muhakeme
Yeni Katılımcı
Offline
Mesaj Sayısı: 22
|
 |
« : 25 Aralık, 2007, 00:29:44 » |
|
Hz. Peygamber geleceği biliyor muydu? Gaybtan haber vermiş midir?
Fiten hadisleri konusunda doğru değerlendirmeler yapabilmek ve Hz. Peygamber’in gaybı ne kadar bildiğini anlayabilmek için, öncelikle Kur’an ve Sünnet’in meseleye bakışının tespit edilmesi gerekmektedir. Bu kriterler ışığında yapılacak yorumlar daha sağlıklı ve isâbetli olacak, hakîkate ulaşmada büyük imkanlar sağlayacaktır.
Bir beşer olarak diğer insanlardan farkı olmayan,[1] ancak kendisine vahyedilen Hz. Peygamber, Allah bildirmedikçe gayb olan geçmişi,[2] o an yaşanan olayların iç yüzünü[3] ve geleceği[4] bilememektedir. Bu husus sadece son peygamberle ilgili olmayıp bütün peygamberler için geçerlidir. Âyet-i kerimede “böylece (Allah), vahyedilmesini uygun gördüğü her şeyi kuluna vahyetmiş oldu”[5] denilmektedir. Bu ifâde, “en derûnî anlamıyla, Allah’ın, seçilmiş peygamberlerine bile, varlığın, hayatın ve ölümün gerçek anlamını, evreni yaratmasındaki maksadını ve bizzat evrenin kendisinin gerçek mahiyetini tamamen açmadığı”[6] anlatılmak istenmektedir.
Hz. Peygamber’i sihirbaz ve kâhinlerle karıştıran, onun şahsiyetini ilah, cin ve melek şeklinde düşünen, sadâkatini ancak gaybtan haber vererek ispat edebileceğine inanan Yahûdî, Hıristiyan ve müşriklere karşı Kur’an-ı Kerim, Rasûl-i Ekrem’e: “Melek olduğunu söylemediğini, insan idrâkini aşan şeyleri bildiğini iddiâ etmediğini ve Allah’ın hazînelerinin kendi yanında olduğunu ileri sürmediğini”[7] söylemesini emretmektedir. Aynı şekilde, âyet-i kerime’de; “(Ey Peygamber) de ki: ‘Allah dilemedikçe, kendime bir yarar sağlamak ya da kendimden bir zararı uzaklaştırmak benim elimde değil. Eğer insan kavrayışının ötesinde olanı bilseydim, muhakkak ki, bahtiyarlık adına ne varsa ondan payıma daha çoğu düşerdi ve kötülük asla yaklaşmazdı bana. (Ama) ben sadece bir uyarıcıyım ve inanan bir topluma iyi haberler getiren bir müjdeci”[8] buyurulmaktadır.
Mâturîdî (333/911) bu âyeti: “Ben gaybı bilseydim ve bu sâyede size gelecek zararları giderip, menfaat elde etmenize vesîle olabilseydim bana îmân ederdiniz. Bana îmân edenlerin sayısının çok olması da Allah katında sevâbımın artmasına sebep olurdu”[9] şeklinde tefsir etmektedir. Zemahşerî (538/1143) de: “Eğer gaybı bilseydim harplerde bazen galip bazen mağlup, ticarette bazen kârlı bazen zararlı, yönetimde bazen isâbetli bazen hatâlı olmazdım” şeklinde yorumlamaktadır.[10] Fahreddin er-Râzî ise, (606/1209) Rasûlullah’ın gaybı bilmediğini bu âyetin açıkça ortaya koyduğunu ifâde etmektedir.[11]
