Sonpeygamber.info Forum

Forum  
06 Temmuz, 2008, 21:24:58 *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Aktivasyon mailiniz gelmediyse buraya tıklayın.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular: Sonpeygamber.info üyelik bilgilerinizle foruma katılabilirsiniz.  Yeniden üye olmanıza gerek yoktur. Şifre hatası alırsanız öncelikle Sonpeygamber.info Üyelik sayfasından giriş yapınız.
 
Sayfa: 1 2 [3] 4 5 ... 10
 21 
 : 31 Mayıs, 2008, 14:48:23  
Başlatan medinenin_gülü - Son mesaj Gönderen: medinenin_gülü

Cennet Yarışı



Hayat bir bakıma yarıştan ibarettir. Genellikle yarış ya hayır ya da şer istikametinde yapılmaktadır. “Herkes kendi mizacına uygun olanı yapar.” (İsra, 84)

Çirkini güzel güzeli çirkin görenler vardır. Kötülükte ve çirkinlikte yarışanlar da iyi ve güzel yaptıklarını sanır. Onun için iyi ve kötünün, güzel ve çirkinin belirlenmesi sadece insan zevkine ve aklına bırakılamaz. Zevk-i selim ve akl-ı selim ancak vahyin terbiyesinde oluşur.

Kadının en güzel vasfı ar ve hayâ olduğu halde onu bu güzellikten soyup güzelliği sadece bedene indirgeyenler aslında güzellik değil çirkinlik yarışı yapmaktadırlar. Kalıcı güzellik bedenlerde değil ruhlardadır. Mevlana’nın dediği gibi parfümü bedenden ziyade ruha sürmek gerekir. Bedenler sonunda nasıl olsa çürüyüp toprak olmaktadır. Resimlerde yaşayan ülke ve dünya güzeli seçilenlerin bedenlerinden bir şey kalmadı. Öyleyse kalıcı olanları süsleme yarışına katılmak gerekir. “Mal ve oğullar dünya hayatının ziynetidir. Baki kalacak salih ameller ise Rabbinin yanında hem sevap bakımından hem de ümit bakımından daha hayırlıdır” (Kehf,46)

Oyunlar ve sporlar genellikle yarışma konusu yapılır. Bu yarışmaların sonunda sembolik veya maddi değeri olan ödüller kazanılır. Yarışmanın ödülün değeri nispetindedir. Bu türlü yarışmaların pek çoğu zaman öldürme yarışından ibarettir.

Konusu ve ödülü değerli olan yarışlar ferde ve topluma faydası olan ilmi, edebi, hayrî sahada, teknik ve hizmet alanında yapılan yarışmalardır. Bir türlü yarışmaların meyveleri kalıcıdır. Sözgelimi bir futbol müsabakasının sonucu anlık bir heyecan yaşatmaktan ibaretken ilmi bir keşfin, bir hayır kurumunun, edebi bir eserin faydası asırlarca sürmektedir.

Yüce Mevla bize hangi sahada yarışmamız lazım geldiğini şöyle belirtmektedir: “Herkesin yöneldiği bir yön vardır. O halde hayırlı işlerde birbirinizle yarışın.” (Bakara, 148) Hz. Peygamber (sav) ilim elde etme ve malı hayırda harcama yarışında hasedin söz konusu olmadığını, bunların gıpta edilecek yarışlar olduğunu belirtmiştir.

Kullukta, hizmette, ikramda, hakkı hakim kılmada, faydalı ve kalıcı eserler bırakmada yarışmanın mükafatları da kalıcıdır. Bu mükafatlar dünyevi olduğu kadar aynı zamanda uhrevidir. Önemli olan da uhrevi olandır.

Kazanmak için yarışmaya değer en büyük ödül önce Allah rızası, sonra da bu rızanın neticesi olarak cennet ve cemalullahtır. “Ey insanlar! Rabbiniz tarafından bağışlanmaya, genişliği göklerle yerin genişliği gibi olan cennete koşun. O cennet Allah’a ve peygamberlerine iman eden kimseler için hazırlanmıştır. Bu Allah’ın lütfudur” (Hadid, 21) “Şüphesiz ki iyiler mutlaka cennette, nimetler içindedirler. Tahtlar üzerinde oturup kendilerine verilen nimetleri seyrederler, sen onların yüzlerinde nimete kavuşmanın sevinç parıltısını görüp, kendilerini tanırsın. Onlara ağzı mühürlü olup, içtikten sonra misk gibi kokan saf bir cennet şarabı sunulur. Öyleyse imrenip yarışmak isteyenler yalnız bunun için yarışsınlar.” (Mutaffifîn, 22-26)

Bir kimse neticede ebedi saadeti, cenneti kazanamamışsa hiçbir şey kazanamamış demektir. Çünkü fani kazançlar son bulur, sınırlı olan her şey tükenir. Önemli olan faniyi bakiye çevirebilmektir. Hz. İsa da böyle söylüyor: “Neyiniz varsa satın ve sadaka verin, kendinize eskimeyen keseler, göklerde eksilmeyen hazineler edinin, orada hırsız yaklaşmaz ve güve de bozmaz” (Luka,12/33)

Cennet ebedidir. Orada korku ve üzüntü yoktur. Kuran-ı Kerim’in pek çok ayetinde cennet tasviri vardır. Fakat bu tasvirler cennetle ilgili zihnimizde sadece bir tablo ve tasavvur oluşturmaya yöneliktir. Yoksa cennetin hakikatini dünya ölçüleriyle kavramak mümkün değildir. Cennet, Hz. Peygamberin ifadesiyle: “Hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir aklın kavrayamadığı” güzelliğe sahiptir. Meçhulle tarif edilemeyeceği için görmediğimiz cennet ancak gördüklerimize benzetilerek tasvir edilmektedir.

