İSLÂM TARİH VE KÜLTÜRÜNDE EHL-İ BEYT-İ RASÛLULLÂH'IN YERİ VE ÖNEMİ PDF
Gülgûn UYAR   

III. SİYASİ GELİŞMELER KARŞISINDA EHL-İ BEYT

Hz. Peygamberin Vefatından Sonra

Siyerin her sayfasında Ehl-i beytin isimleri şerefle yazılmıştır. Ehl-i beyti, Peygamber Efendimizin yüz akı olmuştur. Hz. Peygamberin hatırasına onların da kokusu sinmiştir. İlk üç halife döneminde de Ehl-i beyte gereken sevgi ve saygı gösterilmiştir. Sadece Hz. Ebû Bekir'in halife seçildiği toplantıya çağırılmamış olması o sırada defin işleriyle meşgul olan Hz. Ali'nin sitemine sebep olmuş, ancak mevzu gerginlik yaratacak şekilde büyütülmemiştir. Hz. Fâtıma ve Hz. Ebû Bekir arasında Hz. Peygamberin mirası konusunda görüş ayrılığından kaynaklanan bir serinlik sudûr etmişse de bu konu da Hz. Ebû Bekir'in, Hz. Fâtıma'nın gönlünü almaya çalışmasıyla aksi tesir uyandırmamıştır.

Hz. Osman'ın hilâfet döneminin son zamanlarında ortaya çıkan karışıklıklar sonucu halifenin şehid edilmesinin ardından Hz. Ali'ye biat edilmiştir. Şam valisi Muâviye b. Ebû Süfyan'ın önce Hz. Osman'ın katillerinin cezalandırılmasını talep ederek meşrû halife olmasına rağmen Hz. Ali'ye biat etmemesi ve Hz. Âişe'nin etrafında yine aynı gerekçe ile toplananların Hz. Ali'nin karşısında yer almaları ile meydana gelen siyasî gelişmeler, Ehl-i beyt mensuplarının ileride çekeceği sıkıntıların sanki birer habercisi olmuştur.

Emevî Dönemi

Bu tarihî gelişmeler neticesinde Hz. Ali dönemi Cemel ve Sıffîn savaşları gibi maalesef son derece talihsiz iki olaya sahne olmuştur. Bu gerilim Hz. Ali'nin şehadetiyle neticelenecek hâdiselere sebebiyet vermiş, fakat bu kadarla da kalmamıştır. Hz. Hasan'a biat edilmiş olmakla birlikte, artık Kûfe karşısında ayrı bir güç hâline gelen Muâviye b. Ebû Süfyân, Hz. Hasan'ı da halife olarak tanımayarak hilâfet mücadelesini sürdürmüştür. Kendi ordusunda yeterli gücü ve desteği bulamayan Hz. Hasan ise, daha fazla kan dökülmesini de istemediği için sonunda hilâfeti Muâviye b. Ebû Süfyan'a devretmiştir. Böylece tek merkezli siyasî idare tekrar hâkim olmuş, Ümeyyeoğulları arzuladıkları iktidara kavuşmuşlar ve böylece Emevî Devleti kurulmuştur.

Ehl-i beyte yaklaşımları açısından bakıldığında Emevî halifelerinin önemli yanlış uygulamaları cereyan etmiştir. Bu dönem zarfında Ali-Fâtıma evlâdını siyasetten uzak tutmak için bilinçli bir siyaset takip edilmiştir. Her şeyden önce Muâviye döneminde, kesin çizgilerle bir Hz. Ali karşıtlığı yerleştirilmeye çalışılmıştır. Hz. Ali'ye sebbedilmesi (beddua) bu karşıtlığın açık bir göstergesi hâline gelmiştir. Cuma hutbelerinde açıkça Hz. Ali'yi kötüleyen ifadelere yer verilmiştir. Diğer vilâyetlerde olduğu gibi Medine'de Hz. Peygamberin mescidinde de, cemaatin arasında Hz. Hasan ve Hüseyin'in de bulunmasına rağmen bu uygulama devam ettirilmiştir. Hz. Ali'ye minberden lânet okunmasına açıktan tepki gösterenler ise sert bir şekilde cezalandırılmışlardır. Hutbelerde Hz. Ali'ye sebbetme âdetine, Emevî halifelerinden Ömer b. Abdülaziz son vererek onun yerine "İnnallahe ye'mürü bi'l-adli ve'l-ihsân.." 15 şeklinde başlayan Nahl sûresinin 90. âyetinin okunmasını sağlamıştır.

Yine bu dönemde 49/669 senesinde vefat eden Hz. Hasan'ın cenazesinin defni sırasında Hâşimîlerle Emevîler arasında bir gerginlik yaşanmıştır. Vefatının yaklaştığını anlayan Hz. Hasan, Hz. Âişe'ye müracaat ederek Hücre-i saâdette boş bulunan mezar yerine kendisinin defnedilmesi için izin istemişti. Ancak Medine valiliği tarafından Hz. Hasan'ın buraya defnedilmesine engel olunmuştur.

