| Âşûra Günü ve Osmanlı Dinî Hayatındaki Yeri |
|
Yorumları Göster (0) - Konuya Yorum Ekle
| Dr. Eyüp Baş | |
|
a) Âşûra Günü ve Tarihsel Boyutu: Bu günde gerçekleştiği varsayılan olayların başlıcaları şunlardır:
Bunlardan başka Hz. Yunus'un balığın karnından kurtulduğu gün, Hz. Musa ve Hz. İsa'nın doğdukları gün, Hz. Süleyman'a mülkün verildiği gün, Arapların atası Hz. İbrahim'in doğduğu gün gibi yakıştırmalar da vardır. Kur'ân-ı Kerim'de, Ramazan orucunun farziyetini bildiren Bakara sûresinin 183. âyetinden anlaşılmaktadır ki, oruç eski dinlerin şiarındandı. Kureyş'in de Âşûra günü oruç tuttukları şeklinde Hz. Aişe ve Abdullah b. Ömer'e dayandırılan rivayetler vardır. Hz. Aişe'nin rivayeti şöyledir "Âşûrâ, Kureyş'in cahiliye devrinde oruç tuttuğu bir gündü. Rasûlullah da buna riayet ediyordu. Medine'ye hicret edince bu orucu devam ettirmiş ve başkalarına da emretmiştir. Fakat Ramazan orucu farz kılınınca kendisi Aşûrâ gününde oruç tutmayı bırakmış, bundan sonra Müslümanlardan dileyen bu günde oruç tutmuş, dileyen tutmamıştır."1 Abdullah b. Ömer'in rivayeti de şu şekildedir: "Âşûrâ cahiliye devri insanlarının oruç tuttuğu bir gündü. Fakat Ramazan orucu farz kılınınca Rasûlullah'a Âşûrâ konusu sorulmuş, O da 'Aşûrâ Allah'ın günlerinden bir gündür, dileyen bu günde oruç tutsun, dileyen tutmasın' buyurmuştur."2 Yahudiler ile Hz. Peygamber arasında geçen bir diyalog yaygın olarak İslâm tarihi kaynaklarımızda şu şekilde yer almıştır: Hz. Peygamber Yahudilerle görüştüğü bir gün onların oruçlu olduklarını öğrenmiş ve sebebini sormuştur. Yahudiler cevaben bu günde Hz. Musa ve İsrailoğulları'nın Firavun'un zulmünden kurtulduklarını, Firavun ve ailesinin de suda boğularak öldüklerini söylemişlerdir. Bunun üzerine Hz. Peygamber de 'biz Musa'ya sizden daha layık ve yakınız' diyerek o gün Âşûra orucunu tutmuş ve Müslümanların da tutmalarını istemiştir.3 Hz. Peygamber hicret sonrası içine girdiği yeni sosyal çevrede İslâm'ın ve Müslümanların geleceğini düşünerek belirttiğimiz şekilde davranmış, Muharrem'in 10. gününe yani Âşûra gününe denk gelen Yahudilerin bu orucunu tutmakta ve Müslümanların tutmalarını istemekte bir sakınca görmemiştir. Hz. Peygamberin bu tavrını Medine'den farklı kesimleri kaynaştırıcı bir girişim olarak da algılamak mümkündür. Bu açıdan bakıldığında Hz. Peygamberin bu günün saygınlığını Yahudilerin belirttikleri gerekçelerle kabul etmesinde, tarihî bağlamda bir sorun kalmamaktadır. Onun bu fiilini nehyeden bir vahyin gelmemesi ve Ramazan orucunun farziyetinden sonra da kendisinin tutmadığı yolunda rivayetler bulunması buna delalettir. Hz. Peygamberin ashabını bu hususta serbest bırakması da, oruç ve daha başka birtakım dinî uygulamalarla geçirilen böyle bir günün, İslâm'ın ortaya koyduğu temel inanç ve ibadet olgusuna ters olmadığını ortaya koymuştur diye düşünmekteyiz. Ancak bu anlayış, hicrî 61/680 yılında gerçekleşen üzücü Kerbelâ hadisesine kadar ifade etmeye çalıştığımız saf haliyle devam edecek, daha sonra Şia'nın kazandırmaya çalıştığı siyasî boyuta muhalif olarak Emevî idaresince siyasallaştırılacaktır. 