Kuran-ı Kerim ve sahih hadislerin tasvirlerine göre cennet hayatı şu ana özellikleri taşımaktadır:

1- Sonsuz güzellik ve konfor

2- Sürekli barış ve huzur

3- Cennet ehlinin ruhi ve bedeni yönden güçlü ve sıhhatli olması

4- Manevi tatmin

5- Allah’ı görmek

6- Ebedilik

Cennete girerken bütün müminler melekler tarafından karşılanacak ve kendilerine şöyle hitap edeceklerdir: “Selam olsun sizlere! Saadetler içinde olun, bir daha çıkmamak üzere cennete buyurun.” (Zümer, 79) Müminler dolunay veya parlak yıldızlar gibi ışıklar saçarak cennete girecekler, orada diledikleri gibi yiyip içecekler fakat abdest bozma ihtiyacı duymayacaklar, sümkürüp tükürmeyecekler, aldıkları gıdaların sindirimi hoş kokulu geğirti ve terden başka bir külfet getirmeyecektir. Cennet ehli yorgunluk ve usanç hissetmeyeceği için uyku ihtiyacı da duymayacaktır. Daima sağlıklı olup asla hasta olmayacaklar, sonsuza kadar yaşayıp ölmeyecekler, gençlikleri ve tazelikleri bozulmayacak, canlarının her istediğine kolayca ulaşacaklar, görmek istedikleri her şeyi göreceklerdir. Gönüllerinde kin nefret ve haset duyguları olmayacak, hulasa korku acı ve üzüntüye sebep olacak her şeyden uzak, daimi bir mutluluk içinde yaşayacaklardır.

Dünyada tadımlık mesabesindeki zevkler orada ideal manada gerçekleşecek, keyfe keder bedeni ve ruhi kusurlar bulunmayacak tertemiz eşler olacak, hayız, nifas, pörsüme gibi durumlar söz konusu olmayacak, bütün güzellik ve mükemmelliklerin zirvesi yaşanacaktır. Bütün bu güzelliklerin ötesinde dünyada gaybi olarak inandıkları Rablerini görecekler, bu saadet bütün nimetleri gölgeleyecektir.

Cennet ve cemalullah gibi sonsuz ve en yüce ödüle ulaşmak için yarışmak ve bu yarışı kazanmak gerekir. Başka yarışları kaybetmek telafi edilebilir, bir maçta yenilen başka bir maçta kazanabilir, kazanmasa da bu felaket olmaz. Fakat Allah’a kulluk yarışına katılmamak veya bu yarışı ciddiye almamak, sonundaki ödüle önem vermemek, oyun mesabesindeki yarışlarla avunmak Kuran tabiriyle “apaçık bir hüsrandır.” Hem ödülden mahrum olmak, hem de cennetin zıttı olan cehennem ehlinden olmak gibi büyük bir felaket tasavvur edilemez.

Mü’min, sonu cennete çıkan yolda yürür, cennete yaklaştıracak, cehennemden uzaklaştıracak hayırlarda yarışır, neticede Allah’ın lütfu keremiyle vaat edilen sonsuz mükafat ulaşır. Mevlana ne güze söylemiş: “Yürüyeceksen sana ayak verene doğru yürü” bu yol sırat-ı müstakimdir, bu yolun sonu Allah’ın rızasına, ebedi saadet yurdu cennete çıkar. Rabbimiz bu yolda daim ve kaim eylesin.
   

Ali Rıza Temel

 22 
 : 31 Mayıs, 2008, 00:29:37  
Başlatan medinenin_gülü - Son mesaj Gönderen: medinenin_gülü
Namazda Dİrİlmek!

ABDURRAHMAN DİLİPAK
 
Namazla dirilmek ve Namaza sığınmak..
Namaz dinin direğidir. O zaman dinimizi muhafaza etmek için Namaza sığınalım.
Namaz Mü’minlerin miracıdır. Kadiri mutlak ve bir olan Allaha halimizi arzetmek ve bize güç ve iktidar vermesi için halimizi ona arzetmekten başka çare kaldı mı?
Namaz, Müminleri Allahın huzurunda tek safta toplar. Allah ise saflarımızın sık ve doğru olmasını, “biz Müslümanlardanız” dememizi ister. O bunu yaparsak bizi üstün kılacak ve yer yüzünün varisleri kılacak. Bizim ellerimizle zalimleri cezalandırıp, mazlumlara yardım edecek..
Namaz gözümüzün nurudur.. Hakkı hak, batılı batıl görmek için bir rahmet vesilesidir..
Namaz zamanı ve mekanı ilahi rızaya dayalı bir eylemle takdis eder..
Allah bizden kıyam etmemizi ve onun karşısında ruku ve secdeye varmamızı ister.
Namaz dua ve zikirdir. Bunlar olmasaydı, insanoğlu ne işe yarardı ki.
Namaz yenilmezliğin sırrıdır. Namazlarımızı tam ve eksiksiz, ihlasla ve cemaatle kılmaya özen gösterelim. Biliyorum, bu konuda çok eksikliğimiz var. Camilerimizi boş bırakmayalım.. Olumsuzlukları biliyorum.. Herşeye rağmen Camilerimizi ihya etmemiz gerekiyor..
Biliyorum, bu gün cami dediğimiz yerler birer mescid bile değil, tam anlamı ile..
Aynı Allaha, resule ve kitaba iman edenlerin kardeş olduklarının farkına vararak, aralarında işlerini istişare ve şura ile görmeleri, günlük hayata dair işlerinde ihtilaf ettiklerinde ise hakeme gitmeleri gerekir. Müslümanlar çaresiz ve çözümsüz değildir ve olamaz. umudsuzluk haramdır.. Onlar için korku yoktur. Olamaz da! Mahzun da olmayacaklar.. Çaresiz değiliz, çare biziz. Allah bizim ellerimizle zalimleri cezalandırmak, mazlumlara yardım etmek ister..
Cemaatin bereketi onlarladır ve Allah onların kendi rızası için yaptıkları iyilikler sebebi ile, 10 katı, 100 katı, 700 katı ikramda bulunacaktır.
Biz bu dünyada yalnız değiliz. Bizler gaybe ve ahiret gününe iman ediyoruz..
Kader, rızık ve ecel Allahın elindedir. O herşeyi görür, bilir, duyar ve hüküm sahibidir. O din gününün sahibidir.. Yüzümüzü aynı yöne dönelim. Saflarımızı sıklaştıralım.. Kurtuluş oradadır.. Yenilmezliğin sırrı ve ölümsüzlük iksiri oradadır..
Namaz olmadan olmaz. Savaşın ve barışın anahtarı seccademizin altındadır..
Bu konuda tüm STK ların işbirliği yapması gerekir..
Namaz bizi hayatla buluşturacak. İlahi rıza ile kucaklaştıracak. Geçmişimizi, geleceğimizi ve halimizi namazla yeniden inşa ve ihya edeceğiniz
Namaz bizi arıtacak.. Bizi, Allaha, resulüne, kitaba götürmüyor ve saflarımızı kırıyorsa, bizim orada yerimiz yok.. Mezhebimizin da, tarikatımızın da, liderimizin de örgütümüzün de bizi götüreceği adres burası olmalı ve hiçbir şey İslam kardeşliğinin üstünde olmamalı..
Cennetin anahtarı burada.. İktidar sorunun, iktisadi sorunlarımızın, Mescidi aksa ya da Filistin, Lübnan, Çeçenistan, Irak sorununun çözüm anahtarı da burada.
Çevrenize bakın, rüşvet yiyen, hileli iş yapan biri varsa, ilk namazına gevşek davranmaya başlamıştır.. Cemaattan kopmuştur. Bu işleri yaptığı halde, hala namaz kılıyorsa, vay o namaz kılanın haline! O kıldığı namazın ona bir faydası yoksa, o sadece boşa zaman geçirmektedir ve Müslümanları kandırmak istemektedir.. Cemaata gelip fitne çıkartan, kendi kanaatleri ve zannı yüzünden kardeşlerini tekfir edenler yok mu, kınamaları kendine geri döndürülecektir..
Namaz ölmeden önce ölmeyi ve arınmayı öğretir bize. Tevbeyi ve duayı öğretir.
O zaman kıldığımız namazı da sıradan bir alışkanlıktan çıkartıp, aslına döndürmemiz gerek..
http:/namazadiriliş.com’a girip oradaki bildiriye bakarsanız bir çok şey bulabileceğinizi düşünüyorum. Herkes bu anlamda, evinde, işyerinde, dernek, vakıf, oda, sendikasında bir şeyler yapabilir. En azından namazlarımıza daha fazla dikkat edelim. Namazları vaktinde kılalım ve arkadaşlarımızı, çevremizi bu konuda uyaralım.. Heryerde mescidler açılsın.. Olmayan yerlerde mescid açılması için çaba gösterelim. Niye yok soralım. Kavga, tartışma değil maksadım, ama bilelim.. Namazı çocuklarımıza sevdirelim.. Bunlar birer başlangıç. Bu konuyu yine yazacağım.. Bu arada siz de ne yapılabilir, bunun üzerinde düşünün. Unutmayalım ki, bildiklerimizle amel edecek olursak, Allah bize bilmediğimizi öğretecektir.. Bu konuda yayınlanan kitaplar, broşürler var. Bunları temin edip çevrenize verebilirsiniz.. Yerel media ile bu konuda çeşitli etkinlikler düzenleyebilirsiniz.. Yapacak o kadar çok şey var ki. Hemen bir yerlerden başlamak gerek.. Farklı çevrelerden Müslümanlar bir araya gelip, fırka tassubunu bir kenara bırakıp bu konuda istişareler yapabilirsiniz.. İhtilaf ettiğiniz konuları öne çıkartıp tartışmaya gereek yok. Zaten Allah bu vesile ile saflarınızı birleştirecektir.. İhtilaf ettiğiniz konularda birbirinizi mazur görün ya da tartışmayı erteleyin, ittifak ettiğiniz konuda birlikte hareket etmeye başlayın, göreceksiniz, ittifak ettiğiniz konular zaman içinde kendiliğinden hal yoluna girmiş!
En büyük hastalığımız olan şirk ve tefrika belasından, rızık ve can derdinden emin olmak için namaz bir kurtuluş reçetesidir...
Selam ve dua ile...