Hz. Peygamber’in yaşadığı devirdeki bir çok olayın iç yüzünden haberdar olmadığı bilinmektedir. Nitekim O, âyet-i kerime ininceye kadar İfk hadisesinin (6/627) doğru olup olmadığını;[12] Tebük seferine (9/630) katılmayanların ileri sürdükleri mâzeretlerin ne derece gerçek olduğunu;[13] Mescid-i Dırâr’ı inşâ edenlerin niyetlerinin Müslümanları parçalamak olduğunu[14] önceden bilememektedir. Târihe elim vak’alar olarak geçen Reci’[15] (4/625) ve Bi’r-i Mâûne[16] (4/625) hadiseleri de, Hz. Peygamber’in kendisine bildirilmedikçe gelecekten habersiz olduğunu göstermektedir. Hüzeyl ve Necid’lilerin “İslâmiyet’i öğrenmek istiyoruz” bahânesi ile Rasûlullah’tan öğretici istedikleri, sonra da kalkıp bu kimselere pusu kurarak suikast düzenledikleri ve acımasızca bu masum öğreticileri şehid ettikleri tarîhen sâbittir. Allah Rasûlü eğer onların bu kötü maksadını önceden bilseydi, bu yetmiş sahabîyi oraya kesinlikle göndermezdi.[17] Zîra, Hz. Peygamber’i çok yakından tanıyan Enes b. Mâlik, hâfızların öldürüldüğü gün, Rasûlullah’ı daha önce hiç bu kadar üzgün ve sarsılmış olarak görmediğini ifâde etmektedir.[18] Aynı şekilde Mû’te harbinde (8/629) şehid olan Zeyd b. Hârise, Abdullah b. Revâha ve Ca’fer b. Ebi Talib’in ölüm haberlerini aldığı zaman çok üzüldüğü ve gözlerinden yaşların aktığı kaynaklarda mevcuttur.[19] Bu ifâdeler, Rasûlullah’ın ölüm haberi kendisine ulaşmadan önce durumdan habersiz olduğuna işaret etmektedir.
Öte yandan bir düğün töreninde “aramızda yarın ne olacağını bilen bir Peygamber var”[20] diye şiir söyleyen câriyenin böyle söylemesinin doğru olmadığını nezaketle belirten Hz. Peygamber: “Hayır öyle demeyin! Yarın ne olacağını ancak Allah bilir”[21] diyerek gördüğü yanlışı hemen düzeltmiştir. Osman b. Maz’un hakkında “Allah’ın sana ikramda bulunacağına şehâdet ederim” diyen Ümmü’l-Â’la’ya (6/627) hitâben: “Allah’ın ona ikram edeceğini nereden biliyorsun?” diye sormuş, onun: “Anam, babam sana fedâ olsun ey Allah’ın Rasûlü! Peki, Allah (c.c.) kime ikram eder?” diye cevap vermesi üzerine, O: “Osman b. Maz’un ölmüştür ve onun için Allah’tan hayır dilerim. Allah’a yemin ederim ki, ben Allah’ın Rasûlü olduğum halde ne muamele göreceğimi bilmiyorum”[22] diyerek insanların bir takım hatâlı düşüncelere düşmesini önlemiştir. Hz. Peygamber’in bu tarz ifâdeleri, onun insan kavrayışının ötesindeki bir takım gerçeklere tam anlamıyla muttalî olmadığının bir işâretidir.
Mahşerde ümmetinin affedilmesini isteyen Hz. Peygamber’e: “Sen onların senden sonra neler yaptıklarını bilmiyorsun”[23] denileceği haber verilmektedir. Bu hadîs-i şerif, gelecekte ümmetinin neler yaptığından Hz. Peygamber’in bilgisinin olmadığını ortaya koymaktadır. Zîra, Hz. Îsa’dan sonra, onun takipçilerinin yaptıklarından Hz. Îsa’nın haberinin olmadığı da Kur’an-ı Kerim’de ifâde edilmektedir.[24] Bu bakımdan gelecekte yaşanacaklar konusunda da bütün peygamberlerin sınırlı bir bilgiye sahip oldukları anlaşılmaktadır.
