Kur'an'da Hz. Peygamber ve Ashâb İlişkileri Yazdır
Doç. Dr. Ali Galib Gezgin   

Kur'an'ın nâzil olduğu milâdî VII. asırda, bu ilâhî mesaja ilk muhatap olan ashâb; Hz. Peygamberin yanında ve Ona içten bağlılıkları hasebiyle, kendilerinden sonra geleceklere hem davranış hem de uygulama açısından örnek olmuşlardır. Ancak bu "örnek oluş"; Kur'an  âyetlerinin tedrîcî olarak inzâliyle paralel bir eğitim sürecinden sonra gerçekleşmiştir.

Rasûlullah ile ashab arasındaki ilişkiye Kur'an perspektifinden bakıldığında, bahse konu ilişkilerin iki ana boyutu olduğu görülecektir: 1- Ashabın Hz. Peygamber'e gönülden bağlılıklarını, itaat ve ittibalarını beyan eden ve bu samimi içten bağlılıklarının bir yansıması olarak Rasûlullah'a karşı tutum ve tavırlarını öven mesajlardır. 2- Ashabın da birer insan olarak zaman zaman Hz. Peygamberin bazı emir ve yasaklarını çeşitli sebeplerden dolayı yerine getirmediklerini; Allah'ın Elçisi'nin tenbihlerini tutmadıklarını beyan eden; bir arada yaşamanın gerektirdiği âdâb-ı muaşeret kaidelerine riayet etmemelerini konu edinen ve bu davranışlarını eleştirerek uyaran mesajlardır.

Kur'ân'da, Hz. Peygamber'e Davranışları Yüzünden Ashaba Yapılan Uyarılar:

1. Ashâbdan bazılarının Hz. Peygamberin verdiği hükme razı olmamaları: Kur'ân'da Hz. Peygamber ile ashâb arasındaki ilişkilerde dikkat edilmesi gereken en önemli husus; Allah'ın Elçisi'nin bir meselenin çözümünde verdiği hükme ashabın gönüllü olarak, herhangi bir mazeret beyan etmeden ittiba etmeleridir. Hz. Peygamberin verdiği bir hüküm Allah'ın izni dışında değildir. Bu bakımdan da, Hz. Peygamber'e itaat etmek demek, Allah'a itaat etmek demektir. Âyette bu husus açık bir şekilde görülmektedir: "Biz hiçbir peygamberi, Allah'ın izni ile, kendisine itaat olunmaktan başka bir gaye ile göndermedik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri vakit sana gelip de Allah'tan af dileseler, sen de resul olarak onların affedilmelerini isteseydin, elbette Allah'ı tövbeleri kabul eden, pek merhametli bulacaklardı. Hayır! Senin Rabbin hakkı için, onlar aralarında ihtilaf ettikleri meselelerde seni hakem kılıp, sonra da verdiğin hükümden ötürü içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın sana tam bir teslimiyetle bağlanmadıkça iman etmiş olmazlar."1

Bu âyetlerden özellikle Nisâ sûresinin 65. âyetinin nüzul sebebine dair iki aynı rivayet nakledilmektedir. Bu rivayetlerden birisine göre Hz. Peygamberin halasının oğlu Zübeyr b. Avvâm ile Hâtıb b. Ebî Belteâ arasında "Şirhacu'l-fiarre"deki su hususunda anlaşmazlık çıkar. Aralarındaki anlaşmazlığı çözmesi için Hz. Peygamber'e geldiklerinde, Allah'ın Elçisi: "Ey Zübeyr! Önce sen sula, sonra suyu komşuna bırak." buyurur. Ancak Hâtıb, Hz. Peygamberin verdiği bu hüküm hoşuna gitmediği için hiddetlenir ve: "Ey Allah'ın Elçisi, o halanın oğlu olduğu için mi böyle hüküm veriyorsun?" der. Bu söz üzerine Hz. Peygamberin rengi birden bire değişiverir ve: "Ey Zübeyr! Öyleyse bahçeni sula ve suyu da duvar seviyesine ulaşıncaya kadar sakın salma." buyurur. Böylece Zübeyr'in tam hakkını verir.

Bu âyetlerin nüzul sebebi her ne olursa olsun gerçek imanın Hz. Peygamber'e tam bir teslimiyetle bağlanmaktan geçtiğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Zira genel bir kural olarak kabul edildiği gibi, "sebebin hususîliği, hükmün umumîliğine engel değildir."