 23 
 : 31 Mayıs, 2008, 00:15:45  
Başlatan medinenin_gülü - Son mesaj Gönderen: medinenin_gülü
Efendimiz’e iman etmiş, davasına gönül vermiş bir sahabe Abdullah İbni Ümmü Mektûm. Maddî gözleri görmüyor. Manevî gözü ise açık. Her vakit camide Allah’ın huzurunda divan duruyor. Nasıl mı dersiniz? Bazen bir arkadaşının, bazen de elindeki değneğinin yardımıyla, bütün zorluklara katlanarak...



O günün şartlarında geniş yollar yok. Bir yağışta birçok yer çukur olmakta. Bu tür sebeplerle Abdullah’ın küçük kazalar atlatmadığı gün nadir. Arkadaşları onun hâline üzülüyorlar.


Peygamberimiz'den izin istemesi gerektiğini söylüyorlar. İzin çıkarsa ondan sonra bütün görmeyenler için bir mazeret kabul edilecek bu.



Abdullah (r.a.), “Allah Teâlâ’nın sabah akşam camiye gidip gelenin, her gidiş gelişinde ona cennette bir ikram hazırladığını” (Buhârî, Ezan, 37), gönlü mescitlere bağlı olanların kıyamette arşın gölgesinde gölgeleneceğini çok iyi biliyor. Ve Resulüllah’ın (s.a.v.): “Üç kişi birlikte bulunur da, namazı cemaatle kılmazlarsa, şeytan onları kuşatıp mağlûp eder. O halde cemaate devam edin. Sürüden ayrılan koyunu kurt yer.” (Ebû Dâvûd, Salât, 46) buyurduğunu da biliyor.



Fakat Abdullah (r.a.) görmüyor. Sabah akşam ona eşlik edecek kimsesi yok. Son zamanlar “Belki Efendiler Efendisi bunu mazeret sayar, ben de evimde kılarak bu sevaba erişirim” diye düşünüyor. Bir gün bütün cesaretini toplayarak Mescitte huzura çıkıyor ve şöyle diyor: “Ya Resûlallâh! Beni mescide getirecek bir kimsem yok. Namazlarımı evde kılmama müsaade var mı?” Rahmet Peygamberi ona izin veriyor. Abdullah (r.a.) düşüncesinde haklı olduğunu ve sormakla ne kadar iyi ettiğini düşünüyor. Dönüp giderken birkaç adım sonra Efendimiz’in sesini duyuyor:



— Sen namaz için ezan okunduğunu işitiyor musun?


— Evet…


— O halde davete katıl, cemaate gel! ( Müslim, Mesâcid, 255)



Resulüllah’ın (s.a.v.) cemaatle namaza ne kadar önem verdiği ortada. Görmeyen bir sahabenin cemaatsiz namaz kılmasına gönlü hiç râzı olmadı. Gözleri gören, sağlığı sıhhati yerinde olan bizlerin cemaate gelmemesini nasıl karşılayacağını varın siz düşünün.