Aynı şekilde, Hz. Peygamber’in kâdı olarak hüküm verirken dâvâsını daha iknâ edici delillerle savunanın lehine hüküm verebileceğini, hakîkatte kimin haklı kimin haksız olduğunu bilemeyeceğini, bu nedenle haksız olan tarafın, dâvâsını savunarak karşı tarafın hakkını almamasını tavsiyesi[25] de, onun gaybı bilmediğini göstermektedir. Nitekim Hz. Âişe: “ ….Kim Muhammed’in yarın ne olacağını haber verdiğini sanıyorsa, şüphesiz o Allah’a büyük bir iftirâda bulunmuş olur. Çünkü Allah şöyle buyurmaktadır: “De ki: ‘Göklerde ve yerde olan hiç kimse, (yani) Allah’tan başka (hiç kimse), yaratılmışların duyu ve tasavvur alanı dışında kalan gerçekleri bilemez. (Yaratılmış olanlar) öldükten sonra ne zaman diriltileceklerini de bilemezler’[26]”demektedir.[27] Hz. Âişe’nin bu beyânına rağmen[28] aktarılan bir rivâyette, ‘Hz. Peygamber’in sabah namazını kıldırıp minbere çıktığı ve öğlene kadar konuşma yaptığı, daha sonra öğle namazını kıldırıp ikindiye kadar konuştuğu, müteakiben ikindiyi kıldırıp güneş batıncaya kadar konuştuğu ve kıyâmete kadar olmuş ve olacak şeyleri anlattığı’[29] ifâde edilmektedir. Bu rivâyet daha en baştan, “namazı kısa tutmayıp hasta, zayıf ve ihtiyaç sâhiplerini gözetmeyerek, insanları camiden soğutanları sert bir şekilde uyaran ve insanların sıkılmasını hoş karşılamayan”,[30] “Allah’a yemin olsun ki, sözü yeteri kadar söylemeyi uygun görürüm. Şüphesiz sözü tadında bırakmak, uzatmaktan çok daha iyidir”[31] diyen Hz. Peygamber’in Sünnet’iyle bağdaşmamaktadır. Aynı şekilde, “Rasûlullah, bizi usandırmamak için belirli günlerde vaaz ederdi”[32] şeklinde onun uygulamasını aktaran sahâbînin sözleriyle de çelişmektedir. Dolayısıyla, bu rivâyetin zayıf olduğu görülmekte olup, Hz. Peygamber saatler süren bir konuşmasında kıyâmete kadar olmuş ve olacak olaylardan bahsetmemiştir. Bu itibarla Hz. Âişe’nin sözleri daha tutarlı ve iknâ edicidir.
Kur’an dışı vahiylerle Hz. Peygamber’in gaybe muttalî kılınması söz konusu olmakla beraber,[33] onun gelecek hakkında söylediği genel hükümler ifâde eden bazı sözlerini vahye mahzar olmadan kendi değerlendirmesiyle söylemesi mümkündür. Nitekim onun, Medine’de siyâsî, etnik, dînî ve sosyal faktörleri göz önünde bulundurarak bir devlet kurduğu ortadadır. O, bu dengelerin muhâfazasının zor olduğunu ve bunlar bozulduğu takdirde iç karışıklıkların çıkacağını herkesten çok daha iyi bilmektedir. Bu bilgiye basîreti, firâseti, tecrübesi ve sağlam muhâkeme yeteneği sonucu ulaşması ve bunlara istinâden ümmetini bâzı konularda bir takım benzetmelerle ve umûmî ifâdelerle uyarması imkan dahilindedir. Halifelerin şehid edilmesiyle başlayan kargaşa ve karışıklıklar döneminde ashâbın bu olayları Hz. Peygamber’in önceki uyarılarıyla ilişkilendirerek değerlendirmeye çalışmış olmaları da mümkündür.
Hz. Peygamber’in kıyâmete yönelik bir kısım uyarıları ise, “küresel kıyâmet”le ilişkilendirmek yerine, iktidarın el değiştirmesi ya da yönetimin yıkılması ve sonrasında meydana gelebilecek karışıklıklar şeklinde anlaşılabilir. Zîra, rivâyetler bu şekilde değerlendirildiğinde onun kehânet türünden bilgiler aktarmadığı, siyâsî ve sosyal içerikli konularda ümmetine bazı stratejik bilgiler verdiği, karşılaşabilecekleri muhtemel sıkıntıları aşmaları için yapmaları gerekenler konusunda onları uyardığı ve bunun da gâyet normal bir durum olduğu görülecektir.
