| EYÜP SULTAN'DA RAMAZAN GECESİ |
|
Yorumları Göster (0) - Konuya Yorum Ekle
| Sahra Berk | |
EYÜP SULTAN'DA RAMAZAN GECESİ
"Camilerinde ahreti, sokaklarında ecdadımızı hatırlatan eski ramazanın kutsiyetini dün gece Eyüp Sultan'da buldum. Müminlerin üstünde top kandiller damla damla titreşiyordu. Berrak bir ses, biz Türkler için esrar dolu Kur'an lisanına muhabbetten ve imandan kopan uhrevî bir ahenk veriyordu. Vücutlarını maneviyetin vecdine salıvermiş müminler -cami eşiğinden çıkar çıkmaz tacir memur oyuncakçı kebapçı zabit irad-hor diye hepsi birer sınıfa bölünecek insanlar -orada yalnız aynı şeye inanır birer kuldu. Hepsi bir arada secdeye kapanıyor. Bu nurlar altında mukaddes bir sükut içinde bir an ruhuyla yalnız kalıyordu. ... Güzel sesli imam ve müezzinlerin eda ettirdiği ibadetten sonra müminler top kandillerin altından ağır ve sessiz dışarıya çıktılar! Ellerinin birinde pabuçlarını taşıyorlardı. Öbürkünde, ara sıra alınlarında gezdirdikleri, birer mendil vardı. Peygamber Muhammed'le Fatih Mehmed'in asırlarını düşündüren mukaddes avluya haşmetli bir gece sükûtu inmişti. Dalgalı mermerlerde Müslümanların ayak sesleri -bitkin birer hırıltı halinde- birkaç dakika sürüklendi. Nihayet avluda şerefelerden ve mahyanın titrek heyetinden inen ışıkların biriktirdiği bir yarı şeffaflık kaldı. Orta yerdeki seddin yeşil parmaklığı içinden taşan koca çınar, dallarının bir kısmını cami kemerlerine bir kısmını da türbe revakına yaslamış, kıpırdamıyordu. Yalnız tepesinde -geceden daha siyah bir loşluk sorgucu halinde beliren- en yüksek ince dallardan uzak ve hafif bir fısıltı çiseliyordu. Ve bu, sikkelerin altındaki mermer köşe musluklarından akan sulara karıştıkça avluda asil ve mütevazi, şen ve melûl bir ahenk idame ediyordu. Bülbüller son demleriyle bu su, mermer, yaprak ve sükûn âlemine ayrı bir lezzet veriyordu. Yedi yuvarlak fanusun altından geçtim. Türbe penceresine yaklaştım. Kalemin ve rengin anlatamayacağı uçucu bir cilveyle ışıldayan enfes çini âlemi içinde mahsur pencerenin parmaklığına alnımı dayadım. Çinilerini kandil ışıklarının yer yer parıldattığı iç duvarların orta yerinde mermer çerçeveler içine oyulmuş ikinci medhalin ötesinde sahabenin türbesi yekpare bir nur gibi tecelli etti. O medhalin ötesinde sahabenin türbesi yekpare bir nur gibi tecelli etti. O medhalin som sedef parmaklıklı kapısı örtülmüş. Kıvrım kıvrım gümüş türbe parmaklığının baş ve ayak uçlarında iki yüksek ve beyaz meşale donuk ve muazzam yanıyor. Alnım, kanımla yavaş yavaş ısınan parmaklıkta; şakağım oymalarda kenetlenmiş sol elimin koluna dayalı kalarak faniliğin bu noktasından bekayı doya doya seyrettim. Vücudumun ağır ağır kaybolduğunu ruhumun kat kat açıldığını hissettim. Ahret ve dünya korkusunu oğuşturan bir vecd içinde kadim mezarlığa doğru çıktım. Bu dünyadaki nişanları yarı yıkık soğuk yazıları karanlıkta yok olmuş birer taştan ibaret kalan ecdat ülkesinde garip bir teselli ve bir kuvvet buldum. ... Kavuklu bir taşa yaslanıp İstanbul'u seyrettim: Eyüp'ten Sultan Ahmed'e kadar yüzlerce minare ve birçok mahya!.. Bütün sefalet manzaralarını içindeki bütün acıları, yabancı varlıkları örten, yalnız Türk'ün ve İslam'ın şanını, zaferini karanlıklarda ışıktan birer dağ heyetinde göklere doğru ilan eden İstanbul! Türklerin bir ufuktan öbür ufka kadar kendileri için nurlarla çizdiği la-yemut İstanbul!... Ah o İstanbul'u kucaklayabilseydim, öpseydim, tekrar öpseydim, öpseydim. O kavuklu taşın dibinde bu İstanbul için birkaç gözyaşım kaldı." (Ruşen Eşref Ünaydın, Seçmeler, s. 134-137)
|










