Hamza Efe
Yeni Katılımcı
Offline
Mesaj Sayısı: 4
|
 |
« Cevap #7 : 03 Haziran, 2008, 13:24:58 » |
|
Efendimizin Yaşayan Komşuları
Onlar, Efendimiz’e (sas) komşu olmak için dünyalık her şeylerini bırakıp yollara düşmüş. Hayatları Mescid-i Nebevi’ye ayarlı mücavirlerle hicret hikâyelerini, ilginç hatıralarını ve Resul’e komşu olmayı konuştuk.
Mekke mi daha üstündür yoksa Medine mi? Kutsal topraklardan uzakta yaşayanlar için çok da anlaşılabilir bir soru değil bu. Hâlbuki yıllar yılı Mekke ve Medine sakinlerinin arasında tartışılan bu bahisle alakalı eserler bile var. Birçok hikâye de… İşte onlardan biri: Mekke’de hac zamanı ulema toplanmış, her yıl olduğu gibi bilgilendirme toplantısı yapılıyor. Ev sahibi hararetle anlatıyor: “Mekke ile Medine baştaki iki göz gibidir.” O esnada dinleyiciler arasındaki Medine sevdalısı Moritanyalı dayanamayıp araya giriyor: “O zaman sağ göz Medine’dir!”
Mekke’de Allah’ın (c.c.) celal, Medine’de ise cemal sıfatının tecelli ettiğine inanılıyor. Bu sebeple geçmişte de ulema daha çok Mekke yerine Medine’de yaşamayı tercih etmiş. Medine’de iklim daha yumuşak, ziraata elverişli, su bol… Bunların ötesinde, en önemlisi Allah Resulü’nün (sas) bir hadis-i şerifinde verdiği müjde: “Medine-i Münevvere’nin sıcağına, soğuğuna, çeşitli çile ve imtihan ibtilâlarına sabreden bir kimseye ben kıyamette şefaatçi olacağım. Allah ve Resulullah için hicret etmiş, Medine-i Münevvere’de oturmuş, çilelerine sabretmiştir diye, bu sabrına şahitlik edeceğim ve kıyamette de bu kimseye şefaatçi olacağım.”
Bu hadis-i şerifteki sözlerin peşine düşen, Peygamber Efendimiz’e komşu olmak isteyen Müslümanlar, geride çocukları, akrabaları ve tüm mal varlıklarını bırakma pahasına Medine’nin yollarına düşmüşler. Özellikle Moritanya, Hindistan, Pakistan, Türkistan ve Afganistan’dan çok sayıda mücavir yıllardır bu kutsal şehirde yaşıyor. Peygamber şehrine Türkiye’den hicret eden mücavirlerin sayısı da oldukça fazla. Osmanlı döneminde Medine’ye yerleşenlerin çoğu vefat etmiş. Eskilerden günümüze kalan çok az isim var. Şimdilerde ise şehre yerleşmek için bazı şartlar aranıyor.
Biz de Türkiye’den göç eden mücavirlerin kapısını çaldık ramazan ayında. Onlardan hicret hikâyelerini ve Efendimiz’e (sas) komşu yaşamanın anlamını dinledik. Sadece ilginç hikâyeler değil, ilginç şahsiyetler de çıktı karşımıza.
MEDİNE’DE 50 YIL, KARAMAN’DA VEFAT Mücavir, Peygamber Efendimiz’e komşu olanlara verilen bir unvan. Medine’de doğup büyüyenlere de mücavir deniyor. Tabii ki ibadetlerle de bu sıfatı haiz olmak şart. Türkiye gibi dünyanın farklı yerlerinden Medine’ye aynı sebeple hicret edenlere ise “muhacir mücavir” demek daha doğru.
Medine ve Mekke mücavirlerinin yerine getirmesi gereken şartlar var. Mesela Mekke mücavirlerinin zemzem dışında su içmemesi, her gün Kâbe’yi tavaf etmesi, saçlarını umredeymiş gibi kesmesi gerekiyor. Medine mücavirlerinin ise namazını Mescid-i Nebevi’de kılması, başı sıkıldığında Cenab-ı Allah’a mânen derdini anlatması vazifeleri arasında.
