.

Cihan Aktaş

1960 Refahiye-Erzincan doğumlu. Beşikdüzü Öğretmen Lisesi’ni (1978) ve İstanbul DGSA Mimarlık Yüksek Okulu’nu (1982) bitirdi. Mimar, basın danışmanı, gazeteci ve okutman olarak çalıştı. Roman ve öykü kitapları yanı sıra kadın, kamusallık, sanat ve siyaset etrafında araştırma ve denemelerden oluşan kitaplar yayımladı. 1995’te Türkiye Yazarlar Birliği, 1997’de Gençlik Dergisi tarafından ‘Yılın Hikâyecisi’, 2002’de TYB tarafından yılın romancısı olarak ödüllendirildi. 2009’da “Kusursuz Piknik” isimli hikâye kitabı ESKADER tarafından yılın hikâye kitabı ödülünü kazandı. 2015’de Bursa 15. Edebiyat Günleri Ahmet Hamdi Tanpınar Ödülü’ne layık bulundu. Hâlihazırda www.dunyabulteni.net, www.sonpeygamber.info siteleri ve Gerçek Hayat dergisinde yazıyor.  Eyüp Sinema Akademisi’nde sinema kültürü dersleri veriyor. Kitapları: İnceleme-Araştırma: Hz. Fatıma (1984), Hz. Zeynep (1985), Sömürü Odağında Kadın (1985), Veda Hutbesi (1985, 1992), Sistem İçinde Kadın  (1988), Tanzimat’tan Günümüze Kılık Kıyafet ve İktidar I (1989, 1990, 2006), Tesettür ve Toplum/Başörtülü Öğrencilerin Toplumsal Kökeni (1991, 1993, 1995, 1997), Modernizmin Evsizliği ve Ailenin Gerekliliği (1992), Mahremiyetin Tükenişi (1995), Şark’ın Şiiri-İran Sineması (1998, 2005), Bacı’dan Bayan’a/İslamcı Kadınların Kamusal Alan Tecrübesi (2001, 2003, 2005), Dünün Devrimcileri Bugünün Reformistleri- İran’da Siyasal, Sosyal ve Kültürel Değişim (2004, 2005),  Türban’ın Yeniden İcadı (2006), Bir Hayat Tarzı Eleştirisi İslamcılık (2007), Yakın Yabancı (2008) , Kardeşliğin Dili (2010), İktidar Parantezi: Kadın Dil Kimlik (2011), İslamcılık/Eksik Olan Artık Başka Bir Şey (12014), Şehir Tutulması (2015). Hikâye: Üç İhtilal Çocuğu (1991), Son Büyülü Günler (1995), Acı Çekmiş Yüzünde (1996), Azizenin Son Günü-Azerbaycan Hikâyeleri (1997, 2006), Suya Düşen Dantel (1999), Ağzı Var Dili Yok Şehrazat (2001, 2005), Halama Benzediğim İçin (2003), Duvarsız Odalar (2005), Kusursuz Piknik (2009), Ayak İzlerinde Uğultu (2013), Kızım Olsaydın Bilirdin (2015). Roman: Bana Uzun Mektuplar Yaz (2002, 2003, 2005, 2010), Seni Dinleyen Biri (2007), Sınıra Yakın (2013). 

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin