Benim Hikayem: "Kiliseye Uymamak Kanımda Vardı" PDF
Abdul'l-Hakim Murad   

Aileden aldığım bilgiye göre benim atalarım her zaman sorun çıkaran kişiler olmuşlar. Baba tarafımdan bazı İskoç atalarımın Jul Sezar'a karşı savaştığı söyleniyor ve bunlardan biri de Bruce hanedanından I. Robert tarafından idam edilmiş. Annemin ailesinde azizleştirilmiş iki bakire teyze, radikal başkaldırıcılığı benimseyerek Anglikan kilisesini reddetmiş bir papaz ve ilahi yazarı olan Philip Doddridge'in (ö.1751) soyundan geldikleri için gurur duyarmış. Philip Doddridge kendi zamanındaki diğer insanlar gibi kabul edilen Ortodoksluğa karşı ciddi bir tepki başlatmak adına ilk Hıristiyanların inançlarına doğru bir geri dönüş için Reform isteğinde bulunmuştu. En ünlü ilahisi onun zamanlarının İbranileştirici havasını anlatır.


            Ey Bethel Tanrısı, toprağından

            Halen insanların beslendiği;

            Bu dünyevi hacılıkta

            Bütün atalarımıza önderlik eden:


            Yeminlerimiz, dualarımız, şu anda

            Merhamet krallığının önündeyiz:

            Ey İsrail Tanrısı, onların

            Muvaffak ırkının Tanrısı ol.


Daha sonra Kraliçe'nin de papazlığını yapacak olan okulumuzun papazı Willie Booth eski Hıristiyan kilisesinin Yahudiliğine dikkatimi çekti. Anglikanlar gerçekten de İsrail'in Tanrısının ‘devam eden' ırkı mıydı? Booth tarafsız bir şekilde bizim bu düşünceye yönelik şüpheci yaklaşımımızı kabul etmişti. İsa açıkça görüldüğü gibi Yahudi'ydi. Eski Ahit'i dürüstçe okumamız bizi günlük olarak taptığımız Teslis Tanrısının yeni bir şey olduğunu görmeye itti.

Endişeli Anglikanlar olarak dua ediyorduk, fakat kiliseye uymamak kanımda vardı ve ben çocukların sadece İncil ile ilgili oyunlar oynayabildiği katı Şabat günlerinin taze aile hatıralarıyla büyüdüm. Büyükbabamın zamanına kadar ailemin erkekleri alkolü hayatlarına sokmamaya yemin etmişti. Büyükbabam bu geleneğin son temsilcisiydi, fakat orta yaşlarına geldiğinde arada sırada sosyal ortamlarda içmenin iş hayatı için iyi olabileceğini fark ederek bundan vazgeçti. Onun zamanında bu karar halen ciddi bir karardı. Onun İngiltere'si içki kullanılmayan otellerin, Pazar günü boş caddelerin görüldüğü ve nişan yüzüğü takmadan öpüşmenin olmadığı bir İngiltere'ydi ve şimdi böyle bir İngiltere düşünülemez bile. Blair jenerasyonu için böyle bir İngiltere uzak ve yabancı bir yer gibi. Yine de mühtedi burada bir paradoksun olduğunu bilir. İngiltere'nin kendi kimliğini terk etmesi karşısında birisi çıkıp bir İngiliz'in İslamiyet'i benimsemesinin yenilik adına kendi mirasını terk etmesi anlamına gelip gelmediğini sorabilir. Ailemin büyükanne ve büyükbabamın zamanında içerisinde tapındığı, evlendiği ve Pazar Okulu'na gittiği Norwich'in Chapelfield Gardens bölgesindeki küçük kilisenin bir cami haline getirilmesinde tabi ki bana göre her zaman hoş bir ironi mevcuttur. Dua etmek için buraya gittiğimde aile geleneğimizin yaşayan son temsilcisi mi oluyorum?