Çünkü Efendimiz: “Camiye komşu olanın namazı, ancak camide kıldığı takdirde (kâmil manada) namaz olur.” buyurmuştu. Hz. Ali caminin komşusu ifadesini “müezzini işiten herkes” olarak açıklamıştı. (Beyhakî, III, 57) Günümüzde müezzini duymamak neredeyse imkânsız gibidir. Korku (tehlikeli bir durum) ve hastalık dışında cemaate katılmayanın kıldığı namazın (tam bir sevapla) kabul edilmeyeceği (Ebu Dâvud, Salât 47) haber verilmiştir.



Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) cemaatini takip eder, gelmeyenleri arayıp sorardı. Gelmeyenler ya münafıklar ya da çok hasta olanlardı. Bir sabah namazı sonrasıydı. “Filan kimse namaza geldi mi?” diye sordu. “Gelmedi.” dediler. “Filan geldi mi?” Yine “Gelmedi.” dediler. Bunun üzerine:


“İşte bu iki namaz (yatsı ve sabah) münafıklara en ağır gelen namazdır. Bunlarda ne kadar çok ecir ve sevap olduğunu bilseydiniz, diz üstü emekleyerek de olsa cemaate gelirdiniz. Birinci saf meleklerin safı gibidir. Ondaki fazileti bilseydiniz, ona yarışarak giderdiniz. Bir kimsenin diğer bir kimseyle birlikte kıldığı namaz, yalnız kıldığı namazdan daha bereketli ve sevabı daha fazladır… Beraber kılanların sayısı ne kadar çok olursa, Allah Teâlâ’nın o kadar çok hoşuna gider.” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Salât, 47)



Bütün bunlardan sonra şunları söyleyebiliriz:



Camiler ümmet olarak hayatımızın ayrılmaz bir parçası olmalıdır.



Cami merkezli bir hayat tarzı yaşamamız gerekmektedir.



Camisiz, cemaatsiz bir Peygamber hayatı hayal etmek imkânsızdır.



Ona iman ettiğimize göre ve onun yolunda olmamız gerektiğine göre, ümmeti olarak bizlerin de camisiz ve cemaatsiz bir hayatı olmamalıdır.

Veysel Akkaya

 24 
 : 30 Mayıs, 2008, 23:59:42  
Başlatan medinenin_gülü - Son mesaj Gönderen: medinenin_gülü

       
İş adamı dostlarımdan biri, ziyaretim esnasında bana sordu:

— Hocam, ben çok iyiyim çok iyiyim de, sadece bir kötülüğüm var, namaz kılamıyorum, ne yapayım?
Ona dedim: Bu hâlinle sen hem iyisin, hem de kötüsün. Namaz kılmadığın için vicdan azabı çekiyorsun. Bu iyi olduğunun delilidir. Namaz kılmıyorsun, bu da senin kötü yönündür. Şimdi seni bu kötülükten ve kötü yönünden kurtarmak için bir misal vereceğim:
Duysan ki, Başbakan’dan bir davet gelmiş: “Gebze’de ne kadar iş adamı varsa hepsini falan gün, falan saat Ankara’da, başbakanlıkta görüşmeye bekliyorum.” demiş. Şimdi elini vicdanına koy ve düşün. Acaba Gebze’de bu davete koşmayan bir iş adamı kalır mı? Kalmaz. Neden? Çünkü emir büyük yerden geliyor. Çünkü Başbakanla görüşmek bir şeref.

Şimdi soruyorum: Başbakan’ın davetine koşup Âlemlerin Rabbi ve bütün başbakanların da Rabbi olan Allah’ın davetine koşmayan, bunu şereflerin en büyüğü görmeyen adam, akıllı adam olabilir mi, Vehbi Koç kadar serveti dahi olsa?

Şu halde nefis ve şeytan seni namazdan alıkoymak istedikleri zaman derhal emrin ve davetin nerden geldiğini düşüneceksin. Bu düşünce seni yerinden fırlatacak, elindeki nimetlerin sahibine koşturacak, Onun sevdasıyla seni coşturacak, Ona karşı minnet ve şükran borçlu olduğunu, bunun da ancak namazla mümkün olacağını sana söyleyecektir.

Kaldı ki namaz kılmamak bir kötülük değil, bin kötülüktür. Namaz kılmayan, en büyük kötülüğü önce kendine yapıyor. Çünkü Allah’ın hakkını vermiyor. Allah’ın hakkını vermeyen, başka haklara dikkat edemez. Etse de makbule geçmez. Çünkü namaz kılmadığı için Allah ondan razı olmaz. Namaz kılan insanın meşru her işi ibadet olur, ona sevap kazandırır.

Allah’ı aldattığını ve atlattığını sanan ve namazını kılmayan nefis aslında kendisini aldatmaktadır, haberi yok.

“Harmanımı yeller aldı,
Bir yâr sevdim eller aldı,
Benim benden haberim yok.”

diyen nasıl ihmalkârlığından ve gaşetinden dolayı dizlerini dövüyorsa; ömrünü namazsız geçiren adam da yaptıklarının hiçe gittiğini görünce:

“Eyvah! Sağlığımı yıllar aldı,
Servetimi eller aldı,
Benim benden haberim yok.?

diyecek ve dizlerini dövecektir.

Zaman sel dolaplarını süratle çalıştırıyor, ömür tayyaresi şimşek gibi geçiyor. Her şey elinden çıkmadan çabuk ol, daha fazla zarar etmeden geçmiş namazlarını kaza et ve Yunus’u dinle:

“Ölüm haberi gelmeden,
Ecel yakamız almadan,
Azrail hamle kılmadan,
Gel gidelim Dosta gönül.”

Namaz kılmamakla bütün kötülüklere kapıyı açık tutuyorsunuz, demektir. Çünkü namazı emreden Allah, namazın insanı, bütün kötülüklerden, ahlâksızlığın her çeşidinden bizi koruyacağını açıklıyor.
Dr. Vehbi Karakaş
Sa.Ünv.İla.Fak.Öğrt.Gör
 
 
 

               

 25 
 : 30 Mayıs, 2008, 23:47:39  
Başlatan medinenin_gülü - Son mesaj Gönderen: medinenin_gülü

     
Kâinatta en yüksek hakikatin önce iman, sonra da namaz olduğunu düşündüğümüzde, namazda ne kadar çok sır ve hikmetin bulunduğunu hemen anlarız.


Peygamberimiz ((S.A.V).), “Bana dünyadan üç şey sevdirildi” buyururken, bu üç şeyden birinin namaz olduğunu bildiriyor. Onun dilinde namaz, “gözümün nuru” şeklinde nitelendirilecek derecede önemli. Nursuz, ışıksız gözün görmesi mümkün olmadığı gibi, namazsız Müslümanlık da o kadar zor. Sahabenin, “Biz namaz kılmayana nerdeyse kâfir derdik” demeleri de bundan. Hz. Ömer’in şehadeti esnasında bile ağzından, “Namaz! Aman namaz! Sakın namazı ihmal etmeyin” cümlelerinin döküldüğünü biliyoruz.