Hz. Osman’ın şehid edilmesiyle başlayan iktidar mücâdelelerinde Hz. Peygamber’e nispet edilen bazı sözlerin, olaylara taraf olan veya olaylar karşısında tarafsız kalmaya çalışan kişiler tarafından savunma aracı olarak kullanılmış olma ihtimâli de söz konusudur. Hâdiselere kendi çıkarları istikâmetinde yön vermek isteyen bazı kimselerin, kendi tavırlarının Hz. Peygamber tarafından onaylandığını ifâde eden rivâyetlere sarılmaları ve haklılıklarını bu şekilde ortaya koymaya çalışmaları mümkündür.[34] Böyle bir ortamda Hz. Peygamber’e isnâd edilen gelecekle ilgili bir takım haberlerin arkasında, Müslümanlar arasında cereyan eden tatsız olaylara mâzeret arama amacı da yatmış olabilir.[35]
Hz. Peygamber’in savaşta kahramanlık gösteren bir kişi hakkında, orada bulunanların kanaatlerinin aksine, onun cehennemlik olduğunu söylemesi de[36] gelecekten haber verme şeklinde değerlendirilmemelidir. Zîra, Rasûlullah’ın o kişiyi önceden tanıması ve hangi maksatla savaştığını fark etmesi, bu nedenle de şehîd olamayacağını belirtmiş olması mümkündür. O, bu tavrıyla amellerin niyetlere göre değer kazandığını mü’minlere öğretmeyi amaçlamış olmalıdır. Sonradan anlaşılacağı üzere o kişi, kavminin şerefini ve kendi yiğitliğini göstermek için savaştığını yaralı haldeyken itiraf etmiştir. Daha sonra da yaralarının acısına dayanamayarak intihar yolunu seçmiş ve Hz. Peygamber’in bu tespitini haklı çıkarmıştır.
Öte yandan “Rasûlü Ekrem’in gaybtan haber verdiğini ispat eden rivâyetler, tek tek ele alındığı zaman kesin bilgi ifâde etmeseler de, bu nevi haberlerin çokluğu, ayrı ayrı her olay hakkında olmasa da, onun gaybtan haberdâr kılındığının mânevî tevâtür derecesine ulaştığını gösterir”[37] denilmektedir. Oysa burada unutulmaması gereken husus, Allah Teala’nın bildirdiği ölçüde Hz. Peygamber’in gayba vâkıf olabileceğidir. Zîra âyet-i kerime’de, “(yalnız) O bilir yaratılmışların kavrayış sınırlarının ötesindekini ve hiç kimseye açmaz kendi erişilmez derinlikteki sırlarını, seçmekten hoşnutluk duyduğu elçisi hariç…”[38] buyurulmaktadır. Bununla birlikte, “aklın boyunu aşan müteşâbih âyetlerin bulunduğunu kabul ettikten sonra, âyetin geldiği kaynakla devamlı temas halinde olan bir Peygamber’in gayb ve benzeri konularda zamanla anlaşılabilecek hadisler söyleyebileceğini kabul etmemenin mantikî bir izahının olamayacağı” ifâde edilmekte ve “Hz. Peygamber’in gaybtan haber vermesinin mûcize olduğunu, Sahihayn ve diğer hadis kitaplarındaki cennet, cehennem, şefaat ve mi’rac gibi konularla ilgili hadislerin tamamını inkâr etmenin onun bu cephesini görmezlikten gelme anlamı taşıdığı” belirtilmektedir.[39]
Bu ifâdeler doğru olmakla beraber, Hz. Peygamber’in gayb bilgisinin sınırını tespit etmenin mümkün olamayacağı da bilinmelidir.[40] Dolayısıyla, hadis âlimlerinin isnad açısından tenkit ederek zayıf ya da uydurma kabul ettikleri gaybî hadislerin bilgi değerinin olmadığının kabul edilmesi ve bunların nakledilmesine dahî taraftar olunmaması gerekmektedir. Nitekim Mâturîdî, mucize ile desteklenen ve ismet sıfatına sahip olan Hz. Peygamber’in verdiği haberin kalbi tatmin eden en doğru haber olduğunu, ancak böyle bir haberin ondan sâdır olduktan sonra hata yapmaları ve yalan söylemeleri mümkün olan ve bu gibi özelliklerden korunduklarına dâir elde delil bulunmayan kişiler aracılığıyla geldiğini, bu nedenle bunların doğruluğunun araştırılması gerektiğini belirtmektedir.[41]