Medine’de vefat eden mücavirler Mescid-i Nebevi’nin yanında bulunan Cennet’ül Baki’ye defnediliyor. Hz. Muhammed’in diyarından uzakta vefat ederim korkusuyla Medine’den yıllarca ayrılmayanlar var. Sadece hac farizalarını yerine getirmek için Mekke’ye gidiyorlar. Bunlardan biri Konyalı Fehmi Efendi. 1937’de Medine’ye göç ettikten sonra, başka bir yerde ölürüm korkusuyla şehirden 50 yıl ayrılmamış. Fehmi Efendi yaşı ilerleyip de rahatsızlanınca oğlu tarafından bir süreliğine memlekete götürülmüş. Karaman’a gittiği günlerde fenalaşarak vefat etmiş. Cennet’ül Baki’ye defnedilmek ona nasip olmamış. Görüştüğümüz isimler, bunun gibi çok sayıda hikâye olduğunu söylüyor.
GÜNLER NE GÜNLERDİ YA MUHAMMED! Medine’de, rahmetli Ali Ulvi Kurucu’nun eşi Fatma Hanım’ı da ziyaret ediyoruz. Röportaj teklifimizi kabul etmiyor; lakin bizi evine kabul ederek, hatıralarını paylaşıyor. Fatma Hanım, Konyalı İbrahim Sandıkçı Efendi’nin kerimesi. Ailesi Medine’ye 75 yıl önce, o daha bebekken gelmiş. Onların da şehre varışları, mahrumiyet yıllarına denk geliyor. Sebze ile beslenilen, elektriğin, suyun olmadığı, satın alınan ekmeklerin içinden kum, böcek çıkan günler... Bu gibi sıkıntılara maruz kalmalarına rağmen konuştuklarımız, Medine’nin eskiden daha huzurlu olduğunu anlatıyor. Mücavirler geçmişi hasretle yâd ediyor.
Fatma Hanım ailesiyle Medine’ye taşındığında şehirde pek Türk yoktur, onlarla aynı dönemde gelen beş ailenin dışında... O yıllarda gelenlerin tek amacı hicrettir; Peygamber Efendimiz’in diyarına göçmektir sadece. Fatma Hanım ve ailesinden beş yıl sonra da Ali Ulvi Kurucu Medine’ye göç eder. Ali Bey’in annesinin aracılığıyla 15 yaşındaki Fatma Hanım, Ali Ulvi Kurucu ile evlenir. Başlarda mendil yapıp, hac zamanı hediyelik niyetine satarak geçimlerini sağlarlar. Mescid-i Nebevi’nin etrafı otellerle örülü değildir henüz, şehrin her noktasından görünür bu kutsal mekân. Fatma Hanımların evi de mescide çok yakındır. Medine’de hac zamanı yaklaştığında her aile evini boşaltır, bir odaya çekilir. Böylece evin geri kalan bölümü, gelen ailelere kiralanır epey ucuz bir fiyata. Hacılar kendi lisanını bilenlerin yaşadığı ve mescide yakın evlerde kalmayı tercih eder. Fatma Hanımların evi bu sebeple en çok rağbet edilen mekanlardan biridir. Ali Ulvi Bey’in yaşadığı dönemlerde evlerine haddinden fazla misafir gelir gider, öyle ki bazı zamanlar gelenleri mecburiyetten kabul edemedikleri bile olur.
Fatma Hanım eskiden ikindi yatsı arası vaktini Mescid-i Nebevi’de geçirirmiş. Rahatsızlıkları sebebiyle bu alışkanlığından vazgeçmek zorunda kalmış. Hacca da en son 15 yıl önce gidebilmiş. Şimdi şehirden ayrılmıyor. Torunlarıyla evinde, sakin bir hayat sürüyor. Onun için Medine’nin de Medinelilerin de yeri başka.
AFRİKA’DAN YÜRÜYEREK HİCRET EDENLER, ANADOLU’DAN TEK BAŞINA GELEN KADINLAR Fatma Hanım’ın çocukluk hatıralarında ilginç anekdotlar var. Afrika’dan Medine’ye yürüyerek gelenleri hatırlıyor. Pakistanlı hacılar ise yaptıkları hayırlarla kalır aklında; zor durumdaki Medinelilere kapı kapı dolaşarak yardım dağıttıkları hâlleriyle... Şehirdeki ilk iki mektebi de Pakistanlılar yaptırır. Bir dönem yaşlı ve kimsesiz kadınlar Medine’ye, Resul’e komşu olmak için hicret eder. Elazığ, Eskişehir, Bağdat’tan gelen hanımlar, mücavirler için yapılan ribatlarda kalır, vefat edene kadar Medine’de yaşar. Şehir halkı da onlara yardım eder.
