VAHİYDEN SÜNNETE SOSYAL BÜTÜNLEŞME PDF
Özcan Güngör   

Kur'ân, toplumların tarihsel olarak yaşamış oldukları çeşitli süreçleri genellikle kıssalar içerisinde nakleder. İnsanları, bu yolla düşündürmek ve ibret almalarını sağlamak amacıyla bu tarihsel örnek olaylar, değişen zaman ve sosyal yapılara rağmen değişmeyen ilâhi hedefleri göstermektedir. Değişmeyen ve süreklilik özelliği taşıyan değerler fıtrat temelini oluşturmaktadır. Fıtrat ise "İnsanın, Allah'ın bir kanunu olarak doğuştan getirdiği yaratılış, mizaç ve yeteneklerin birleşimi" şeklinde tanımlamak pekala mümkündür. Kur'ân toplumsallaşma (sosyal bütünleşme) sürecinin insan fıtratına yerleştirildiği ve yaratılışında var olduğu gerçeğini Hucûrât Sûresi'nin on üçüncü âyeti dile getirmiştir. Söz konusu âyette; farklılıklar nedeniyle insanların birbirlerini tanımaları gerektiği inancından hareketle, insanın bir sosyal varlık olduğu ve zorunlu olarak toplumsal birlikteliğin gerekliliği vurgulanmaktadır.

Tevhit: İslâm, Kur'ân'da ve Rasûlullah (sav)'in sünnetinde toplumsal ilişkilerin, insan ruhunun derinliklerine ve insanın kâinata bakışına uzanan köklerini sağlam bir tabana oturtmayı sağlayacak genel kurallar koymuştur. Söz konusu sorunu aşmada çözümün en büyük yanını tevhit akidesi oluşturmuştur. Böyle bir inancı paylaşan insanlar arasında sosyal bütünleşmeyi sağlamada dinin daha stratejik bir rol oynadığı rahatlıkla söylenebilir.

Tek bir ata ve tek bir nefis hatırlatması: Kur'ân, insanları tevhit inancı etrafında birleşmeye çağırırken, bu davetini belli bir millete, sosyal çevreye veya gruba yapmamakta, hitâbını bütün insanlığa yönelterek ona evrensel bir özellik vermektedir.1 Kur'ân, bu daveti evrensel olarak takdim eder ve sık sık ‘Ey insanlar' gibi hitap tarzlarına yer verir. Kur'ân, bize aynı atadan olduğumuzu ve bir tek nefisten yaratıldığımızı hatırlatarak aynı köke mensubiyet duygusunu bütünleşme aracı olarak zikreder.2

Din Kardeşliği: Kur'ân-ı Kerim "müminler sadece kardeştirler" buyurarak bunu açıkça beyan ediyor, böylece inananları sevgi ve kardeşlik bağı altında tek vücut olmaya çağırıyor.3 Müminlerin oluşturduğu kardeşlik birliği içerisinde her çeşit sosyal farklılıklar kaynaşacaktır. Nihâyet İslâm, ideal ümmeti olan "orta ümmet", toplumsal hayatta gerçekleşecektir.

Kur'ân vahyi ilk andan itibaren insanlar arasında ırk, renk, memleket ve dil farklarını, üstünlük aracı olmaktan çıkarır ve hitâbını bütün insanlara yaparak, gönülleri Allah'a yöneltir. Esâsen bu durum Kur'ân'ın Âlemlerin Rabbi4 vurgusunda da kendini gösterir. İslâm, insanların aralarında dostluk kurarak, barış halinde bulunmaları düsturunu getirmiş olmakla insana verdiği değeri ortaya koyar. İslâm, ferdî hak ve hürriyetleri güven altına alan bir birlik ve bütünlük dinidir. O, aynı zamanda kollektif refahı sağlar. Bunu yaparken de iktisâdî bakımdan da ahlaki yönden de kendisine insanı esas alır.

İyi şeylerde yardımlaşma, kötü şeylerden sakındırma: İslâm dininin en dinamik emirlerinden birini teşkil eden bu esas bütün bir sosyal sistemi içine almaktadır. Münkir, marufun zıddı olarak, her sahih aklın çirkinliğine hükmettiği şey, selim kalp sahiplerinden oluşan kamu vicdanında yer etmemiş, kitap ve sünnetin de çirkin gördüğü şey demektir.

Daha geniş bir yaklaşımla maruf ve münkir, İslâm'ın ve İslâm üzere olan selim kalplerin belirlediği şeydir. Yani; toplumu hayra ve şerre götüren şeylerdir. Allah, insanlık tarihi boyunca birbiri ardınca peygamberler göndererek, neyin güzel, neyin çirkin olduğunu ve nasıl davranmaları gerektiğini insanlara bildirmiş, O'nun bu şekilde emir buyurup teşrî kıldığı davranış şekilleri artık birer toplumsal kaide, "maruf" ve/veya maruf birer örf olmuştur.

Kur'ân, bu sosyal olguyu toplumun temeli kabul ederek sık sık dile getirir. "Sizden hayra çağıran, marufu emreden, münkirden vazgeçirmeye çalışan bir ümmet bulunsun, işte onlar kurtuluşa erenlerdir."5 Bu âyetle iyiliğin emredilmesi ve her türlü kötülüğün men edilmesi işi, bütün inananlara bir sorumluluk yüklemiştir. Bir toplumda iyiliği emredenler, kötülükten menedenler olmazsa giderek kötü olan işler birer kural, yani; bir yaşama biçimi olurlar. Bu halin sosyal çözülmelere ve çöküntülere sebep olacağı açıktır.