Sahih hadislerin gaybla ilgili konularda bilgi vermesi mümkün ve câiz olmakla beraber, bazı gaybî hadislerin diğer haberler gibi metin tenkîdi açısından değerlendirilme şansları pek fazla değildir. Nitekim bazı hadisler vardır ki onlar isnâd sistemi açısından hadis âlimlerinin koyduğu ölçülere göre sahih kabul edilmektedir. Metin açısından ise insanların kendi akıl, mantık ve ulaştıkları bilimsel veriler ışığında değerlendirmeleri söz konusu olacağından bir takım tartışmaları da beraberinde getirmesi söz konusudur.[42] Aklın metafizik konuları anlamakta yetersiz kalması doğru olmakla beraber, imkan ve yeterlilik ölçüsünde aklî ve naklî deliller birlikte kullanılmak sûretiyle[43] bu rivâyetler anlaşılmaya çalışılmalıdır. Bununla birlikte gaybla ilgili hadislerde mecâz unsurunun ağır bastığını da dikkate almak gerekmektedir. Zîra din, tabiatı gereği büyük ölçüde soyut kavramlar alanı olup bazı konularda sembolik anlatım kaçınılmazdır. Gayb konusunda sembolik dille ortaya konulan bazı dinî ifâdelerin, sağlanabilirliğe ve gerçeklikle karşılaştırılmaya esas teşkil etmeyeceği de açıktır. Bu itibarla, gayb dünyasıyla ilgili meseleler anlaşılmaya çalışılırken âyet ve hadislerin lafızlarının zorlanması ilmî ve sağlıklı bir yol değildir.[44]
Netice itibârıyla Hz. Peygamber, kendisine bildirildiği kadarıyla geleceği bilmektedir ve onun bu bilgisinin sınırını tespit etmenin güçlüğü de ortadadır. Ayrıca, Hz. Peygamber’in görevi gayb âleminin sırlarını açıklamak değil Allah tarafından kendisine bildirilenleri tebliğ etmektir.[45] O’nun bir müjdeci ve uyarıcı[46] olarak bu vazîfesini hakkıyla yaptığı ise mâlumdur.
Selam ve dua ile.
Geniş bilgi için bkz, Dr. Ahmet Emin Seyhan, Hadislerde Kıyamet Alametleri, s. 113-118
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Bu konu ile ilgili geniş bilgi için bkz. ERDOĞAN, M. Vahiy-Akıl Dengesi Açısından Sünnet, s. 222-228.
[2] Âl-i imrân, 3/44; Hûd, 11/49; Yûsuf, 12/102.
[3] Tevbe, 9/107-108; Nûr, 24/11-16; Tahrîm, 66/3.
[4] En’âm, 6/50, A’raf, 7/188; Ahkâf, 46/9. Ayrıca bkz. Yûnus, 10/20; Kehf, 18/23-24; Lokmân, 31/34.
[5] Necm, 53/10.
[6] ESED, Muhammed, s. 1081, 53/10, 6 no’lu dipnot.
[7] En’âm, 6/50.
[8] A’raf, 7/188.
[9] MÂTURÎDÎ, Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed, Te’vilâtü’l-Kur’an, (Te’vilâtü Ehli’s-Sünne), (I-II), 1a-814b, Topkapı/ Medine; no: 180, I, 219a-219b.
[10] ZEMAHŞERİ, Cârullah Mahmud b. Ömer, el-Keşşâf an Hakâiki’t-Tenzîl ve Uyûni’l-Akvâl fî Vucûhi’t-Te’vîl, thk. Mustafa Hüseyin Ahmed, Kahire, 1953, II, 145. Krş. KURTÛBÎ, el-Câmî, VII, 336; ŞEVKÂNÎ, Muhammed Ali, Fethu’l-Kadir el-Câmiu beyne Fenneyi’r-Rivâyet-i ve’d-Dirâyeti min İlmi’t-Tefsîr, (I-V), Kahire, 1964, II, 274.