Kur'ân'da, Hz. Peygamber'e saygı bağlamında  değerlendirilebilecek hususlardan birisi de, Allah'ın Elçisi'nin davetine her halükârda icabet edilmesinin altının çizilmesidir: "Peygamberin çağırmasını, aranızda herhangi birinizin çağırması gibi tutmayın. Şüphesiz ki, Allah, sizden birinin arkasına gizlenerek sıvışıp gidenleri bilmektedir. Onun (Peygamberin) buyruğuna aykırı hareket edenler, başlarına bir belânın gelmesinden veya can sıkıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar."2

2. Ashâbdan bazılarının Hz. Peygamber'den önce hareket etmeleri: Bir rivayete göre, ashaptan bazıları Kurban bayramında, Hz. Peygamber'den önce kurban kesmişlerdi. Başka bir rivayette ise, bayram namazından önce kesmişlerdi. Hz. Peygamber onlara yeniden kurban kesmelerini emredince: "Ey İnananlar! Allah ve Rasûlu'nun önüne geçmeyin, Allah'a karşı saygılı olun. Şüphesiz ki, Allah her şeyi işiten ve her şeyi bilendir."3 âyeti nazil oldu.

Âyetin kapsamına Hz. Peygamberin meclisinde bir mesele geçtiği zaman Ondan önce cevap vermeye yeltenmemeleriyle birlikte, yolda giderken bir izin, işaret veya ihtiyaç olmaksızın önünde yürümemeleri ve sofrada Ondan önce yemeye başlamamaları da dahildir.

3.  Ashabın Hz. Peygamber'e hitap ederken yüksek sesle konuşmaları: Kur'ân'da, Hz. Peygamber ile konuşurken ashabın ses tonlarının, Hz. Peygamberin ses tonundan fazla yükseltmemesi açık bir şekilde beyan edilmekledir. Bu emrin nüzul sebebi: Benî Temîm'den bir heyet Hz. Peygamberin huzuruna geldiğinde, Hz. Ebû Bekir, Allah Rasûlu'nden onların başına Ka'kâ b. Mâ'bed'i emir tayin etmesini söyler. Hz. Ömer ise bu teklife razı olmayarak, Akra b. Habis'in tayin edilmesini isteyince, Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer yüksek sesle münakaşa etmeye başlayınca şu âyetler nazil olur: "Ey İnananlar! Seslerinizi, Peygamberin sesinin üstüne yükseltmeyin, Birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi Onunla da yüksek sesle konuşmayın. Yoksa siz farkında olmadan amelleriniz boşa gider. Allah'ın Elçisi'nin seslerini kısanlar, Allah'ın saygıyla( takva ile) sınadığı kimselerdir. Onlara bağışlanma ve büyük ödül vardır."4

Bu âyetlerde de açıkça görüldüğü gibi, Allah'ın eğitip güzel bir ahlâk ile donattığı, sonra da mekârim-i ahlâk'ı tamamlamak amacıyla insanlar arasından seçip gönderdiği Elçisi Hz. Peygamberin bu niteliklerine uygun munis bir konuşma üslûbu ve ses tonu vardır. Dolayısıyla Ona inanan müminlerin de konuşurken, peygamberlerini örnek almaları gerekir.

Bu âyetler yalnız o zamanda yaşayan insanlar için değil, en medenî toplumlarda da uygulanacak görgü kuralları getirmiştir.

4. Hz. Peygamberin sıkı tenbihine rağmen, Uhud savaşında okçu birliğinin mevzilerini terk etmeleri: Uhud savaşında Hz. Peygamberin Abdullah b. Cübeyr komutasındaki bir okçu birliğini, stratejik önemi bulunan bir boğazın yamacına mevzîlendirmiş ve onlara: "Bizim onları yendiğimizi görseniz bile yerinizden ayrılmayın! Yenildiğimiz görseniz dahi bize yardıma koşmayın!" diye sıkı sıkı tenbih etmesine rağmen, müşriklerin bozguna uğradığını gören bu okçuların bir çoğu ganimet endişesiyle, yerlerinden ayrılmışlar; hatta Abdullah b. Cübeyr'in, onlara Hz. Peygamberin emrini hatırlatmasına rağmen, onu dinlememişleridir. İşte okçuların yaptıkları bu ciddî hataya işaret eden şu âyetler de Hz. Peygamber'e itaatin önemini ortaya koymaktadır: "Allah size yaptığı yardım vaadini gerçekleştirdi: O'nun izni ile o düşmanlarımızı kırıp geçiriyordunuz. Allah'ın size arzuladığınız galibiyeti göstermesine kadar, böylece bu vaad yerine geldi. Ama sonra siz isyan ettiniz, verilen emir hakkında çekiştiniz, yılgınlık gösterdiniz. O esnada kiminiz dünya menfaatini istiyordu, kiminiz ahiret mükafatını. Sonra Allah sizi denemek için, onlara karsı size verdiği desteği geri çekti, bozguna uğradınız. Bununla beraber sizin kusurlarınızı bağışladı da! Zaten Allah müminlere bol lütuf ve inayet sahibidir. O vakit siz savaş meydanından hızla uzaklaşıyor, dönüp hiç kimseye bakınıyordunuz. Peygamber ise peşinizden sizi çağırıp duruyordu. Bunun üzerine Allah, keder üzerine keder vererek sizi cezalandırdı. Allah'ın sizi affetmesi, ne elinizden gidene ne de başınıza gelen felakete esef etmemeniz içindir. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır."5  Konu, Kur'ân bütünlüğünde incelendiğinde görülecektir ki, çok sayıda âyet, Allah'a itaat ile Elçisi'ne itaati aynı kefeye koyarak beyan etmekte, biri olmadan diğerinin olamayacağı ifade edilmektedir.