Allah Resulü ((S.A.V).), “Namaz dinin direğidir. Kim namazını kılarsa dininin direğini dikmiş olur. Kim de namazını kılmazsa dininin direğini yıkmış olur” buyurmuşlardır.


Bir başka hadis-i şerife göre, kulun Allah’a en yakın olduğu an secde anıdır. O halde, oturup düşünmeliyiz: Aklı, fikri, şuuru yerinde olan, sevmeyi ve sevilmeyi bilen hangi insan Rabbine yaklaşmak için can atmaz?


Bir genel müdür, milletvekili, bakan, başbakan veya cumhurbaşkanıyla görüşmek için can atanlar, nasıl olur da Allah’ın, kulunu namazla huzuruna kabul ettiğinin bilincinde olmazlar?






“Namaz mü’minin miracıdır” hadis-i şerifi, kulun doğrudan Huzuru İlâhî’ye kabul edildiğini göstermiyor mu? Bunun sevinç ve mutluluğundan yerinde duramamalı, neşe ve ferahtan uçmalı değil mi insan? O esnada bir nevi miraçta bulunduğunu düşünerek okuduğu her bir ayet ve duanın ne kadar engin anlamlar içerdiğini anlamakta da gecikmez.



Yetenekleri, duyguları şirazeden çıkmış, neye ne kadar önem ve değer vereceğini bilemeyen, dengeyi yitiren çağımızın insanı, dosdoğru yolun Allah’ın gösterdiği yol olduğunu, Kur’ân’ın insanı dünya ve ahirette mutlu edecek bütün esasları içine aldığını, namazın bu noktada çok büyük bir yere sahip olduğunu biraz düşünse hemen anlayacaktır.


Her şeyi bırakıp namaza koşması gereken insan, niçin namaz kılmakta tembellik eder? Hangi iş, namaz kılmak kadar önemli ve öncelikli olabilir? Faydayı, zararı bilen insan nasıl olur da namaza koşmaz? Namazın sayısız fayda ve hikmetlerini niçin görmezlikten gelir?


Namaz, ideal noktaya ulaştırır insanı. Kıymetten düşüren her türlü davranıştan uzaklaştırır. Kur’ân’da, “Muhakkak namaz, insanı bütün kötülüklerden alıkoyar” buyrulur. İnsan denilen canlı makinenin çalışma sistemini bozan, aksatan kötülükler insanı huzursuz ve mutsuz etmekle kalmaz, stres ve bunalımlara atar.


Dünyada ruh ve kalbin gıdası, stres ve sıkıntıların ilâcı; kabirde ışık, sıratta Burak olan namazın yerini başka ne doldurabilir?


Peki, zifiri karanlıklardan daha karanlık olan kabirde ışığa ihtiyacı yok mudur insanın?


Hayat sadece dünya hayatından ibaret olsaydı; Ölüm, Kabir, Mahşer, Mahkeme-i Kübra, Cennet ve Cehennem olmasaydı, o zaman insanın kafasına estiğince yaşamasının bir izahı olabilirdi.


Mahkeme-i Kübra’da kulun ilk hesaba çekileceği amelin namaz olduğunu biliyoruz. Namazının hesabını kolay veren kişinin diğer sorgulamalarının o ölçüde kolay geçeceği, veremeyenin ise zor geçeceği de bir gerçektir.


Kârını düşünen, zarardan kaçan insan için namaz kılmak kadar önemli bir kazanç ve namaz kılmamak kadar büyük bir kayıp olabilir mi?

Şaban Döğen
Araştırmacı - Yazar
 
 
 

 






 26 
 : 30 Mayıs, 2008, 23:37:12  
Başlatan medinenin_gülü - Son mesaj Gönderen: medinenin_gülü

           
El-Hakim olan Allah (c.c.) bizlere ulaştırdığı her emir ve yasağında hikmetler gözetir. O’nun hikmetinden sual olunmaz, ama O, hikmetsiz de bir iş yapmaz. Mümin insana düşen, bu hikmetleri araştırıp öğrenmektir. Çünkü ibadetlerin hikmetini öğrenmek, amellere başka bir tat kazandırır. Bu manada, günün beş vaktinde her Müslüman’ın kılmaya çalıştığı dinin direği olan namazın hikmeti nedir?


Bu soruya Kur’ân, namazın bir hikmetini belirterek, şöyle cevap verir:


“Sana vahyedilen kitabı oku ve namazı dosdoğru kıl. Şüphesiz namaz; insanı her türlü hayâsızlıktan / çirkinlikten ve kötülükten alıkoyar” (Ankebut/45)


Peki, kıldığımız namazlar, bu sayılan güzel hasletleri bizlere kazandırıyor mu? Gerçekten beş vakit Allah’ın huzurunda durduğumuz halde, hayatlarımız namaz ile denetim altına alınabiliyor ve bu büyük kalkan tarafından korunabiliyor mu?


Bu sorulara gönülden “evet” diyemeyeceğimize göre, Efendimizin (s.a.v.) mübarek ellerinde yetişmiş ilk ve örnek nesil olan sahabelerin namazlarına bakmak zorundayız. Acaba, onların namazları ile bizim namazlarımız arasında nasıl bir fark var? Bu soruya belki çok çeşitli cevaplar verilebilir, ama bizce bu fark, yeterince huşu ve haşyet hâlinin olmamasına bağlıdır. Sahabe neslinin namazlarına huşu hâkim iken, ne yazık ki bizim namazlarımızda bu önemli özellik ihmal edilmektedir.


O halde, bu çağın inanan insanları olarak, hep beraber, namazlarımızda kaybolan bu önemli değeri yeniden inşa etmeye çalışmalı ve kaybolmaya yüz tutmuş namazlarımızı yeniden diriltmenin yollarını aramalıyız. Bu noktada “huşu ve haşyeti nasıl elde edebiliriz?” sorusunu sormalı ve buna doğru cevaplar bulmalıyız. İşte böyle bir gayret, bizi şu beş önemli noktaya getirecektir.