Booth beni resmi itikat Hıristiyanlığından vazgeçirmişti ve farkında olmayarak benim kiliseye uymama mirasını yeniden keşfetmeme yardımcı olmuştu. Bu durum dolaylı olarak kız kardeşim tarafından da desteklenmişti. Kız kardeşim Üniteryan papaz William Channing (ö.1842) tarafından kurulmuş olan bir okula gidiyordu ve Channing'in etkisi okulun değerler sistemi ve ibadeti üzerinde hissediliyordu. Channing en eski Hıristiyanların inançlarını keşfetmek ve yeniden diriltmek için Reform'u St. Atanasyus'un ve dördüncü yüzyıl politik piskoposlarının manüpülasyonlarının ötesine taşımak isteyen gerçek bir Ayrılıkçı kahramandı. Bu onun düşünce şekliydi:

Bizler [...] sadece ve sadece tek bir Tanrı olduğuna inanıyoruz. Tanrı'nın birliğini bozan Teslis inancına karşı çıkıyoruz. Bu inanca göre yüce kutsallığa sahip üç sonsuz ve eşit kişi var; Baba, Oğul ve Kutsal Ruh. Din bilimcilerin tanımlamasına göre bu üç kişiden her biri kendi bilincine, iradesine ve algılarına sahip. Birbirlerini seviyorlar, aralarında fikir alışverişinde bulunuyorlar ve birbirlerinin toplumlarından hoşnutlar. İnsanın kurtuluşunda birbirlerinin işini üstlenerek farklı roller oynuyorlar. Oğul aracıdır, Baba değildir. Baba Oğlunu gönderir, kendisi gönderilmiş değildir ve Oğlu gibi ete kemiğe bürünmüş değildir. Burada farklı algılara sahip, faklı işler yapan ve farklı ilişkiler sürdüren üç zeki varlıktan bahsediyoruz ve bu varlıklar üç zekayı ima etmiyorsa üç zekanın nasıl oluşturulacağını bilmek konusunda kaybımız var demektir.

Bizler [...] mantıksız ve kitaba dayanmayan Teslis inancına karşı çıkıyoruz. Bizim düşüncemize göre Havarilerin ve [ilk] Hıristiyanların inandığı gibi Baba olarak adlandırılsa da tek bir Tanrı vardır. Bizim düşüncemize karşı olanları Yeni Ahit'ten Tanrı kelimesinin üç varlığı kastettiği bir pasaj bulmaya çağırıyoruz.

Teslis inancı doğru olsaydı zorluğu, tek olması ve önemi sayesinde büyük bir açıklık içerisine açıklanırdı [...] ve bütün olası hassasiyetiyle anlatılırdı. Fakat bu açıklama nerede ortaya çıkıyor? O'nun üç parçadan oluşan bir varlık olarak anlatıldığı Tanrı ile ilgili birçok pasajdan biz sadece ve sadece tek olanı istiyoruz [...] Yani bize karşı olan kişiler İncil'i bırakmak zorunda kalarak ve Yazıtsal deyiş-bilim (Scriptural Phraseology) tarafından onaylanmayan kelime çeşitleri icat etmek zorunda kalarak itikatlarına Teslis inancını koyarken Kutsal Yazıtlar  Teslis inancıdan tamamen kaçınıyor mu?

Bu inancın pratikteki etkisi ile ilgili de itirazlarımız var. Bu inancın zihni böldüğü ve zihnin Tanrı ile olan paylaşımını başka yöne çektiği için bağlılık konusunda uygun olmadığını düşünüyoruz. Tanrının birliği inancının bize üstün bağlılık, tapınma ve sevgiden gelen ve hepimizin iyi olarak nitelediği TEK VARLIK, Tek Sonsuz Baba sunması büyük bir mükemmeliyet göstergesidir.1 