Muâviye b. Ebû Süfyan'ın, Yezîd'e veliahd olarak biat alma girişimine ise Hz. Hüseyin olumlu cevap vermemiştir. Medineliler üzerindeki tesirini çok iyi bildiği Hz. Hüseyin'in biatı Muâviye b. Ebû Süfyân için son derece önem arzediyordu. Bu sebeple Hz. Hüseyin üzerinde baskı oluşturmuş, icbâr edici tedbirlere başvurmuş, sanki Hz. Hüseyin kabul etmiş gibi gösterek oğlu Yezîd'e veliahd olarak biat almıştır.

Yezîd b. Muâviye'nin hilâfetinde meydana gelen Kerbelâ fâciası (10 Muharrem 61) ise bu gerilimin kırılma noktasını oluşturur. Bu vak'a İslâm tarihinin en elim hâdiselerinden biri olarak zihinlere kazınmış, acısı ise tazelenerek bugünlere kadar devam etmiştir.

Emevîler dönemine bakıldığında Hz. Ali ve evlâdı taraftarlığının karşısında, daha çok siyasî elit arasında hâkim olan "nâsıbîlik" olgusunun şekillendiğini görmekteyiz. Kûfe valisi Haccâc es-Sekafî (95/714) Ehl-i beyte muhalif olması sebebiyle "nâsıbî" ünvanını alan ilk kişilerdendir.

Abbasî Dönemi

İktidar söz konusu olunca Abbâsîler döneminde de Emevîler'in tutumundan çok farklı bir manzara ortaya çıkmamıştır. Abbasoğulları Emevî iktidarına son vermek üzere sürdürdükleri gizli propaganda döneminde "er-rızâ min Âl-i Muhammed" sloganıyla, Âl-i Muhammed'den râzı olunacak birisi için biat alıyorlardı. Biat esnasında belli bir isim zikredilmiyordu, ancak biat edenler Ehl-i beytten birisinin başa geçmesi üzere biat ettiklerini zannediyorlardı. Abbasoğulları bu gizli dâvet sürecinin başarıya ulaşması için Ehl-i beyt'in Müslümanlar üzerindeki müsbet tesirinden ve onlara karşı tabii olarak neş'et eden teveccühten istifade etmişlerdir. Emevî saltanatına nihayet veren bu ihtilâlin başarısını Abbasoğulları kendilerine mâl ederek hilâfet koltuğuna oturmuştur.

Abbâsî döneminin ilk dönemine genel olarak bakıldığında Ali-Fâtıma evlâdının herhangi bir isyan girişimleri bulunmasa bile sürekli denetim altında tutulduklarını görüyoruz. Bu sebeple hapsedilenler, sürülenler, takip edildikleri için kaçıp saklananlar olmuştur. Ancak halifelerin tamamı aynı ölçüde baskıcı davranmamışlardır. Me'mun, Mu'tasım, Vâsık ve Muntasır'ın hilafetleri bu anlamda ilişkilerin düzeltildiği, hataların telafi edildiği zaman dilimleri kabul edilir.

Abbâsîlerin ilk döneminde küçüklü-büyüklü başkaldırı hareketleri meydana gelse de gördükleri baskı karşısında Ehl-i beyt mensuplarının genelde sabır ve teennî yolunu tuttukları görülür. Âl-i beyt, cemiyet içerisinde âlim ve fâzıl kişiler olarak temâyüz etmişlerdir. Devlet görevlileri bir tarafa bırakılacak olursa, toplum tarafından her zaman hürmet görmüşler, sevilmişlerdir. Özellikle tâbileri arasında ilim adamları, şairler bulunmuştur. Burada özellikle zikretmemiz gereken bir husus İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe ve İmam Şâfiî'nin açıkça ortaya koydukları Ehl-i beyt taraftarlığıdır. Dolayısıyla onların bu tutumu Ehl-i beyte bağlılık ve saygı gösterme noktasında Ehl-i sünnet çizgisini şekillendirmiştir.

Ehl-i Beytin İslam Coğrafyasına Dağılması

II. yüzyılın yarısından itibaren bazı Ehl-i beyt mensupları farklı coğrafyalara dağılmışlardır. Fas'ta devam etmekte olan İdrisî Devleti'nin temelleri bu dönemde atılmıştır. Yine Hazar Denizi'nin kuzeyinde Taberistan bölgesinde, Mekke'de, Yemen'de Ehl-i beyt yönetimleri ortaya çıkmıştır. Ticaret yolları vasıtasıyla Kore'ye kadar giden Ehl-i beytten bahsedilmektedir. Ayrıca Türkistan bölgesi ve Malezya gibi bazı bölge insanları Ehl-i beyt mensupları sayesinde Müslüman olduklarını söylemektedirler. Yerleştikleri bölgelerin yerel halkıyla yaptıkları evlilikler sonucunda da, Arabından-Çinlisine, Türkünden-Acemine kadar farklı farklı ırklara mensup Seyyid ve Şerifler doğmuşlardır.