1. Tefehhüm: Bu ifade, yapılan ibadetin önem ve mahiyetini iyice anlamak ve kavramak demektir. Buna biz marifet de diyebiliriz. Namaza hak ettiği değer ve önemi verebilmek, Allah’ın ve Peygamber’inin bu ibadete yüklemiş olduğu kıymetin farkına varmak ve buna uygun bir kamet/duruş geliştirebilmektir. Etraftan duyduğumuz bilgilerle yetinmeyip namaz konusunda yazılan kitapları okumak, hiç değilse salât kelimesine Kur’an’ın yüklemiş olduğu anlamları öğrenerek, buna göre bir namaz bilinci oluşturabilmektir.


2. Huzur-u Kalp: Doğru bir tefehhümden sonra, namazda ceset-kalp bütünlüğünü sağlayabilmek huşuun ikinci şartıdır. Kalp huzuru zor olsa da imkânsız değildir; insanın amansız düşmanları olan nefse ve şeytanlara karşı vereceği mücadelenin meyvesidir. Eğer huzur-u kalp sağlanabilirse, insana bir gönül neşvesi meydana getirecektir. Bu neşve, aynen sahabe gibi, namazlardan zevk alma, namaza acıkma, onu özleme ve ona susama gibi şu an belki anlamakta zorlanacağımız özellikleri bize kazandıracaktır.
               

       
3-Ta’zîm: Namaz için kendisine yöneldiğimiz en üstün otoritenin karşısında, O’na yakışır bir saygı içerisinde olabilmektir. O makamın büyüklüğünün, kendimizin ise küçüklüğünün farkına vararak oraya yönelebilmektir. Seccadelerin karşısında tir tir titreyebilmek, sorumluluğun ve bize yüklenen emanetin ağırlığının bilincinde olabilmektir. Böyle bir şuur, sahabede uyandırdığı etki gibi, Allah karşısında titremeyi, ama başka hiçbir şeye eyvallah dememeyi sağlayacaktır.


4-Hayâ: Namaz için yöneldiğimiz makamdan hayâ edebilmek, o yüce otoriteden gereğince utanabilmek, O’nu hoşnutsuz edecek her türlü söz, fiil ve düşüncelerden uzak kalabilmektir. Allah’ın karşısında çekinerek durabilmek ve Hz. Osman gibi hayâyı kuşanarak hayatın tamamına onu hâkim kılabilmektir.


5-Recâ: Huşuun sağlanabilmesinin son şartı recâdır. Eldeki tüm imkânları kullandıktan sonra ümitsizliğe kapılmamak, ne yapsam olmuyor diye vesveselere davetiye çıkarmamak, eşsiz merhametin ve şefkatin kaynağı olan Rabbimizin namazlarımızı kabul edeceğini ümit etmektir.


İnşallah, bu önemli hususlara yeterince riayet edebilirsek, bizler de o ilk ve örnek nesil gibi namazlarımızdan gereğince istifade edecek, o namazlarla hem dünyamızı hem de ahiretimizi imar edeceğiz.
M. Emin Yıldırım
Araştırmacı - Yazar

_________________

 27 
 : 30 Mayıs, 2008, 23:25:28  
Başlatan medinenin_gülü - Son mesaj Gönderen: medinenin_gülü
                                                                                                                             
                          NAMAZ KILMAYI SEVİYOR MUYUZ?

Kendi kendimize şöyle bir düşünüp soralım ve samimi olarak cevap verelim: “Bir Müslüman olarak namazı seviyor muyuz? Her zaman için namaz kılmayı seven bir insan mıyız?”

 

“Namaz vakti gelse, ezan okunsa, namaz kılsam, canım namaz kılmak istiyor...” diyor muyuz hiç?

 

Midemizin açlık hissettiği ve bir şeyler yemek istediği gibi, günün belirli vakitlerinde namazın açlığını hissedip namaz kılma arzusu geliyor mu içimizden?

 

Karnımız iyice acıktığı zaman yanımızdakilerin konuştuklarını anlamaz hâle gelerek aklımızı yemeğe taktığımız gibi, namaza olan açlığımızdan dolayı da aynı durum meydana geliyor mu? Kafamızı namaza taktığımız oluyor mu?

 

Bazen canımız bir şey istediğinden dolayı belirli bir öğün olmadığı halde mutfağa girip bir şeyler atıştırdığımız gibi, farz olan vakitlerin dışında gönlümüz namaz kılmak istiyor mu, durup dururken iki rekât namaz kıldığımız oluyor mu?

 

Sözü uzatmadan söyleyelim: Allah Tealâ ile beraber olmayı arzuluyor muyuz?
 

Ezan sesi bizde nasıl bir etki yapıyor, ezanı duyduğumuzda çok müthiş bir müjdeli haber almışçasına gözlerimizin ışığı parıldıyor mu? Ezanın sözlerini tahlil ettiğimiz oluyor mu; tekbirler, tevhidler ve şehadetler kulağımıza ulaştığında ruhumuzun derinliklerine kadar ulaşıyor mu?
 

“Biraz sonra Allah Tealâ ile beraber olacağım. Rabbimin huzuruna varıp samimî bir şekilde kendimi O’na arz edeceğim. O’nun Kelâmını O’na okuyacağım ve O da beni dinleyecek. Her taraftan üzerime çullanan ve içerisinde boğulduğum şu atmosferden kurtulacağım. Beni boğmaya çalışan şu karanlıktan sıyrılacağım. Hepsini arkama atacağım. Beni Yaratanın huzuruna varacağım. O’nunla sanki yüz yüze geliyor gibi olacağım. O’na hâlimi arz edeceğim. Şu anda ne kadar mutluyum, ne güzel!” gibi duygu ve düşünceler geçiyor mu içimizden?
 

Samimî olarak cevap verelim: Sonra bu düşüncelerimiz bir bir gerçekleşiyor mu? Yani, Allah Tealâ’nın huzuruna vardığımızda O’nunla gerçekten sağlıklı bir iletişim kurabiliyor, beraber olabiliyor muyuz? Bunun en önemli belirtisi olarak da O’nunla olan bu beraberliğimizi uzatmak istiyor ve uzatıyor muyuz? Kıyamımızı, kıraatimizi, rükûumuzu, secdemizi ve son oturuşumuzu, yani her bir rüknü kendi içerisinde uzatıyor muyuz?
 

Evet, sırf Allah Tealâ ile olan beraberliğimizden dolayı uzatabiliyor muyuz rükünlerimizi, yani namazımızı?
 