Channing ayrıca "Kan Kefareti"nde ima edilen adaletsizliğe karşı da tutkulu bir şekilde karşı çıkmıştı. Bu düşünce bende de yankı bulmuştu. Dokuz yaşında bir okul çocuğu olarak Hampstead'deki Anglikan kilisesindeki ayinlerde oturup karşımda duran büyük kanayan İsa'ya nasıl baktığımı hatırladım. Kendimi ne kadar küçük ve ne kadar da suçlu hissediyordum! İlahi kitabında da yazdığı gibi verilen mesaj şuydu; bu çile kendi günahkarlığımın bir sonucu idi. Bu kahramanca davranışı kabul etmeyerek ne kadar nankör olduğumu bir ses fısıldayacaktı. Daha sonra açık sözlü ve sert bir genç olarak bu türdeki bir dini ‘şantaj' olarak adlandırabilmiştim. Bu korkunç görüntü beni inanca zorluyordu. Fakat doğrudan affedebilecek bir Tanrı var mıydı?

1976 yılında Hayward Gallery İslam sanatlarını sergilediğinde bunlar arasında Hıristiyanlığın pişmanlık durumuna eşdeğer bir şeyler arıyordum. Örneğin, Ulusal Galeri'deki tek bir dini tabloda bile gülen bir yüz yoktur (Rönesans zamanında açıkça daha fazla bir rahatlama içerisinde görünen pagan tanrıları gibi değildiler). Fakat dini ya da dünyevi konuları ele alan Osmanlı minyatürlerinde herkes gülümser. Hat sanatı örnekleri, arabesk süslemeler, mozaik işleri ve İslam süsleme sanatının çiçek motifleriyle oluşturulmuş çizgileri iyi niyetli bir varlığın ve merhametli bir Tanrı'nın var olduğu gerçeğini hatırlatır. Bu iki dünyanın estetik ruhunu acemice ama şevkle karşılaştırmaya çalıştığım sırada gözüme çarpan şeyler bunlardı.

Daha sonra Londra'daki Morley Kolejinde akşamları Arapça dersleri almaya başladım. Emeklilerle dolu bir sınıfta okula giden bir çocuktum ve bu garip bir durumdu. Mozaikler ve arabesk süslemeler yukarıdaki gizemli yazıya itaat eder bir şekildeydi: fakat sanat tarihçileri bunu çevirmeye zahmet etmediler. Onun sırrı neydi? Sevgili Tanrının varlığını soluyan bu sanatın resmi mesajı neydi? Kim bize şeytan ve günahtan çok O'nun varlığını ve güzelliğini anlattı?

Bu soruların cevabı tabi ki Kur'an-ı Kerim'di. Halen dar görüşlü olan bu çağda, Kur'an-ı Kerim Rodwell ya da (benim okumaya başladığım baskısı) Zafrullah Khan demekti. Sör Zafrullah'ın hizipçi eğilimleri metnin asıl anlamını çok kötü bir şekilde örtmüştü: onun baskısında Yasin Suresi şöyle başlıyordu ‘Ey Mükemmel Lider' ve sonra daha da kötüleşiyordu. Aslında Kur'an-ı Kerim'in, o ‘mahrem gelinin' kendini ortaya çıkarması yıllar sürmüştü. Başlangıçta Kur'an-ı Kerim ruhani farklılığıyla ve egolardan arınmış anlatımının saflığıyla bende hayranlık uyandırmış gibi görünüyordu. İncil'in büyük bölümü saf ışığın ara sıra kendini gösterdiği amacı belli olmayan hatta hiçbir amaca hizmet etmeyen hikayelerden oluşuyor. Kur'an-ı Kerim tek başına bana ışığı bahşediyordu. İslamiyet'e geçtikten sonra bile metni ‘zor' buldum ve bazı sureler sıkça okumak için fazla zorluydu. Genelde Kur'an-ı Kerim'in diğer bölümlerinden önce öğrenilen ilk Mekke bölümlerinde anlatılmak istenen şey çok açık ve kesindi. Tam içtenlik, monoteizm, fakire karşı şefkat, ve nefsine karşı koymak. Bir insanın kalbi ve alışkanlıkları bu sözcükleri kabul etmezken o kişi nasıl olur da bu sözleri Tanrı'ya söyleyebilir? Kur'an-ı Kerim'in 107. Suresi şöyle der; ‘Dini yalanlayanı gördün mü? İşte, öksüze kötü davranan odur.' Kilise sırasının rahat koruması olmadan Tanrı ile yüzleşirken kimin böyle bir dizeyi tekrarlamaya cesareti var? Tanrı neden bu kadar mutlak?

