| Mevlid |
|
Yorumları Göster (0) - Konuya Yorum Ekle
| Doç. Dr. Ahmet Özel | |
Tarihi
Tarih boyunca Hz. Peygamber’in doğum yıldönümüyle ilgili kutlamalar hemen bütün İslam ülkelerinde dinî ve sosyal hayatın önemli bir unsuru haline gelmiş, yöneticiler katında da yerine göre siyasî meşrûiyetin, yerine göre dinî kimlik ve hassasiyetin bir göstergesi olarak son derece renkli ve gösterişli merasimlere sahne olmuştur. Sözlükte “doğulan yer ve zaman” anlamına gelen mevlid kelimesi, İslamî literatürde; Hz. Peygamber’in doğum günü, bu günün yıldönümü münasebetiyle yapılan kutlamalar ve bu konuda kaleme alınan eserler karşılığında kullanılmıştır. Daha sonraları mevlid terimi tasavvuf çevrelerinde velilerin doğum yıldönümünü de kapsayacak şekilde geniş bir anlam kazanmıştır. Hz. Peygamber çoğunluğa göre Habeşistan’ın Yemen valisi Ebrehe’nin Kabe’yi yıkmak üzere Mekke’ye saldırdığı ve Fil Vak’ası denilen olayın meydana geldiği yıl dünyaya gelmiştir. Araplarda nesî geleneğini göz önüne alanlara göre bu tarih miladî 569, diğerlerine göre ise 570 veya 571 yılıdır. Yine kabul edildiğine göre Rebiülevvel ayının on ikisinde ve gündüz dünyaya gelmiştir. Doğumunun pazartesi günü olduğu ise sahih rivayetlere dayanmaktadır. Hz. Muhammed (sav) sağlığında kendi doğum yıldönümünü kutlamadığı gibi böyle bir şey yapılması hususunda herhangi bir istek ve emri de olmamıştır. Hulefa-i Raşidin dönemi ve bunu izleyen Emevi ve Abbasi devirlerinde de mevlidle ilgili bir uygulamaya rastlanmamaktadır. İlk iki halifenin zamanına fetih hareketleri damgasını vurmuş, son iki halifenin dönemlerinde iç karışıklıklar hüküm sürmüşken, Emevi ve Abbasi devirlerinde de Hz. Peygamber soyuna destek anlamı ve imkânı doğurabilecek böyle bir kutlama için siyasi şartlar uygun olmamıştır. Mısır’da şii Fatımî Devleti kurulunca Muiz-Lidinillah (362-365/972-975) döneminden başlamak üzere, soyundan geldiklerini söyledikleri Hz. Peygamber’in doğum yıldönümü resmî olarak kutlanmaya başlamıştır. Buna ilaveten Hz. Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin ve o günkü halifenin mevlidleri (mevalid-i sitte) ile Receb, Şaban ve Ramazan aylarındaki bazı kandiller, Ramazan ve Kurban bayramlarıyla diğer bazı kutlamalar bu dönemde zengin bir şölen geleneğini oluşturmuştur. Ancak bu kutlamaların gündüz ve üst düzey görevlilerin katıldığı bir devlet töreni çerçevesinde geçtiği, halkın geniş bir şekilde katılımının ve şenlik havasının fazla olmadığı anlaşılmaktadır. Özellikle Sünnî çoğunluğun bu kutlamalara katılmadığı bilinmektedir. Fatımîler zamanında Hz. Peygamber ve Ehl-i Beyt’in doğum yıldönümlerini kutlama, dinî hassasiyet yanında siyasî meşrûiyet açısından da önem taşıyordu. Fatımî vezirlerinden olan Efdal, halife Müsta’lî-Billah (487-495/1094-1101) zamanında Hz. Hasan ve Hüseyin’in mevlidleri dışındaki dört mevlidi yasaklattı. Ancak Efdal öldükten sonra yeni gelen vezir tekrar bu törenleri başlattı. Eyyubîler (1171-1462) zamanında birçok bayram ve tören kaldırıldığından mevlide de özen gösterilmediği ve bunu halkın kendi evlerinde kutladıkları anlaşılmaktadır. Ancak Selahaddin-i Eyyubî’nin kayınbiraderi olan ve hayırseverliği ile