Namaz bize ne verdi şimdiye kadar? Şu ana kadar kıldığımız namazlar bizi nereden nereye getirdi? İdeal bir namaz bir insana ne verebilir, nereden nereye getirebilir, biz bunun ne kadarını elde ettik?
 

Namazımız, çevremizdeki insanların fark edebileceği bir şekilde bizim şahsımızda bir değişiklik yaptı mı?
 

Namazla dirilişimiz, bu hayatî sorulara samimiyetle cevap vermekle mümkün olacaktır.
                                                                                                     

 28 
 : 30 Mayıs, 2008, 23:12:55  
Başlatan medinenin_gülü - Son mesaj Gönderen: medinenin_gülü
NAMAZIN RUHU !.


İlk insan Hz.Adem’den başlayarak son peygambere kadar, ALLAH tarafından gönderilen din, yalnızca İslam’dır. Hak dinin bütün Peygamberleri, insanları ALLAH’a kul olmaya çağırırken, iman edenlerden de O’na ibadet etmelerini istediler. Bu ibadetlerin başında ise namaz gelir. Namazsız İslam düşünülemez. Müslüman ümmetlerinin her ferdi hep namaz kılmıştır. Hz.Muhammed (s.a.v.)’in altın nesli sahabe-i kiram arasında, namaz kılmayan hiçbir ferde rastlamak mümkün değildir.
Peygamberimiz (s.a.v.), namazı dinin direği saymıştır. Zira birey için, dinin ayakta duruşunu sağlayan en önemli ibadet namazdır.
Yüce ALLAH, her mümine namazı farz kılarak onun hayatını düzene sokmuştur. Günde beş vakit namaz kılan insan, zaman israfından ve boş vakit harcamaktan uzak duracak, zamanını iyi değerlendirecek, enerjisini iyi kullanacaktır. Bir işten diğerine, bir eylemden öbür eyleme geçecektir. Kendisi, ailesi ve bütün insanlar için hayırlarda yarışacaktır.
Günde beş kez ALLAH ile randevusuna koşan Müslüman, yaratıcısıyla konuşacak, dilek ve temennilerini yalnızca O’na iletecektir. Bir günde kırk kez “Ancak sana ibadet ediyoruz” diyecektir. İhtiyaçları, sıkıntıları ve ıstırapları için hiç kimseye boyun eğmeyecek, onuruyla yalnız Rabbinden yardım talep edecektir. Yine, her rekatta “Bizi dosdoğru yola ulaştır; nimet verdiklerinin yoluna, kızdığın ve sapıklığa düşenlerin yoluna değil.” Diyerek yalnızca O’na yalvaracaktır. Böylece sapıkların yoluna gitmeyecek, şeytanın adımlarını izlemeyecek ve ALLAH’ın gazabını hak edecek hiçbir eylem yapmayacaktır.
Mümin, namazda bütün benliğiyle ALLAH’a yönelecek, bütün organları, aklı, fikri ve zihniyle, iç dünyası ve dış dünyasıyla eşsiz Yaratıcısının huzurunda miraca çıkacak, o yüce makamda sadece O’na yalvarıp yakaracaktır. O yalvarış ve yakarışlar mümine yepyeni bir benlik kazandıracaktır. Gözyaşlarıyla secdeye kapanan kul, Rabbine daha da yakınlaşacak, dünyadan ve dünyalıkların hepsinden gönül rahatlığıyla uzaklaşacaktır. Mal, para. Makam ve mevki, kadın ve çocuklar ve sevdiği hiçbir şey onu ALLAH’ı zikretmekten alıkoymayacaktır.
Alemlerin Rabbi, sahibi ve yöneticisine her defasında hamd ederek, O’ndan başka putları ve tanrıları reddedecektir. Böylece, ALLAH’a isyan eden bütün güçlere karşı dimdik ayakta duracaktır. Yegane güç ve kuvvet olarak yalnız ALLAH’a yönelecek, sadece O’na boyun eğerek bütün boyunduruklardan kurtulacaktır. Gerçek hürriyetini kazanarak, onur ve şerefiyle yaşamını sürdürecektir. Bu ruh, Müslümanı kişilere, eşyalara, tabiattaki üstün varlıklara, zalim egemenlere kul ve köle olmaktan uzaklaştıracak, yalnızca ALLAH’a kul edecektir.
Ayakta kıyam ederek, rükua vararak, secdede yere kapanarak kendi acizliğini, her gün beş kez hatırlayacak ve tevazu sahibi olacaktır. Diğer insanlara karşı kibirlenmeyecek ve caka satmayacaktır. Yalnız Yaratıcı’nın büyüklüğünü kabul edecektir. ALLAH’ın Gani, kendisinin ise O’na muhtaç fakir bir kul olduğunu her an hatırda tutacaktır. Fakirlerin yanında tevazu sahibi olacak, zenginlerin huzurunda el-pençe divan durmayacaktır.
Namazı dosdoğru kılmak, hem dış dünyadaki kötülükleri hem de iç dünyayı temizler, kalbi bütün kir, pas ve pisliklerden arındırır; insanı Salih ve erdemli bir kişiliğe kavuşturur; onu gıybet, haset, kıskançlık ve dedikodudan, kin ve nefretten, hıyanetten, kibirden, kötü düşünceden alıkor.
Namaz cemaatle kılınarak, toplumsal dayanışma, birliktelik ve paylaşma sağlanır. Müminler, namaz sayesinde her zaman omuz omuza, tek saf ve tek vücut halinde olurlar; birbirlerinin dertleriyle dertlenir, muhtaçların ihtiyaçlarını giderirler. Azgınlar, zalimler, facirler karşısında İslam toplumunun direnci, gücü, kuvveti ve düzeni de namazla elde edilir.
Hasılı namaz; Müslümanların dirilişini gerçekleştirir, varlığını korur, cennete ulaşmasını ve cehennemden uzaklaşmasını sağlar.

Mehmet ÇELEN
Araştırmacı-Yazar

 29 
 : 30 Mayıs, 2008, 12:36:44  
Başlatan medinenin_gülü - Son mesaj Gönderen: medinenin_gülü
NAMAZ HAKKIYLA EDA EDİLMEZSE NE OLUR

İslâm’da bir ibadetten beklenen netice, onun hayatımıza etki etmesidir. Bu da, o ibadetin şuurlu olarak yapılmasına bağlıdır. İşte namazın şuurlu olarak yerine getirilmemesi, pratikte faydasının olmaması demektir. Namazda bazı duygular kazanamazsak, namazın hayatımıza yeterli etkisi olmaz. Bu nedenle, Müslümanlar, hakkıyla namazı eda etmedikleri zaman hayatlarında iyilik namına bir değişiklik olmaz; ahlâkları Allah’ın istediği gibi ahlâk haline gelmez. Yani, o namaz, sahibini kötülüklerden alıkoymayan bir alışkanlıktan ibaret olur. Belki, sadece farz yerine getirilmiş olur.
 