Foyles'un raflarında tek başıma yaptığım bir araştırma halen dar görüşlü olan bu çağda karşıma birkaç kılavuz çıkarttı. Maxime Rodinson'un karton ciltli Life of Mohammed (Hz. Muhammed'in Hayatı) adlı kitabı kendinden emin bir Fransız komünistin bakış açısını ortaya koyuyordu. Ortaçağ rahiplerinden aşağı kalmayacak şekilde kendini, resmettiği kişiyi indirgemeye ve bu kişiye başka anlamlar yüklemeye vermişti. Yine de hikayenin dram yönü ve kahramanlık yanı kendini gösteriyordu. Tamamen ve açık şekilde bir insan olan bu Peygamber dua eden bir yoksul olarak yaşarken onun dünyasını daimi olarak değiştirmişti. Rodinson olağanüstü olayları dışarıda tutmuş ve sınıf olgusu ile ekonomiyi vurgulamıştı; yine de bu hikayenin saf görkemli sürükleyiciliği benim kültürümdeki genç insanlardan o kadar başarıyla gizlendi ki kendisi en olağan durumda iken bile insanı şaşırtan bir ifşa idi.

Rodinson'u okurken ve onun satırları arasında Tanrı'yı bulmaya çalışırken kendimi bağışlayıcılık ile ilgili düşünürken buldum. Dini araştırmanın itici gücünün her zaman bir günah ve yabancılaşma bilinci olduğu düşünülür. Hangi bağışlayıcılık daha yücedir diye sormak zorundayım: elinde hiçbir güç bulunmayan çarmıha gerilmiş birinin bağışlayıcılığı mı, yoksa siyasi hayatının en parlak döneminde Mekke'nin Fethi sırasında düşmanları eline düşmüşken onları bağışlayan Kutsal Peygamber'in bağışlayıcılığı mı? Bunun al-‘afw ma‘a al-qudra yani cezalandırma konumunda iken bağışlamak erdemi olduğunu keşfettim. Bu, yönetimin başına geldikten sonra kendisine daha önce işkence yapanları affetmiş olan ve belki de en büyük modern ahlak ikonu olan Nelson Mandela'nın erdemidir. Ayrıca zamanın sonunda bir final olacağını da öğrendim. Kim daha merhametliydi? Vahiy Kitabı'nda hiddetle insanları yargılayan ve onları cehenneme gönderen Pantokrator İsa mı2, yoksa Hadislerde anlatıldığına göre Kıyamet gününde bütün işinin günahkarlar için aracılık etmek olacağı ve onlara Allah'ın bağışlayıcılığının ve merhametinin dini olan İslam'ı gösterecek olan Hz. Muhammed (sav) mi? Çocukluk zamanlarımdan beri anlamaya başladığım üzere Haç hiçbir şekilde bir bağışlayıcılık sembolü değildi. Geleneksel görüşe göre İlk Günah'ın sonsuzluğu Tanrı'nın kendi geçici ölümünün sonsuz fedakarlığı ile kefaret edilirken Haç bu borcun geri ödenmesini ifade eder. Bizler uzun itaatsizlik kaydımız hakkında düşünürken insanlığın acilen ihtiyaç duyduğu şey hesap yapmayan, hesap yapmadan bahşeden, sadece muhasebecilerin ve defterdarların hakkettiği cimri huylu bir ‘kurtuluş ekonomisi' şart koşmayan bir Tanrı'nın gerçek bağışlayıcılık modelidir. Harfler öldürdü - ruh hayat verdi.