5. Hz. Peygamberin yemek davetinden sonra sahabeden bazılarının konuşmaya dalmaları: İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber ashabına evinde yemek yedirir fakat bazıları yemekten önce gelmelerine rağmen, yemekten sonra da uzun süre Hz. Peygamberin evinde kalırlar. Bunun üzerine şu âyetler inmiştir: "Ey İnananlar! Yemeğe çağrılmadan Peygamberin evlerine girmeyin. Çağrıldığınız zaman girin; yemeği yiyince dağılın, söze dalmayın. Çünkü bu davranışınız Peygamber'i incitiyor, fakat o size bunu söylemekten utanıyordu. Ama Allah gerçeği (söylemekten) utanmaz......."  6 

6. Ashabdan bazılarının Hz. Peygamber hutbe okurken mescidi terk etmeleri: Cabir b. Abdullah'tan rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber, Cuma günü hutbe okuduğu sırada Şam'dan bir kervan geldiğini duyan ashâb hemen kervana doğru koşmuş; Hz. Peygamberin yanında Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer de olmak üzere sadece on veya on iki kişi kalmış; bunun üzerine şu âyetler inmiştir: "Onlar bir ticaret veya bir eğlence görünce oraya doğru sökün edip, seni hutbe verirken ayakta bırakıverdiler. De ki: Allah'ın nezdinde ahirette olan nasip, buradaki eğlenceden ve ticaretten elbette daha hayırlıdır. Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır."7

7. Hz. Peygamberin Mekke fethi için gizli olarak yaptığı hazırlığın bir sahâbî tarafından Kureyş'e bildirme girişimi: Kureyşliler Hudeybiye Antlaşmasını çiğneyince, Mekke'yi fethetmek üzere çok gizli olarak hazırlıklara başlayan Hz. Peygamber, Kureyş'e bu hazırlığın herhangi bir şekilde duyulmaması, Mekke'ye en küçük bir haberin sızmaması için tedbirler alır. Hatta bu hedefini ashâbdan birkaç kişi dışında hiç kimseye hissettirmemesine ve bütün bu ihtimamına rağmen, Hâtıb b. Ebî Beltea bunu her nasılsa öğrenmiş ve Mekke'ye giden bir cariye ile mektup göndermiştir. Allah Teâlâ, Cibril vasıtasıyla Hz. Peygamber'e bunu derhal bildirir. Rasûlullah da Hz. Ali, Abdullah b. Zübeyr ile Mikdad b. Esved'i gönderip, Medine'den 40 km kadar mesafede, "Hâh Bahçesinde" mahfe içerisinde bulacakları kadından mektubu almalarını emreder. Onlar, mektubu Hz. Peygamber'e getirirler. Rasûlullah, Hâtıb'a: "Bu ne iştir ey Hâtib." diye sorunca. O: "Benim hakkımda acele etme Ey Allah'ın Elçisi! Ben Ensar'dan biriyim, Kureysli değilim. Burada seninle birlikte bulunan muhacirlerin Mekke'de ailelerini, mallarını himaye edecek akrabaları var. Benim onlar arasında akrabam olmadığı için, Mekke'deki akrabalarımı korumaları için onlar arasında dost edinmek istedim, mektubu bu maksatla yazdım. Yoksa bu işi inkâr etmek, dinimden çıkmak, Müslüman olduktan sonra, küfre rıza göstermek için yapmadım." diye cevap verir. Hz. Peygamber "doğru söyledin" diye mukabelede bulunur. Bütün bunlara rağmen Hz. Ömer, Hâtıb'ı öldürmek isteyince, Rasûlullah: " Hâtıb, Bedir'e katılanlardandır. Allah'ın Bedir Savaşı'na katılanlara nazar buyurup: 'Ben sizleri affettim' dediğini kim biliyor." diyerek, onun öldürülmesine müsaade etmemiştir. İşte bu olay üzerine şu âyet-i kerîme nazil olmuştur: "Ey inananlar, benim ve sizin düşmanlarınızı dostlar edinmeyin. Onlar, size gelen gerçeği inkâr ettikleri, Rabbiniz Allah'a inanmanız nedeniyle Peygamber'i ve sizi (yurdunuzdan) çıkardıkları halde onlara sevgi gösteriyorsunuz. Sizler benim yolumda cihad etmek ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız onlara nasıl sevgi gösterip sır verirsiniz!..."8