tanınan Erbil atabegi Begteginli Muzafferüddin Kökböri’nin (586-629/1190-1232) mevlid-i nebeviyi kutladığı bilinmektedir. Bu kutlamaların Fatımîlerinkinden farklı olarak hazırlıklarıyla birlikte uzun bir zaman dilimine yayıldığı, bir şenlik havası içinde halkın geniş bir katılımının sözkonusu olduğu ve özellikle tarikat mensuplarının rolünün ön plana çıktığı dikkat çekmektedir. Endülüslü seyyah İbn Cübeyr 579 (1183) yılında Mekke’ye geldiğinde gördüklerini anlatırken Hz. Peygamber’in doğum gününde doğduğu evin ziyarete açıldığını, halkın tebrik için evi ziyaret ettiklerini belirtir. Memlükler döneminde (648-922/1250-1517) ise, Mısır’da mevlid kutlamaları bütün ihtişamıyla devam etmiştir. Eyyubîler ve Memlükler dönemindeki mevlid geleneğinde Fatımî mirasının devralınması yanında Moğol ve Haçlı saldırıları karşısında Müslüman halkın kimlik ihtiyacının da rolü olmalıdır. Memlükler devrinden itibaren mevlid terimi başta evliya olmak üzere diğer önde gelen şahsiyetlerin doğum yıldönümleri için de kullanılmaya başlamıştır. Bu tür mevlidlerin önemli bir kısmı velilerin doğum değil ölüm yıldönümünde kutlanırdı. Kuzey Afrika’da önceleri mevlid kutlama adeti yokken, ilk defa Şeyh, kadı ve muhaddis Ebü’l- Abbas Ahmed b. Muhammed b. Hüseyin es-Sebtî el-Azefî (v.633-1236) tarafından halkın hristiyan bayramlarını kutlamalarını önlemek amacıyla icra edilmeye başlamıştır. Bu uygulama zamanla Kuzey Afrika ve Endülüs’te yaygınlık kazanmış, hükümdarlar ve yöneticiler mevlid kutlamalarına büyük önem vermişlerdir. Osmanlı hükümdarı III. Murad 996 (1588) yılında merasimle mevlid kutlamalarını başlatmakla birlikte resmî olmasa da Osmanlı İmparatorluğu’nda kutlamaların bundan önceki dönemlerde de yapıldığı, Süleyman Çelebi’nin meşhur mevlidini 812 (1409) yılında yazdığı bilinmektedir. Sultanahmet Camii’nde yapılan resmî kutlamalarda padişah, sadrazam, şeyhulislam, vezirler, Anadolu ve Rumeli kazaskerleri, diğer mülkî ve askerî erkân ile ulema resmî kıyafetleriyle hazır bulunurdu. Ayasofya ve Sultanahmet şeyhleriyle nöbetçi şeyhin vaazlarından sonra mevlid okunur, bu arada şerbet ve buhur dağıtılır ve görevlerini ifa edenlere hil’at ve atiyyeler verilirdi. Genel olarak Sultanahmet Camii’nde yapılan mevlid törenleri daha sonraları Beyazıt, Nusretiye, Beylerbeyi, Hamidiye ve diğer camilerde de icra edilir olmuştur. Tanzimattan itibaren mevlid alaylarında eski teşrifat kurallarına uyulmakla birlikte bazı değişikliklere gidilmiş; padişahın camiye gidiş ve gelişlerinde askerî tören yapılması, minareler yanında saray ve resmî binaların donatılıp aydınlatılması, beş vakitte tophane ve savaş gemilerinden top atılması gibi yenilikler uygulanmıştır. Mevlid 1910 yılından itibaren Osmanlı Devleti’nde resmî bayram ilan edildiyse de, Cumhuriyet’in ilanından sonra kaldırılmıştır. Bugün Suudi Arabistan hariç, Kuzey Afrika’dan Endonezya’ya kadar İslam ülkelerinin bazılarında resmî, bazılarında gayri resmî olarak yaygın şekilde kutlanmaktadır. Dinî hükmüHz. Peygamber ve ondan sonraki birkaç asır boyunca kutlanmayan mevlidin dinî açıdan meşrûiyeti ulema arasında tartışılmıştır. Malikî fakihi İbnü’l-Hâc el-Abderî (v.737-1336) bidat