[11] RÂZÎ, Mefâtîhu’l-Gayb, XV, 69.
[12] Nûr, 24/11-16.
[13] Tevbe, 9/94.
[14] Tevbe, 9/107-108.
[15] TABERÎ, Tarih, II, 538-544.
[16] TABERÎ, Târih, II, 545-554.
[17] BUHARÎ, 64/Megâzi, 28 (V, 40-44); 56/Cihad, 9 (III, 204).
[18] BUHARÎ, 23/Cenâiz, 41 (II, 84).
[19] BUHARÎ, 23/Cenâiz, 4, 44 (II, 72, 87).
[20] BUHARÎ, 67/Nikah, 48 (VI, 137), 64/Megâzi, 12 (V, 15); TİRMÎZÎ, 9/Nikah, 6 (III, 399).
[21] İBN MÂCE, 9/Nikah, 21 (I, 611).
[22] BUHARÎ, 23/Cenâiz, 3 (II, 71).
[23] BUHARÎ, 92/Fiten, 1 (VIII, 86-87).
[24] Mâide, 5/116-118.
[25] BUHÂRÎ, 52/Şehadât, 27 (III, 162); 93/Ahkâm, 20 (VIII, 112); MÜSLİM, 30/Akdiye, 3 (II, 1337); EBÛ DÂVUD, 23/Akdiye, 7 (IV, 13-15); MÂLİK b. ENES, Muvattâ, thk. M. F. Abdulbâkî, (I-II), Çağrı Yay., 1992, 36/Akdiye, 1 (II, 719).
[26] Neml, 27/65.
[27] MÜSLİM, 1/İman, 77 (I, 159); TİRMÎZÎ, 44/Tefsîru’l-Kur’an, 6 (V, 262-263).
[28] “Hz. Âişe’nin yaptığı tenkidlerin hareket noktası Kur’an ve Sünnet’tir. O, bu iki kaynaktan aldığı İslâmî kültüre kendi düşüncelerini de katarak pek çok meselede İslâmî cemiyeti aydınlatan bir ilim ve fazîlet meş’alesi olmuştur.” Bkz. HATİBOĞLU, Mehmet Said, “Hazreti Âişe’nin Hadis Tenkitçiliği”, AÜİFD., XIX, 72, Ank., 1973.
[29] MÜSLİM, 52/Fiten, 6 (III, 2217). Ayrıca bkz. NESÂÎ, 6/Mevâkit, 55 (I, 297).
[30] BUHÂRÎ, 3/İlim, 28 (I, 31); 93/Ahkâm, 13 (VIII, 109); İBN MÂCE, 5/İkâme, 48 (I, 315-316); İBN HANBEL, IV, 118, 119 V, 273.
[31] EBÛ DÂVUD, 40/Edeb, 86 (V, 275-276).
[32] BUHÂRÎ, 3/İlim, 11, 12 (I, 25); MÜSLİM, 50/Münâfikîn, 19 (III, 2172-2173 ); TİRMÎZÎ, 41/Edeb, 72 (V, 142) İBN HANBEL, I, 377, 378, 427, 440, 443, 462, 465, 466, IV, 203.
[33] ERTÜRK, Mustafa, s. 181.
[34] Hz. Osman’ın katledilmesi ile başlayan bir dizi siyâsî-ictimâî kargaşa ve iç savaşlar karşısında tarafsız kalmayı tercih eden pasifist eğilim sahiplerinin, doğru olduğuna inandıkları bu tutumlarını toplumda yaygınlaştırmak için ürettikleri rivâyetlerle ilgili bir değerlendirme için bkz. KIRBAŞOĞLU, H., “İstismâra Elverişli Münbit Toprak: Hadisler”, İslâmiyât. C. 3, S. 3, Ank., 2000, s. 132; KIRBAŞOĞLU Alternatif Hadis, s. 215, 280-288. Ayrıca bkz. SANCAKLI, Saffet, Sünneti Doğru Anlamak, Hadislerin Doğru Anlaşılmasında Karşılaşılan Problemler, Sır Yay., Bursa, 2001, s. 181.