Ribatlar, tek kişilik odalardan müteşekkil binalara verilen ad. “Osmanlı döneminde vali, müderris, kadı ve müftülerin tayinleri Türkiye’den yapılıyordu. Onların, ailelerinin, erbab-ı tasavvufun gelmesi, ribatların kurulması demekti. Ribatlar tamamen bundan ortaya çıktı. Mesela İrfaniye, Beşirağa, Karabaş medreseleri aynı zamanda da ribatlardır.” diyor Mekke’de yaşayan ve şehrin tarihi üzerine araştırmalar yapan Dr. Necati Öztürk. Meşhur Erzurum ribatı şimdi misafirhane olarak kullanılıyor. Çoğunu yıkıp yerine yeni binalar verseler de hâlâ kullanılan ribatlar da var. Bunlardan birinde yaşayan mücavir kadınlarla görüşüyoruz.
Medine’de hayat gece daha hareketli. İnsanlar gündüz sıcakta uyumayı, akşamları çalışmayı, geceleri de ibadeti tercih ediyor. Biz de geç bir vakitte gidiyoruz ribata. Hatice Kırkıncı’yı kapıda otururken buluyoruz. Bizi hemen içeriye davet ediyor. Tek kişilik odasında ihtiyacını karşılayacak kadar eşyası var Hatice Anne’nin. “Altımdaki yün yatağa kadar hayır; ama ben çoğunu başkalarına verdim, ihtiyacı olanlara... Yerlerde yatıyorum. İstemiyorum hiçbir şey, işim mi yok… Dünyayı nasıl tutarsan öyle gider. İnşallah ahirette yerimiz olur.” diyor. Hâlinden gayet memnun görünüyor.
RÜYADA GÖRÜP ÖLÜMÜNE GELDİLER Hatice Anne, Medine’ye ilk defa 30 yıl önce hac için eşi Celal Kırkıncı ile gelir. O, meşhur Erzurumlu Mehmet Kırkıncı Hocaefendi’nin annesi aynı zamanda. Hacca geldiklerinde 15 gün boyunca huşu içerisinde ibadetlerini yaparlar. Dönmelerine yakın bir vakit Harem-i Şerif’in içindeyken Hatice Anne bir an durur, etrafına bakar ve eşine dönerek şunları söyler: “Hacı efendi, ben buraları daha önce rüyamda görmüştüm. Ben artık Türkiye’ye gitmiyorum.” Celal Efendi duydukları karşısında heyecanlanır: “Ben de senden bunu bekliyordum. Buraya ölümüne gelmiştim.” diye karşılık verir.
Böylece Medine’ye yerleşirler. Hâlbuki Erzurum’da varlıklı bir hayatları vardır. Dükkân, otel, her şeyi geride bırakırlar. İlk geldiklerinde zorluk yaşadılar mı diye soruyoruz: “Hiç sıkıntı çekmedik, fevkalade yaşadık. Allah’ım bize öyle yollar gösterdi ki. Herkes bize hizmet etti.” diyor Hatice Anne. Medine’ye hicret ettiklerinde, iş güç yoktur; fakat Erzurumlu Hattat Mustafa Efendi yardımlarına koşar. Başlarda memleketten düzenli para geldiği için de rahattırlar. Fakat daha sonra vârisler mallarına el koyar ve varlıkları kalmaz. Celal Efendi varken yine de maddi sıkıntı yaşamazlar. 20 yıl önce eşinin vefatının ardından Hatice Anne biraz zorlanır. Zira elinden bir iş gelmez. “Ama ben çok talebe yetiştirdim.” diye ekliyor. Çocuklara, gençlere yıllarca Kur’an okutmuş, güzel insanlar yetiştirmiş.
Hatice Anne eski Medine’yi hasretle anıyor. “O zamanki bereket neydi, şimdi ne…” Kırkıncı’ların dört çocuğu var, hepsi Erzurum’da yaşıyor. Yazın Hatice Kırkıncı’yı da memlekete götürmüşler. “Oralarda da her şey değişmiş.” diyor. Onun içini son dönemlerde en çok acıtan, rahatsızlığı nedeniyle dilediğinde Mescid-i Nebevi’yi ziyaret edememesi. “Ancak götüren olursa gidiyorum, yoksa oturuyorum.” dedikten sonra duygulanarak ilahi söylemeye başlıyor: “Senin için yaratıldı bu âlem, ismini yazarken çatladı kalem. Olsa dünya Muhammed’in olurdu. Kalsa dünya Nur Ahmed’e kalırdı...” Uzun uzun ilahisini okuduktan sonra son cümlesini söylüyor. “İşte bu kadar, daha fazla bir şey söylemeyeceğim.”
AKSİYON...
|