Arayışımın bu safhasında, Katolik bir rahip olan ve kan kefareti ve yaradılışın günahkarlığı doktrinlerini protesto ederek kiliseden ayrılıp Yaradılış Maneviyatına yönelik etkili bir merkez açan Matthew Fox ile tanıştım. Günahtan çok keyif konusunu ve cinsel endişeden çok vücudumuza duyduğumuz minnet duygusunu vurguladı. Günah için tamamen bedel ödeme fikrini ahlaki yönden reddetme ışığında, aşırı derecede doğrusal olan Haç fetişimizden sıyrılıp daha açık bir sembol olan açık mezar sembolüne yönelmemiz gerektiğini söylüyordu.3 Bu sembol benim düşünceme göre Haçtan farklı olarak, açık ve ayrıca dairesel olan Hilal olabilir. Haç ise görünen o ki sembolik ısrarı ile Tanrının yüz binlerce yıllık insan varlığı üzerindeki hâkimiyetini azaltmış ve tam anlamıyla kurtuluş sadece bir kez gerçekleşmiştir, yüce sevgi ve merhamet üzerinde ısrar eden doğru din, bu doktrini doğal olarak trajik biçimde yetersiz bulacaktır.

Daha sonra, Rukiyye Maksud'un sözlerini keşfettim: "Tanrı bir kişiyi affetmek için bir kurbana ihtiyaç duymaz. Hıristiyanlık'tan İslam'a geçişteki o kısa anda Müsrif Oğul kıssasının doğruluğunun farkına varılıyor."4 Hikâyelerde, Tanrı doğrudan sevmek için yeterince sevgi doludur. Bu İsa'nın savunduğu Yahudiliğin tüm ihtişamıdır.

Öğrenciliğimde, bir Türk arkadaşımla beraber Anglikan kilisesini ziyaret etmiştim.  Kilise mihrabındaki haçı görünce, birden şöyle tepki verdi: "Hayır!" Cehaletim yüzünden, ön yargısını ifade ettiğini sanmıştım. Fakat bana kendisinin Tanrıyı sevmekten anladığı şeyle "bir kereliğine ve ebediyen kurtuluş" (Hz. İsa'nın çarmıha gerilmekle bütün insanlığı kurtarması) fikrinin birbirine son derece ters şeyler olduğunu söyledi.

Keşfettiğim şeylerden hiçbiri yeni değildi. Semitizm alerjilerinin üstesinden gelen, yanlış anlamaları bir kenara bırakmaya ve Yahudiliğin (ve şimdi daha yavaş olarak İslam'ın) bütünselliğini kabul etmeye hazırlanan din âlimlerinin sayısının giderek artması muazzam önem taşıyan tarihi bir değişim ve gerçek bir cesaret kaynağıdır. Bu durum Hristiyanların erdemi algılayış biçimlerinde derin değişiklikler olduğunu yansıtmaktadır.

Kendi kilise hiyerarşisinin Luther'in politikaya müdahale etmeme doktrini üzerindeki ısrarcılığı Berlin'in şehit edilen papazı Dietrich Bonhoeffer'ı o kadar dehşete düşürmüştü ki, "Din olmayan Hristiyanlık" olarak adlandırılan o ünlü çağrısını yayınlamıştır. Ben büyürken savaş hatıraları hala etrafımda taze olduğundan şehit Stauffenberg'in Hitleri öldürme girişiminden bahsedildiğini çok duymuştum, fakat Reich'a karşı çıkan tek bir Alman piskopos bile bilmiyordum.5 Benim kendi ruhani yolculuğumda eski İsa imgeleri, pasifist teselli ve etkisiz hayalperestler Bonhoeffer ve özellikle özgürlüğü savunan din âlimlerinin çizdiği tamamen toplumsal sorumluluğa sahip yeni insan portresinden çok daha az etkileyiciydi.