10 Muharrem 61 / 10 Ekim 680 tarihinde, Hz. Hüseyin'in Kerbelâ'da öldürülmesinden sonra ise Şia için bu tarih önem kazanmış ve Hz. Hüseyin'in intikamını alma ahdinin tazelendiği bir matem günü olmuştur. Ancak bu eğilim Emevî idaresi döneminde doğal olarak fiiliyata geçirilememiştir. Çünkü Emevî idaresi Şia'nın Âşûra'yı yas günü ilan etmesine karşılık, Kerbelâ faciasını unutturmak için bu günü bir vesile saymış, adeta bayram havası içerisinde kutlanmasını temin yoluna gitmiştir. Bu, Emevilerden itibaren Müslümanlar arasında iki ayrı kesimin Âşûra gününe farklı anlamlar yüklediklerini göstermektedir. İslâm tarihi kaynaklarından edindiğimiz bilgilere göre, daha Abbasi hilafetinin başından itibaren Şiilerce matem merasimleriyle kutlanan 10 Muharrem, 352/963'te Abbasi hilafetini tesiri altına almış olan Büveyhîlerce resmen uygulanır hale getirilmiş, gerek şekil ve gerekse içerik itibariyle farklı ve eskisine oranla çok daha görkemli törenlerle icra edilmiştir. Büveyhîlerden mülhem olarak, Fatımîler tarafından da benimsenmiş ve bir matem günü kabul edilmiştir. Daha sonra Eyyûbîler zamanında ise matem günü olarak değil, vaktiyle Emevîlerin yaptığı gibi bir sevinç günü olarak kutlanmaya başlanmıştır. Âşûra günü matem törenlerinin umûmi bir hal alarak, Şiî varlığının bir parçası olması Safevî hükümdarı Şah İsmail'in iktidara gelip İran'da Şiî Mezhebini hakim kılarak, kendince İran'a komşu olan Osmanlı Devleti'nin genişleme emellerine karşı koymak gayesiyle burada meydana getirdiği mezhep dayanışmasını gerçekleştirmesinden sonradır. Anlaşıldığı üzere devletlerin kimliklerine göre siyasî boyutunu sürekli korumuş olan Muharrem'in 10. günü olan Âşûra günü, farklı algılanmak ve kutlanmakla birlikte Sünniler ve Şiîler arasındaki kendilerine özgü kutlanış şeklini hiç değiştirmeden günümüze kadar ulaşmıştır. b) Osmanlı Dinî Hayatında Âşûra Günü: Âşûra günü, Osmanlı döneminde de mezhebî kimliklerine göre Müslümanlar tarafından yas veya sevinç içerisinde kutlanmıştır. Osmanlılar dönemi boyunca Âşûra geleneğinde öncülük Saraya aitti. Muharrem ayının 10. günü Topkapı Sarayı mutfaklarında pişirilecek Âşûra için Kilâr-ı Has'tan gereken malzeme verilir, birkaç gün önceden hazırlıklara başlanırdı. Saray Âşûrasını helvacıbaşılar pişirmekteydiler. Büyük kazanlarda hazırlanan Âşûra'dan ilk olarak özel bir törenle padişaha, harem halkına sunulması, sonra devlet ileri gelenlerine, imaretlere, halka dağıtılması adetti.