[35] AKBULUT, Ahmet, Sahâbe Devri Siyâsî Hadislerinin Kelâmi Problemlere Etkileri, Birleşik Yay. İst. 1992, s. 28, 318. Ayrıca, siyâsî ve sosyal içerikli hâdiselerle, rivâyetler arasında bir ilgi olduğu ve rivâyetlerin tahlilinde bunun önemi konusuyla ilgili olarak bkz. ÖZAFŞAR, M. E., “Rivâyet İlimlerinde Eser Karizması ve Müslim’in el-Câmiu’s-Sahîh’i”, AÜİFD., XXXIX, 334-336, Ank., 1999.
[36] BUHÂRÎ, 64/Megâzi, 38 (V, 74); Geniş bilgi için bkz. İBN HACER, Fethu’l-Bârî, VII, 380-381.
[37] ÇELEBİ, İlyas, İslâm İnancında Gayb Problemi, s. 122. Ayrıca bkz. EREN, Şâdi, Kur’an’da Gayb Bilgisi, s. 83-84, 220.
[38] Cin, 72/26-27. Kırbaşoğlu bu âyetlerde Hz. Peygamber’e gayb bilgisi verildiğinden değil, verilebileceğinden söz edildiğini belirtmektedir. Öte yandan, Kur’an’ın gayb bilgisini ısrarla Allah’a hasretmesine bakıldığında bu ihtimalin de zayıfladığını, zaten Hz. Peygamber’e de bu konuda herhangi bir gaybî bilgi vermediğinin görüldüğünü ifade etmektedir. Bkz. Alternatif Hadis, s. 213.
[39] KANDEMİR, M. Yaşar, “Sahihayn’e Yöneltilen Tenkîdlerin Değeri”, Sünnetin Dindeki Yeri, İSAV., Ensar Neşriyat, İst., 1998, s. 406-407. Ayrıca bkz. ŞEHBE, M. Sünnet Müdafaası, I, 103.
[40] SOFUOĞLU, Cemal, “Hadislerin Anlaşılmasındaki Güçlükler ve Bazı Problemler” Uluslararası I. İslâm Araştırmaları Sempozyumu, DEÜ. Yay ., İzmir, 1985,. s. 102.
[41] MÂTURÎDÎ, Ebû Mansur Muhammed b. Muhammed, Kitâbu’t-Tevhîd, thk. Fethullah Huleyf, Mektebetü’l-İslâmiyye, İst., 1979, s. 8-9. Konu ile ilgili Kırbaşoğlu da: “Hadisleri reddetmek veya eleştirmek Hz. Peygamber’i reddetmek değil, ona nispet edilmesini eleştirmektir” demektedir. Bkz. İslâm Düşüncesinde Sünnet, s. 318.
[42] KARACABEY, Salih, Hadis Tenkîdi, Hadislerin Hz. Peygamber’e Âidiyetini Belirleme Yolları, s.258, 259. Sancaklı ise, gaybî rivâyetlerin sened ve metin kritiğinin yapılması gerektiğini belirtmektedir. Bkz. SANCAKLI, S., Sünneti Doğru Anlamak, s. 181.
[43] MATÛRÎDÎ, Kitabu’t-Tevhîd, s. 183-184, 186, 187. Ayrıca bkz. MÛSA CÂRULLAH, Kur’an-Sünnet İlişkisine Farklı Bir Yaklaşım, Kitâbu’s-Sünne, s. 93.
[44] UYSAL, Muhittin, Tasavvuf Kültüründe Hadis, s. 112.
[45] Mâide, 5/67, 92, 99. Ayrıca bkz. Âl-i İmrân, 3/20; İbrâhim, 14/52; Nahl, 16/35, 82; Nûr, 24/54; AnkEbût, 29/18; Yâsîn, 36/17; Şûrâ, 42/48; Teğâbün, 64/12.
[46] A’râf, 7/188; Hicr, 15/89; Hac, 22/49; Furkân, 25/56-57; Ankebût, 29/50; Sebe, 34/28; Fetih, 48/8; Mülk, 67/26.
|