Müminler arasında canlı ve sürekli bir toplumsal birliktelik, beraberliğin olması, ancak toplumun sosyal bütünleşmesi adına sigorta görevi yapan İslâm dininin bu dinamiğiyle mümkündür.

İnfak ve dengeli tutum: Aşırı zenginlik ve lüks, insanlar arasındaki adâletin ve dengenin bittiği yerde başlar. Kur'ân, lüks, debdebe ve şatafatı nankörlük, olumsuz davranışların kaynağı sayıyorsa, dengesiz bir sosyal konumun neticesi olan lükse alternatif olarak da adil ve dengeli bir toplum düzeni arzulamaktadır.

Aşırı zenginliğin körüklediği dünyaya tamamen bağlanma ve arkasından lüks tüketim, toplumdaki sosyal dengeyi bozar. Toplumun mutlu ve kendi içinde bütünleşmeyi sağlaması mümkün olmaz. Kur'ân'da, yoksul, muhtaç ve gariplerin çokça anılması fakirlik olgusunun ebediyen çözümlenemeyecek bir mesele gibi görüldüğü anlamına gelmez. Kur'ân'da birçok yerde de, infâkın öylesine bir bağış ve sadaka olmayıp aksine muhtaç ve yoksulların asıl hakkı olduğu belirtilmektedir.6

Teoriden Pratiğe Bir Kaç Örnek

Gelenekler, bir nevi toplumsal irade olarak bizi ve davranışlarımızı etkileyen; fakat kamu gücü ile yaptırımı olmayan normlardır. Geleneklere bağlılık hemen her toplumda görülen bir özelliktir ve gelenekler insanda adeta ikinci bir tabiat oluşturur. Geleneklere aşırı bağlı bir Arap toplumu da söz konusu olunca Kur'ân'ın Hz. Peygamberle gerçekleştirdiği mükemmel toplumsal bütünleşme insanları hayrete düşürecek niteliktedir.

Hicret pratiği: Kur'ân'da sık sık övülen ve örnek gösterilen hicret hadisesinde Hz. Peygamberle birlikte Medine'ye Hicret eden Müslümanlarla Medine'nin yerli Müslümanları kardeş kabul/ilan edilmiştir.7 Bu kardeşlik evsiz, yurtsuz, Medine'ye gelenlerin başlarını sokup barınabilecek bir yer bulmalarını temin etmek içindir. Kardeş olan bu Müslümanlar kendi aralarında mallarını ve kazançlarını paylaşmak suretiyle geçimlerini sürdürüyorlardı. Bu durum Medine'ye göç edenlerin ev, bark ve iş sahibi olmalarını sağlamıştı. Bu hadise, bütün Müslümanlara kardeşliğin nasıl olduğunu göstermesi açısından evrensel bir model oluşturmuştur.

Evs ve Hazrec örneği: Evs ve Hazrec, Medine'nin iki büyük kabilesiydi ve Rasûlullah oraya geldiğinde birbirlerine düşman idiler. Yüzyıl süren ‘Buas harpleriyle' her iki taraftan pek çok kişi ölmüştür. Daha sonra iki kabilede İslâm'a girmiştir. Eş'as b. Kays adında bir Yahudi'nin fitnesiyle bu iki kabilenin araları tekrar açılır ve birbirlerine düşmek üzere iken Hz. Peygamber yetişir, her iki tarafı da yatıştırır. Bu münasebetle şu âyetler nazil olur: "Allah'ın üzerinizde olan nimetlerini hatırlayınız ki siz birbirinize düşmandınız. Allah kalplerinizi bir birinize ülfet etti. Böylece O'nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz." 8

İbadet pratikleri: İdeal olarak sunulan ilkeler, ibadetlerin yerine getirilişi ile hayat bulmaktadır. Son tahlilde, Kur'ân'da sosyal bütünleşmeye yöneltici örnekler bulmak ve bunları çoğaltmak mümkündür. Gerçekte ise konuya bütünleşme açısından bakıldığında Kur'ân'da geçen bütün emirler, yasaklar, tavsiyeler, namaz, oruç, zekat, hac, kurban, yani; bütün ibadetlerin hep sosyal bütünleşmeyi sağlamaya yönelik faktörler oldukları ifade edilebilir.

Namaz ibadeti ile insanların günde beş kez birlikteliği temin edilmekte, aynı saflarda kenetlenerek kaynaşmaları ve bütünleşmeleri sağlanmaktadır. Haftada bir günde aynı sosyal ortamda bulunan bütün inananların birlikteliği, cuma namazı ile pekiştirilmektedir. Hac ibadetinde de farklı milletlere, ırklara, sosyo-ekonomik şartlara sahip dünyanın bütün insanları toplanmakta, ayrı bir dinamizm ve canlılıkla sosyal bütünleşme sağlanmaktadır. Oruç ibadeti, sosyal açıdan aralarında ekonomik farklar bulunan insanların bütünleşmesi açısından önemlidir. Zekatın, sosyal bütünleşme açısından önemini düşündüğümüzde; zekatı veren ve alan açısından çok büyük bir öneminin olduğunu görülür. Dünyanın çeşitli yörelerinde zenginlerin alabildiğine lüks ve israfa dalmaları, sayelerinde kazanç sağladıkları fakirleri düşünmemeleri, onlara yardım ellerini uzatmamaları, fakirlerin kendilerine kıskançlık ve kin duymalarına sebep olmuştur. Bunun neticesi olarak da toplumlarda sosyal patlamalar, huzursuzluklar ve isyanlar görülmüştür. İşte zekat, bütün bu olumsuz hadiselerin önünde en güzel settir.