Ali-Fâtıma evlâdı merkezli bazı itikâdî mezhepler ve oluşumlar da mevcuttur. Erken tarihte daha çok ‘Râfizî' olarak adlandırılan bu topluluklar, daha sonra Şîa genel başlığı altında İmâmiyye (İsnâ Aşeriyye veya Ca‘feriyye), İsmâiliyye (Seb‘ıyye veya Bâtıniyye) ve Zeydiyye gibi özel isimlerle anılmaya başlamışlardır.

Hz. Ali ve Hz. Fâtıma'nın evlâdı Fütüvvet ve Ahîlik mesleğinde de birinci derecede önemli temel şahsiyetler olmuşlardır. Fütüvvet âdâb ve erkânı arasında Hz. Ali ve evlâdına dayalı sayısız unsur yer almaktadır.

Tasavvuf kültüründe Hulefâ-yi Râşidîn'e nisbet edilen ana tarikatlardan birisi de Hz. Ali'ye dayandırılan turuk-ı Aliyye'dir. Bu tariklerin silsilelerinde mutlaka Hz. Peygamberin ilk sekiz torunundan bir veya daha fazlası yer almaktadır ve bu silsileler ‘silsiletü'z-zeheb' olarak adlandırılmaktadır.

İslam Kültüründe Ehl-i Beyt Sevgisi

Tarih içinde İslâm devletlerine bakıldığında Ehl-i beyt mensuplarına Peygamber torunları olmaları hasebiyle son derece hürmet edildiği görülmektedir. Türk-İslâm literatürünün ilk örneklerinden olup, Yusuf Has Hâcib (462/1070)'in kaleme aldığı ve Karahanlı hâkanı Buğra Han'a takdim ettiği Kutadgu Bilig adlı eserde, Ali evlâdı ile münasebetlere değinilmiş ve bu konuda şu tavsiyelerde bulunulmuştur:

"Hizmetkârlardan başka ve beyin adamları dışında, münâsebette bulunacak kimseler şunlardır.

Bunlardan biri Peygamberin neslidir; bunlara hürmet edersen, devlet ve saâdete kavuşursun.

Bunları pek çok ve gönülden sev; onlara iyi bak ve yardımda bulun.

Bunlar Ehl-i beyttir, Peygamberin uruğudur; ey kardeş, sen de onları, sevgili Peygamber için sev.

Ağızlarından yakışıksız bir söz çıkmadıkça, onların içini-dışını ve aslını-esâsını araştırma".16

İslam Devletlerinde Âl-i Muhammed'e sevgi, hürmet gösterme ve onları maddî ve manevî anlamda koruma gayreti nakîblik müessesesinin doğmasına yol açmıştır. Devletin bir organı olarak faaliyet gösteren Nikâbet müessesesinin temel vazifesi seyyidlerin neseblerini doğru olarak tespit etmekti. Bilindiği üzere Âl-i Muhammed'in zekât almaları haramdır, bu husus Hz. Peygamber tarafından yasaklanmıştır. Dolayısıyla seyyidlerin maişet sıkıntısı çekmemeleri için daimî tahsisatta bulunmak da nakîblerin vazifeleri arasında yer almaktaydı. Ayrıca bu müessese vasıtasıyla seyyidlerin hatalı fiillerden korunmasına da çalışıldığı görülmektedir. Bir suç işlediklerinde ise cezaları yine nakîbler tarafından tatbik edilmekteydi.

Nikâbet müessesesi İslâm devletlerinde devamlılık gösteren bir müessese olmuştur. Osmanlı Devleti'nde ise Nakîbü'l-eşraflık adını almıştır. Nakîbü'l-eşrafların kendileri de Ehl-i beyte mensup oluyorlar ve devlet protokolünde hemen padişahtan sonra yer alıyorlar, padişahlara onlar kılıç kuşatıyorlardı. Nakîbü'l-eşraflık Osmanlı'nın son günlerine kadar hayatiyetini devam ettirmiştir.

Görüldüğü gibi Müslümanların nazarında Ehl-i beytin yeri ve önemi büyüktür. Yapılması gereken Ehl-i beyti bilmek, tanımak, benimsemek ve anmak konusunda bilinçli olmaktır. Bunun için ise geleneğimizle bağ kurmamız bize yardımcı olacaktır. Zira inanıyoruz ki Ehl-i Sünnetin yeri, Ehl-i beytin yanıdır ve Ehl-i beytin sevgisi ilelebed mü'minlerin gönüllerinde bâkîdir.

Bibliyografya



 

Esma-i Nebi

Senai Demirci

Esma-i Nebi / Senai Demirci