KUTSAL KİTAPLARDA HZ. MUHAMMED (SAV)`İN MÜJDELENMESİ PDF
Dr. Lejla Demiri   

Müslümanların Kitab-ı Mukaddes’e yaklaşımı

Hıristiyanlarla karşılaşmalarının ilk dönemlerinden itibaren müslümanların Eski ve Yeni Ahit’i okuyup tahlil etmeye başladıklarını görmekteyiz. Buna teşvik eden önemli nedenlerden biri, İslam inançlarına ters düşen bir kısım Hıristiyan inanç esaslarını reddetmek amacıyla argüman üretme ihtiyacı olmuştur. Böylece meselâ teslîs ya da Hz. İsa’nın ulûhiyeti gibi temel Hıristiyan inançlarının Kitab-ı Mukaddes tarafından dahi desteklenmediğini ispat etmeye çalışmak, önemli yöntemlerden biri olmuştur. Bir diğer neden ise Hz. Muhammed (sav)’in önceki kutsal kitaplarca müjdelendiğine dair Kur’an âyetleridir. Özellikle Hz. Muhammed (sav)’in gelişinin hem Tevrat hem de İncil’de tavsif edildiğini [A‘râf 7/157], İsa’nın kendisinden sonra gelecek Ahmed ismindeki peygamberi müjdelediğini [Saff 61/6] dile getiren Kur’an âyetleri, ilk dönemlerden itibaren müslümanları mevcut Tevrat ve İncil nüshalarında bu sözlerin paralelini bulma arayışına sevk etmiştir. İlk başlarda bu girişimin, Kitab-ı Mukaddes’e olan vukûfiyetleri sebebiyle daha ziyade Ehl-i Kitap’tan olup da İslam’ı seçenlerce gerçekleştirildiğini görüyoruz. Yine, İbnü’l-Cevzî (ö. 597/1201)’nin de ifade ettiği gibi, Kitab-ı Mukaddes müjdelerini bir araya getirmekten oluşan metinleri kaleme alanlar da bu mühtedîler olmuştur [el-Vefâ bi-ahvâli’l-Mustafâ, c. I, s. 73].

Yukarıda ifade edildiği üzere Kur’an’ın önceki ilâhi kitaplara bakışı tasdîk (doğruluğunu onaylama) çerçevesi içinde belirlenebilir. Zira peygamberlere ulaşan vahyin ilâhi kaynaklı olup aralarında bir fark olmadığı vurgulanmıştır. Böylece müminler, peygamberlerden “hiçbiri arasında fark gözetmeksizin” inanmakla emrolunmuşlardır [Bakara 2/136, 285]. İlâhi kitapların kaynağı açısından mesele bu şekilde belirlendiği halde; söz konusu kitapların tarih boyunca geçirdiği sürece bakınca, Kur’an’ın eleştirel bir yaklaşım tarzı arz ettiğini görüyoruz. Bilindiği üzere Ehl-i Kitap çerçevesi içinde Kur’an terminolojisinde “tahrîf” kavramının önemli bir yeri vardır. Pek çok âyette Ehl-i Kitap kendilerine verilen ilâhi mesajı tahrîf edip değiştirmekle suçlanıp kınanmaktadır. Tefsirlere baktığımızda, Ehl-i Kitab’ın “bile bile gerçeği gizledikleri” [Âl-i ‘İmrân 3/71] şeklindeki Kur’anî suçlamaların ve tahrîf konusunun Hz. Muhammed (sav)’in müjdelenmesi meselesiyle yakından bağlantı kurularak anlaşıldığını görüyoruz. Meselâ ilk dönem müfessirlerinden meşhur Taberî (ö. 310/923), “gerçeği gizlemek” ifadesini, Hz. Muhammed (sav)’in zuhuruna ve peygamberliğine işaret eden Tevrat ve İncil metinlerini gizlemek şeklinde yorumlar [Câmi‘ü’l-beyân, c. I, s. 189; c. II, s. 274-275, 375]. Aslında bu yorumun yine Kur’an kaynaklı olduğunu söylemek de mümkün. Bu konuda, kendilerine kitap verilenlerin Peygamber’i (ya da ona verilen kitabı) öz oğullarını tanıdıkları gibi tanıdıklarını, ama buna rağmen bile bile gerçeği gizlediklerini ifade eden âyetler [Bakara 2/146; En‘âm 6/20] etkili olmuş görünmektedir.