Ümmet olarak içinde bulunduğumuz olumsuzluklar, sadece namazların terkinden değil, aynı zamanda onların hayatımıza yeterince etki etmeyişindendir.
 

İslâmi faaliyetlerimizin, tebliğ çalışmalarımızın ağır yürümesi, neticeye ulaşamaması, namazı terk ettiğimizden değil; namaz kıldığımız halde onu şuurlu olarak ve dosdoğru kılamayışımızdandır. Kısaca hareketlerimizdeki bereketsizlik buna bağlıdır. Başarılı olanlar ise, namazlarından gereken güç ve kuvveti elde edenlerdir.
 

Namazlarımız şuurlu ve gereği gibi kılınmazsa, Allah’a olan itaatimizde bir zayıflama, bir gevşeme olur. Her an Allah’ın emirlerine hazır olma duygusu kaybolur. Allah korkusu ve Allah sevgisi tesirini göstermez. Dolayısıyla Allah’ın emirlerine, O’nun kanunlarına karşı vurdumduymaz ve kayıtsız kalınır. Ama her namazda neler okuduğumuzun, Allah’ın bizden neler istediğinin farkında olursak, namazı gereği gibi kılmadaki esas maksat gerçekleşmiş olur. Hz. Ali (r.a.): “Anlaşılmayan bir ibadette hayır yoktur” diyor. Namazların bizdeki tesiri, onun anlaşılmasına bağlıdır. Böyle olmadığı takdirde, Müslümanlar bugün olduğu gibi uyumaya, uyutulmaya devam ederler.
 

Namazlar dosdoğru kılınmadığı zaman, namazla dirilme söz konusu olamaz. Âdet yerini bulsun cinsinden bir ibadeti, ne Allah-u Teâlâ emretmiş, ne de Resulullah (s.a.v) bize öğretmiştir. Mü’minlerin de böyle bir ibadete ihtiyacı yoktur. Çünkü anlaşılmadan yapılan ibadetin, hayatımıza tesiri olmaz.
 

Allah’ım! Bizleri namazı hakkıyla ikame edenlerden; dosdoğru kılanlardan eyle!
 

Allah’ım! Ümmet-i Muhammed’e namazla dirilmeyi nasip et!

 

Âmin!
   
   
HASAN HAFIZOĞLU      
         

   

 30 
 : 30 Mayıs, 2008, 12:23:30  
Başlatan medinenin_gülü - Son mesaj Gönderen: medinenin_gülü


 ESMA SAYIN EKERİM         
Namaz anne kucağıdır. Anne nasıl çocuklarının hepsini karşılıksız sever, onları kucağına alır, bağrına basarsa, namaz da bütün ibadetleri kucağına alır, şefkatle sinesine basar. Namaz kocaman bir kalptir. Bütün ibadetleri içine alır.


Namaz, Allah’ın varlığı ve birliğine inancın duygusal, zihinsel ve ruhsal tasdikidir. Allah’tan başka ibadet edilecek bir varlığın olmadığının itirafıdır. Böylece namaz, tevhidin hakikatini ifade eder.


Namazda yemeden-içmeden ve cinsel isteklerden vb. uzak kalarak, bütün olumsuz duygu, düşünce ve davranışların kaynağı olan nefis kontrol altına alınır. Böylece namaz, insanın zihnini kötü düşüncelerden, gönlünü kötü duygulardan, dilini kötü sözlerden, kulağını kötü seslerden koruması yönüyle oruç ibadetini içine alır.


Namaz zamanı, canı, malı Allah’ın sevgi ve yakınlığını kazanma yolunda feda ederek ömrün hesabına hazırlanma olması sebebiyle zekât ibadetini içinde barındırır.


Eksi yirmi derecede Çeçen mücahidin arkasında bombalar düşerken namazına devam etmesi, namazın insanı, Allah yolunda canını bile feda edebilecek bir ruh zenginliğine ulaştırabileceğini gösterir.


Namaz insanlar arasındaki kardeşlik, birlik ve bütünleşme duygularını kuvvetlendirmesi, sevgi ve güven duygularını yaygınlaştırması sebebiyle hac ibadetini de içine alır. Hacda kurban kesilir; namaz ibadetinde de nefsin olumsuz duygu, düşünce ve istekleri Allah yolunda kurban edilir. Yine hacda, vakfe esnasında insan dua edip hatalarını sorgular, Allah’tan bağışlanma diler; namazda da kul, “O hesap gününün sahibidir” diyerek aynı ruh halini yaşar. Safa ile Merve arasında Rabbine ve Allah yolunda mücadeleye koşan kul, namazda, “Bizi kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet” diyerek Rabbini tercih ettiğini ve O’na sonsuz muhabbet duyduğunu belirtir.


Namaz tesbih ve tenzihi de engin gönlünün içine alır. Namaz kılan kul, “Rabbimi övgüyle ve sonsuz bir şükürle anıyor, secdede yüceler yücesi Rabbimi tesbih ediyor, O’nu kullara ait bütün eksik sıfatlardan tenzih ediyorum.” diyerek bütün kâinatla beraber Allah’ı anmanın ayrıcalığına kavuşur.


Namaz müminin kalbinin ilâcı olan dua ibadetini de içine alır. Namaz kılan kul, “Beni doğru yola hidayet et” diyerek istikametini diler. Namaz kılan mümin, “Allah’ım, Hz. İbrahim’in ailesine, dostlarına rahmet edip onları yücelttiğin gibi, Hz. Peygamber’in ailesine, dostlarına da rahmet edip onları yücelt” diyerek geçmiş ve gelecek bütün insanlık ailesi için duada bulunur. Namaz âşığı, “Rabbim, bana dünyada da ahirette de iyilik ver, beni ateş azabından koru; beni, annemi, babamı ve bütün inananları hesap gününde bağışla” duasıyla namazını tamamlar.



EY İNSANLAR


Suskunluğum aseletimdendir...
Her lafa vercek bi cevabım var elbet...
Lakin bir lafa bakarım , lafmı diye...
Birde söyleyene bakarım adammı diye...

Sayfa: 1 2 [3] 4 5 ... 10