konularına geniş yer verdiği el-Medhal adlı eserinde mevlidle ilgili bir bölüm açarak bunun Hz. Peygamber devrinde ve ona son derece bağlı olan ashap ve tabiin zamanında kutlanmadığını ve dolayısıyla dine ilave sayılan bir bidat olduğunu belirterek şiddetle karşı çıkar. O ayrıca bu kutlamalar sırasında kıraat, zikir ve ibadet yanında çalgı çalınıp, şarkı söylenmesi ve oynanmasının, kadın ve erkeklerin bir arada bulunmasının da dinin yasakladığı hususlar olduğunu uzun uzun anlatır ve mevlidin bu haramlara vesile kılındığını belirtir. Anılan olumsuz davranışlarda bulunulmayıp ibadet yapılması, arkadaşlara ziyafet verilmesi, hadis vs. okunması halinde bile bunların mevlid niyetiyle icrasının dinde bir fazlalık ve dolayısıyla bidat olduğunu belirten İbnü’l-Hac, buna karşılık mevlid niyeti taşımaksızın oruç tutulmasını, salih amellerle Hz. Peygamber’in doğduğu bu ayın saygınlığına uygun davranılmasını tavsiye eder. İbnü’l-Hâc’ın bu kitabını Moğol istilası ve Haçlı Seferlerinin İslam dünyasında yol açtığı siyasî çalkantılar yanında sosyal ve iktisadî hayattaki tahriplerinin gittikçe arttığı bir dönemde kaleme aldığı, dinî ölçülere aykırı âdet ve geleneklere, dinî ve sosyal hayatta meydana gelen sapma ve aşırılıklara dikkat çekerek Müslümanların dinleri konusunda doğru bilgi edinmelerini amaçladığı dikkat çekmektedir. İbnü’l-Hâc’ın çağdaşı bir başka Malikî âlim Taceddin Ömer b. Ali el-Lahmî el-Fâkihânî de (v. 731/1331) mevlidi bidat-ı seyyie kabul ederek karşı çıkmış ve bu amaçla bir risale kaleme almıştır. Venşerisî de sonraki Malikî ulemadan mevlide karşı çıkanların görüşlerine yer verirken genellikle olumsuz uygulama örneklerine atıfta bulunmuştur. İbn Merzuk el-Hatîb (v. 781/1379) mevlid konusunda Mağrib ulemasının müsbet ve menfî yönde iki farklı yaklaşımda bulunduğunu, kendisine göre bu gece iyi amellerde bulunup kötü davranışlardan sakınmanın en uygun tavır olduğunu belirtir. Mevlid gecesinin mi Kadir gecesinin mi, daha üstün olduğu konusundaki tartışmada İbn Merzuk’un ilkini tercih ettiği kaydedilir. Mevlide karşı olumsuz tavır, bidatları iyi ve kötü diye ayırmayan İbn Teymiyye, onu izleyen Vehhabî uleması ve Muhammed Abduh gibi çağdaş âlimler tarafından da desteklenmiştir. Reşid Rıza da Mısır’da mevlidlerde sergilenen çirkin uygulamaları uzun uzun anlatarak eleştirir ve ulemayı da bu konuda sessiz kalmaktan dolayı kınar. Bununla birlikte mevlid kutlamasının bizzat kendisine değil, bu vesileyle işlenen kötülüklere karşı olduğunu belirterek bu uygulamalardan kurtuluş yollarını açıklamaya çalışır. Vehhabi geleneğine mensup çağdaş ulemadan Suudi Arabistan müftüsü Muhammed b. İbrahim Ali Şeyh, Abdülaziz b. Abdullah b. Bâz, Hammûd b. Abdullah et-Tüveycirî ve diğer bazıları da her türlü mevlid kutlamasına karşı çıkarak bu konuda çeşitli risaleler kaleme almışlardır. Kuzey Afrika’da Cezayir gibi bazı ülkelerde ıslahatçı âlimler mevlidin geleneksel şekline karşı çıkmışlarsa da yeni nesillerin inanç ve millî şuurunun güçlenmesi amacıyla mevlidi yeni birtakım etkinliklerle kutlama yolunu tutmuşlardır. Buna karşılık Ebû Şâme el-Makdisî (v. 665/1267), İbn Ayyad en-Nefzî (v. 792/1390), Şemseddin