Yahudilerle hıristiyanların kendi kutsal kitaplarına yönelik yaklaşımlarını eleştirirken Müslüman polemikçiler için tahrîf konusu önemli bir kavram haline gelmiştir. Böylece tahrîf ve değişime maruz kaldığına inanılan Kitab-ı Mukaddes metninin, müslümanlar hakkında bir bağlayıcılığının olamayacağı vurgulanmıştır. Tahrîf kavramının polemikler literatüründe hicrî ikinci/milâdî sekizinci asırdan itibaren etkin hale geldiğini görüyoruz. Nestûrî Patriği I. Timoteus ile yaptığı görüşmesinde halife Mehdî, aslında Hıristiyan kutsal kitaplarının Hz. Muhammed (sav)’le ilgili sayısız müjdeyi kapsadığını ancak hıristiyanların bunları değiştirip ilgili metinleri ortadan kaldırdıklarını vurgular [Mingana, “The Apology of Timothy”, s. 35, 55]. Diğer yandan, hıristiyanların ellerinde bulunan Kitab-ı Mukaddes metninden bu manada yorumlanabilecek örneklere de yer verir. Böylece Tevrat’ta geçen ve Hz. Musa’ya atfedilen: “Tanrınız Rab size aranızdan, kendi kardeşlerinizden benim gibi bir peygamber çıkaracak” şeklindeki sözler [Tesniye 18:15, 18] Hz. Muhammed (sav)’e bir işaret olarak yorumlanmıştır. Zira sözü edilen peygamberin, İsrailoğulları’nın kardeşleri arasından çıkacağının belirtilmesi, onun İsmailoğulları’ndan olacağının delili olarak görülmüştür. Ayrıca “eşeğe” ve “deveye” binmiş tabirleri [İşaya 21:7] de birincisi Hz. İsa’nın ikincisi de Hz. Muhammed’in vasfı olarak anlaşılmıştır. Hz. İsa’nın geleceğini müjdelediği, ilâhi kelâmı işitip duyuracak ve insanları hakikate ulaştıracak olan “Paraklet” (Arapçalaşmış şekli Faraklit) ifadesi de [Yuhanna 14:26; 15:26; 16:7], halife Mehdî’nin Hz. Muhammed (sav)’in peygamberliğini ispat etmek üzere serd ettiği kanıtlar arasında yer almaktadır [Mingana, “The Apology of Timothy”, s. 33-39, 50-52].

İbnü’l-Leys Risâle’sinde de aynı anlayış ve yaklaşımı görmek mümkündür. Gösterdiği mucizeler, sahip olduğu olağanüstü şahsiyet, tebliğindeki başarı, kendisine tâbi olanların gerçekleştirdiği fetihler Hz. Muhammed (sav)’in peygamberliğini kanıtladığı gibi, Tevrat ve İncil de onun gelişini ve nübüvvetini öngörmüştür. Ne var ki, müellifin ifadesiyle, yahudilerle hıristiyanlar bu metinleri yanlış yorum ve açıklamalarla gerçek anlamından saptırmışlardır. Bu meyanda Tesniye, Mezmurlar, İşaya, Habakkuk ve Yuhanna İncili en sık atıflarda bulunduğu ve âyetlerini aktardığı kitaplar arasındadır. İbnü’l-Leys de Hz. Musa’nın sözlerini ve Hz. İsa’nın haber verdiği “Paraklet”i Kur’an’daki “Ahmed” ile özdeşleştirmektedir. “Rab Sina’dan geldi ve onlara Seir’den doğdu, Paran dağından parladı” (Tesniye 33/2) ifadesinde geçen Sina dağı Hz. Musa’nın, Seir dağı Hz. İsa’nın, Paran dağı da Hz. Muhammed (sav)’in peygamberliğine işaret ediyor şeklinde anlamıştır. Her üç mekanı da sırasıyla Tevrat, İncil ve Kur’an’ın vahyedildiği yerler olarak tanımlamıştır. [İbnü’l-Leys, Risâle, s. 308-313].