Yaşadığı dönemde gerçek dinin pasifist veya apolitik olmadığını, fakat zengin ve otokrat kesime karşı devrimsel bir karşı çıkışı temsil etmesi gerektiğini savunan ve tüm radikal rahiplerin en tanınmış olanı Peder Jack Putterill (1892-1980) tarafından vaftiz edilmiş olduğum gerçeğinin çok önemli olduğuna inanıyorum.6 Bildiğim kadarıyla Putterill; Tanrısı Fakirlerin Tanrısı olan, onların davaları için etkin bir şekilde savaşan ve onların hayat tarzlarını benimseyen ve büyük imparatorluklara kolayca teslim olmak yerine onlara meydan okuyan Peygamberi tanımadan öldü.

Sosyolog Bernard Shaw tarafından ‘dahi' olarak nitelenen bu Peygamberin,7 rahat, burjuva tüketim kültürünün acil ama kendini belli etmeyen ihtiyaçlarına yakın bir ruhani figür olduğu ortaya çıkmıştır ve bu kültür temelinde uzaklarda silik bir zikirle değil, yoksulluk ve adaletsizlik gibi gerçek konularla cesur bir şekilde ilgilenmeyi arzu eder. Empatik bir Komünizme inanan ve bu nedenle Stalinci düşünceden uzaklaşan ve özgür ve hiyerarşi karşıtı İslami alana giren Roger Garaudy'yi de bu motivasyon yönlendirmiştir. Shaw ve Putterill gibi Garaudy için de laiklik sadece "çelik kafesin" sınırlamaları içerisinde özgürlüğü yaratabilmiştir. Gerçek özgürlük geride kalmış, ama kendini tanıtması gerekmiştir ve bu nedenle Tanrının yeryüzünü ve Onun kullarını alçaltanlara meydan okuma isteğini içermiştir. Radikal şeytan ile yüzleşildiğinde vaaz vermek ve tek başına tanıklık etmek trajik bir biçimde yetersiz kalmaktadır.

İster Kapitalist ister Marksist olsun, bu kafesten kurtulmak hem toplum için hem de ruh için gerçek bir kurtuluş olmalıdır. Ben on atlı yaşındayken, dindar bir Katolik ve bekâr olan tarih öğretmenimin Osmanlılara övgüler yağdırdığını ve onların modern zamanlar öncesinde Avrupa'da en fazla hoşgörüye sahip olan ve birçok farklı dinin bir arada yaşadığı bir toplumun yazarları olduklarını söylediğini duymuştum. Bu benim dini heyecanlarımla birleştiğinde, Yahudiliğin ve (yavaş yavaş) İslam'ın Avrupalı ilahiyatçılar tarafından git gide daha fazla tanınması Latin Hristiyan düşüncesinin tarihsel olarak toplu bir dışlama durumunun şekillendirdiği toplumlar ve düşünsel sistemler oluşturmasıyla fazlasıyla ilgili olduğunu görmeme yardımcı olmuştur. Görünen o ki insanlığın radikal bir şekilde ruhani açıdan kurtulmuş ve kurtulmamış olarak ayrılması Kilisenin sınırlarıyla aynı düzlemde olmakla beraber geleneksel Çin, Hindistan ve İslam'ın aksine içsel çeşitliliğe hoşgörü göstermeyen bir dünya oluşturmuştur.8 Bu nedenle Peygamberin İngiliz dilinde ilk takdir edilişinin Osmanlı sisteminin çeşitliliğe ve dini içtenliğe, o zamanki katı kilise ve dinsel riayet baskısının hâkim olduğu İngiltere'den daha açık olduğunu gören bir Püritan tarafından gerçekleşmesi şaşırtıcı değildir. Bu kişi Henry Stubbe'dır ve An Account of the Rise and Progress of Mahometanism, with the Life of Mahomet, and a Vindication of him and his Religion from the Calumnies of the Christians (Muhammetçiliğin Doğuşu ve Gelişimi üzerine Bilgiler, Muhammed'in Hayatı, Onun ve Dininin Hristiyanların Karalamalarından Kurtulması) adlı kitabı kendi yaşamında zorlukla basılabilmiş, fakat İslamfobik Britanya'nın imgelerinin kabul edeceğinden daha derin bir gizli İslam sevgisi ifade etmiştir.9  Bazı Müslümanlar Britanya İslam'ının olası öncülerine Üniteryanizm ve dini muhaliflerin müttefik muhteviyatı kapsamında işaret etmektedir. Goethe'nin parçalı halde bulunan Mahomets Gesang'ı Goethe'nin inanışına göre İslam'ın çöl kökeninden getirmiş olduğu radikal özgürlük ve saflık için yazılmış bir şiirdir. Aslında, Tanrı sevgisine sahip olan ve özgürlüğün büyük destekçisi olan birçok kişinin de İslam'a yönelmiş olduğu görülmektedir. Burada, örneğin Rilke'nin daha sonra İslam'ın melek inancından (angelology) esinlendiğini kabul etmiş olduğu Duino Elegies eserinde gözden kaçırılmış bir pasajı görmekteyiz:

Muhammed bir dağ sırası arasından boşalan bir nehir gibi dolaysızdı, çok mükemmel bir şekilde konuşabileceğiniz Tek Tanrıyla her sabah insanların sürekli "Merhaba, orada kimse var mı" diye haykırdığı ve cevap alamadığı "İsa" adı verilen telefon olmadan iletişim kurardı.10

Açıkçası ben telefonla arama yaptığımda hiçbir cevap alamıyordum. Her gün Teslis inancındaki bir Kişiyle konuşmayı seçerdim. Kutsal Ruh ‘kişisi' aralarında en yabancısıydı. Fakat şimdi tekrar ‘babasının sağ elinde' bulunan gezgin Mesih'e hitap etmek de bana mümkün olmayan bir muamma ile sıkıntı vermişti. Bana sadece ‘Tanrı'ya' veya belki de Tanrı ‘Babaya' dua etmek daha doğal gözüküyordu ve böyle yaptığımda kesinlikle Tanrının izlediği ve beklediğine dair bir bilinç oluşuyordu içimde. Aylar ve yıllar geçtikçe, Onunla satranç oynarken Mutlak'ın ‘bilinçli' doğasını tanımadan edemedim. Ortaya bir sav atardım ve O da bana cevabı gösterirdi. Sufilerin ‘gizli oyun' diye adlandırdığı hale büründüğümde tüm olaylar dini bir anlam almıştı. Beni Yunan Teslis ağından yumuşak bir şekilde kurtarırken, bana kendi varlığını tamamıyla göstermişti. Bilgiye yönelik arayış da devam ediyordu ve doğal olarak onu kendi kalıtımımda aradım. Gördüm ki sorduğum soruların hiçbir tanesi yeni değildi.


Atanasyus İman Açıklaması: Ya da İslam Yolculuğum

Diğer Yazılar
20-10-2007 - İHTİDA: DİN DEĞİŞTİRMEK Mİ? FITRATA DÖNMEK Mİ?
20-10-2007 - TEKSAS GÖĞÜ KADAR ENGİN BİR BİLGELİK
20-10-2007 - GONCA ŞENLER
20-10-2007 - ÜÇ YUSUF, BİR İSLAM
23-10-2007 - "Tanrıya Yönelirken İnsan Kalabilen Bir Peygamberden Çok Etkilendim"
23-10-2007 - "İslam Peygamberinin 40 Sözünü Okudum ve Müslüman Oldum"
23-10-2007 - SPEKÜLATİF BİR ATEİSTTEN DİNDAR BİR MÜSLÜMANA
30-10-2007 - "Artık Filipinler'de Ramazan Bayramı Kutlanıyor"
30-10-2007 - İHTİDA ÖYKÜLERİ
01-11-2007 - DEĞİŞEN PEYGAMBER ALGISI
05-11-2007 - İSLAM AMERİKA'DA NEDEN HIZLA YAYILIYOR?
20-11-2007 - Atanasyus İman Açıklaması: Ya da İslam Yolculuğum
04-12-2007 - "Ve Sevgili Duvağını Kaldırdı"

 

Esma-i Nebi

Senai Demirci

Esma-i Nebi / Senai Demirci