İbnü’l-Cezerî, İbn Nasirüddin ed-Dımaşkî, İbn Hacer el-Askalânî, İbn Hacer el-Heytemî, Şemseddin es-Sehavî, Celaleddin es-Suyutî, Şihabüddin el-Kastallânî ve Muhammed b. Yusuf eş-Şâmî gibi âlimler ise bu kutlama ilk devirlerde olmasa bile Allah’ın âlemlere rahmet olarak gönderdiği Hz. Peygamber’e dünyaya gelmesi sebebiyle sevinmenin, doğum günü münasebetiyle fakir ve muhtaçlara yardımda bulunup ibadet etmenin, Kur’an ve Hz. Peygamber’e olan sevgiyle ilgili şiirler okumanın, temiz ve güzel elbiseler giyerek sevinç gösterisinde bulunmanın ve yoksullara yardım etmenin birer güzel amel olduğunu ve dolayısıyla mevlid kutlamalarının bir bid’at-ı hasene sayılması, halk arasında görülen ve dinen hoş karşılanmayan davranışların ise bundan ayrı düşünülerek önlenmesi gerektiğini, mesela Cuma veya teravih gibi ibadetler sırasında yanlış bazı davranışların meydana gelmesinin bu ibadetlerin de haram sayılmasına yol açmadığını belirtmişlerdir. Hz. Peygamber’e pazartesi günü oruç tutmanın fazileti sorulduğunda “bu benim doğduğum ve bana vahiy indirilen gündür” diyerek bir bakıma bugüne önem atfetmiştir. Sehavî de hristiyanların kendi peygamberlerinin doğum gününü büyük bir bayram yapmaları karşısında Müslümanların böyle bir kutlamaya daha layık olduklarını söyler. Hz. Muhammed (sav) Medine’de Yahudilerin on Muharerem’de oruç tutuklarını görünce sebebini sormuş, onlar da Firavun’un boğulduğu ve Hz. Musa’nın kurtulduğu gün olduğunu söyleyince Resulullah kendisinin bunu yapmaya daha layık olduğunu belirterek oruç tutmuş ve ashaba da oruç tutmalarını emretmiştir. Bu da belli bir günde bir nimete nail olma veya beladan kurtulma sebebiyle her zaman o günü anma ve şükür nişanesi olarak salih amellerde bulunmanın iyi bir davranış olduğunu gösterir. Mevlid kutlamalarına müsbet bakan âlimler, kendisine Hz. Peygamber’in doğum haberini getiren kölesini azad etmesi seebiyle Ebû Leheb’in her Pazartesi gecesi azabının hafifletildiğinin rüyada görüldüğüne dair bir haberi, ayrıca Resulullah’a vahiy indirildiği için Kur’an’da Kadir gecesine atfedilen önemin bütün insanlık için rahmet olan Hz. Peygamber’in bizzat dünyaya geldiği gün için öncelikle geçerli olacağı hususunu da görüşlerine dayanak olarak gösterirler. İnanmadan ölenlerin bütün yaptıklarının ahirette boşa gideceğine dair ayetler (el-Maide 5/5; el-En’am 6/88; Hud 11/16), rüya üzerine hüküm dayandırılamayacağı ve Kadir gecesinin önemi hakkındaki ilahî teyid ve açıklamanın mevlid hakkında sözkonusu olmadığı ileri sürülerek bu gerekçelere karşı çıkılmıştır. Mevlidlere karşı çıkan âlimlerin bu yaklaşımlarında kendi zamanlarındaki kutlamalarda gözlenen olumsuz davranışların rolü büyük olmalıdır. Sonuç olarak Hz. Peygamber’e sevgi ve bağlılığın bir göstergesi olması yanında çeşitli ibadet ve hayırlara vesile olması bakımından da mevlid kutlamalarının dinî yönden meşru bir davranış olduğu söylenmelidir. Bununla birlikte bu kutlamalara karşı çıkan âlimlerin genel olarak görüşlerine gerekçe gösterdikleri gayrimeşru tutum ve davranışların tasvip edilemeyeceği, bu tür uygulamalara vesile olan kutlamalardan uzak durulması gerektiği de açıktır. |