Ali b. Rabben et-Taberî’nin (ö. 240/855) Kitâbü’d-dîn ve’d-devle isimli eseri ise, önce Hz. İsmail ve onun nesli hakkındaki müjdelerin anlatımı ile başlamakta, daha sonra Hz. Musa, Davud, İşaya, Hoşea, Mika, Habakkuk, Tsefanya, Zekarya, Yeremya, Hezekiel ve Daniel’e ait birtakım ifadeleri, Hz. Muhammed’in gelişi ve tebliği ile ilgili müjdeler şeklinde yorumlayıp sunmaktadır. Böylece meselâ önceki iki metin gibi bu eser de, Hz. Musa’nın geleceğini müjdelediği peygamberi [Tesniye 18/15, 18] Hz. Muhammed (sav), zikrettiği “Paran dağı”nı [Tesniye 33/2] da Mekke olarak yorumlar. Mezmurlar ile İşaya kitabında geçen ve hamd kelimesinden türemiş olan kelimeleri de içinde bulundukları bağlam çerçevesinde “Ahmed” ve “Muhammed” isimlerine birer işaret olarak değerlendirir. [Kitâbü’d-dîn ve’d-devle, s. 66-118]. Et-Taberî’nin Yeni Ahit okumalarına gelince, Hz. İsa’nın “herşeyi öğretecek” olan Paraklet (Yuhanna 14:26) ile kastettiği kişi Hz. Muhammed (sav)’den başkası değildir. Bundan da öte müellif, yeni bir yol takip ederek Paraklet kelimesinin  ebced hesabıyla sayısal değerini, Muhammed ismi  ve Muhammed b. Abdullah en-Nebiyyü’l-Hâdî (Abdullâh oğlu Muhammed, doğru yola ileten peygamber) ve Muhammed Resûl Habîb Tayyib (Muhammed, Sevilen ve Temiz Peygamber) gibi nitelendirmelerle kıyaslayarak, bu ifadelerin birbirine denk düştüğünü göstermeye çalışır. Yeni Ahit’ten sadece Hz. İsa’nın sözlerini aktarmakla kalmayıp Petrus (I Petrus 4:17) ve hatta Pavlus’tan (Galatyalılar 4:22-26) dahi nakillerde bulunur [a.g.e., s. 118-124]. Daha da ötesi, hıristiyanlarca Hz. İsa’nın habercisi olarak görülen ve bu anlamda delil olarak kullanılan Eski Ahit metinlerini bile bu kapsamda yorumlayıp referans olarak kullanır [a.g.e., s. 117-118]. Zira ona göre hıristiyanlar, bu ifadeleri yanlış yorumlamış ve hakiki manasından saptırmışlardır. Böylece Ehl-i Kitab’ın söz konusu ifadeleri yorumlama biçimlerini sert bir dille eleştirmeye yönelir [a.g.e., s. 17, 111-112, 121, 123-124].

Bu kısa yazımızda sunduğumuz örneklerden de görüldüğü üzere, Kur’an âyetlerinin etkisiyle Müslüman yazarlar, Ehl-i Kitap ile tartışma ve diyaloglarında yine onlara ait kutsal metinleri okuyup İslam’a uygun bir şekilde yorumlamaktan oluşan bir savunma yöntemi geliştirmişlerdir. Hıristiyanların Hz. İsa’nın misyonunu ispat sadedinde Eski Ahit’e müracaat edip onu bir delil olarak kullandıkları gibi, müslümanlar da Hz. Muhammed (sav)’in peygamberliğini kanıtlamak maksadıyla hem Eski Ahit hem de Yeni Ahit’ten yararlanmışlardır. Bu durum, delâ’ilü’n-nübüvve, a‘lâmü’n-nübüvve ya da beşâ’irü’n-nübüvve olarak isimlendirilen yeni bir yazım türünün de ortaya çıkmasına vesile olmuştur. İsminden de anlaşılacağı üzere bu tür eserlerin asıl amacı, Hz. Muhammed (sav)’in peygamberlik görevini ispat etmek olmuştur. Bunu da Hz. Peygamber’in emsalsiz şahsına atıfta bulunarak, gösterdiği mucizeleri ortaya koyarak, önceden haber verdiği hususların gerçekleşmesiyle ilgili olayları naklederek, ashâbının ve ona tabi olanların üstün niteliklerine dikkat çekerek yapmaya çalışmışlardır. Ayrıca Kitab-ı Mukaddes müjdelerini bir araya getirip analiz eden bölümler de bu eserlerin ayrılmaz önemli bir parçası olagelmiştir. Tekvin, İşaya, Mezmurlar ve Yuhanna İncili bu konuda en çok başvurulan eserler arasında sayılabilir. Hamd kökünden türeyen kelimeleri kapsayan ifadeler, Mekke ve civarı ile bağlantı kurulabilecek mekan isimlerini zikreden metinler ile Hz. İsa’nın geleceğinden söz ettiği Paraklet, İslam’ın zuhurunun şahidi hükmünde anlaşılmıştır. [bk. Lazarus-Yafeh, Intertwined Worlds, s. 83-110; Adang, Muslim Writers, s. 139-162; 264-266]. Ayrıca zikrettiğimiz son örnekte de görüldüğü üzere, ebced hesabı dahi bu meyanda bir araç olarak kullanılmıştır. Böylece Eski ve Yeni Ahit metinlerinde geçen bir kısım kelimelerin sayısal değeri ile Hz. Muhammed’in isim ve sıfatlarının sayısal değerleri arasında ilgi kurularak birbirleriyle özdeşleştirme yoluna gidilmiştir.


Bibliyografya