II. Abdülhamid döneminde (1876-1909) Yıldız ve Beşiktaş Saray mutfaklarında hazırlanan Âşûra'nın dağıtımı İstanbullularca sabırsızlıkla beklenirdi. Dağıtım iki şekilde yapılırdı: Birincisi, Saray testilerine ve kaselerine konan Âşûraları tablakârlar, Beşiktaş, Ortaköy, hatta daha uzak semtlerdeki yüksek rütbeli kamu görevlilerinin, ilmiye ve mülkiye ricalinin konaklarına götürürlerdi. Ertesi gün, "cevap" denen usûl gereği boş testi ve kaselerin çikolata, bademşekeri, fıstık vb. şeylerle doldurularak konak ağalarınca Saraya iadesi gelenekti. İkinci ve asıl dağıtım halka yönelikti. Saray matbahlarının her birinde iki ve dört kulplu büyük kazanlarda, buğday, incir, üzüm, kayısı kurusu, nohut, bakla vb. malzeme ile "daneli" denen Âşûralar pişirilir, 10 Muharrem gecesi sırık hammallarınca taşınan 50-60 kazan, Yıldız Talimhane Meydanı'na götürülerek düzgün bir sıra halinde dizilirdi. Sabah erkenden Matbah-ı Amire müdürü, vekilharç ve helvacıbaşılar resmi giysileriyle meydanda hazır beklerler, seccadecibaşının, Âşûra dağıtımının padişahın buyruğu olduğunu duyurmasından sonra Matbah-ı Amire imamı dua eder, âmin diyen halka parmaklıklı kapılar açılır, her kazanın önünde kuyruklar oluşur ve beraberinde getirdikleri kaplara Âşûra doldurulurdu. Sarayın hazırlıklarının yanı sıra, Sultanefendiler de (padişah kızları) kendi saraylarında Âşûra pişirtip semt halkına, yoksullara dağıttırırlardı. Hanedan mensuplarının karşılıklı olarak birbirlerine gönderdikleri Âşûralar çok değerli porselen, kristal, bakır, gümüş, pirinç Âşûralıklara konurdu. Bunlar birer hediye olarak konak ve sarayların köşe raflarında camekanlarında saklanırdı. 10 Muharrem'i izleyen hafta boyunca rical ve paşa konaklarında da Âşûra pişirilip dağıtılırdı. Son dönemlerde Âşûra'dan çok Âşûra kapları ilgi çektiğinden Muharrem ayı yaklaşınca züccâciyeci ve evâni dükkanları bin bir çeşit Âşûralık, kâse, tas ve sürahilerle dolardı. Bunları alanlar, Âşûra vesilesiyle yakınlarına, komşularına değerli hediyeler sunmuş olurlar, bu tür kaplar da evlerde hediye edenin adıyla, örneğin "Saraylı hanımın kâsesi", "Müftü efendi tası" şeklinde anılırdı. Âşûra'nın yanı sıra, aynı günlerde imaretlerde, sebillerde şerbet, memba suyu, hatta pişmiş kurban eti dağıtıldığı da olurdu. Kimi zaman esnaf örgütleri de kendi aralarında bir organizasyonla imaretlerden hayrat kazanı alıp Âşûra pişirir, çarşı esnafına ve halka dağıtırlardı. Evlerde ise her aile kendi konumuna ve ihtiyacına göre 10-17 Muharrem haftası içerisinde mevsim imkanlarına göre zengin malzemeli Âşûra pişirirdi. Evlerde büyük helvahane veya kuzu kazanı içinde hazırlanan Âşûra ocaktan indirilince evin en yaşlısı kazanı karıştırıp bir Yâsin-i Şerif okur, kazanın ağzına kalaylı bir tepsi, bunun üstüne de beyaz bir örtü örtülür, Âşûra'nın demlenmesi tamamlanınca tepsi alınır, evin en büyüğünden en küçüğüne sıra ile tas tas verilirdi. Herkes salavat getirdikten sonra yer, ayrıca tepsideki "Âşûra teri" denen buhar suyu da şifa niyetine göz kapaklarına ve alına sürülürdü. Eskiden halk arasında Âşûra ile ilgili tuhaf inanışlar da vardı. Örneğin, Âşûra yenirken ağza gelen ilk bakla çiğnenmez çıkarılır, yıkanıp kurutulur ve para kesesine "bereket baklası" ya da "Âşûra baklası" denerek konurdu. |












