HZ. PEYGAMBER'ÎN İTTİFAK, TEMİNAT VE ANTLAŞMALARINDAKİ DİPLOMATİK TAKTİKLER PDF
Prof. Dr. Salahattin Polat   

Akabe Biatları

Medine'de Araplarla Yahudiler birlikte yaşarlardı. Şehrin Arap asıllı iki kabilesi olan Evs ve Hazreç sürekli birbirleriyle savaşırlardı. Yahudiler bu iki kabilenin birleşerek kendilerine karşı bir güç olmalarını önlemek için, sürekli olarak aralarındaki husumeti körüklerler ve bu sayede sürdürdükleri ticaretle büyük kazançlar elde ederlerdi. Yahudiler Araplara devamlı olarak, kendilerinden bir peygamber geleceğini, putperestleri öldüreceğini söylerlerdi. Yahudilerin etkisiyle Medine Arapları da bu peygamberi bekliyorlardı.    Hazreçlilere karşı Kureyş'in desteğini almak üzere Mekke'ye giden Evsli İyas Muaz, Rasûlullah'la görüşüp Müslüman olmuştu. Medineli ilk Müslüman oydu. Medineliler bi'setin ilk günlerinden itibaren İslâm davetinden haberdardılar. Ayrıca Hz. Peygamber'in dedesi Hâşim, Medine'nin Neccaroğulları kabilesinden Selma bint Amr isimli bir kadınla evlenmiş bu kadından Abdulmuttalib doğmuştu. Bu yüzden Hz. Peygamber’in Medine'de akrabaları da vardı. Hz. Peygamber'in kervan ticareti ile uğraştığı yıllardan Medine'de bazı dost ve tanıdıkları da bulunuyordu. Yani Medineliler Hz. Peygamberi iyi tanıyorlardı. Evs ve Hazreç aralarında cereyan eden Buas harplerinde birbirlerine çok ağır zararlar vermişlerdi. Artık aralarındaki çekişmelerin anlamsızlığını düşünüyorlardı. Her iki tarafın da itaat edebileceği bir liderin emri altında birleşmeyi düşünmeye başlamışlardı. İşte bu lider arayışının ileride Hz. Peygamber’in başkanlığında Medine Devleti’nin kurulmasında önemli ölçüde kolaylaştırıcı bir rolü olmuştur.

Medine'de bu şartlar hüküm sürerken Hac mevsiminde Mekke'ye giden bir grup Hazreçli Hz. Peygamber'in davetine muhatap oldular. O, her hac mevsiminde yaptığı gibi çevreden gelen kabilelerin hepsini İslâm'a davet ediyordu. Medineliler Hz. Peygamber'i dinleyince "Bu, Yahudilerin haber verdiği Peygamber. Onlardan önce ona biz tâbi olalım" dediler. Bunlar altı kişiydiler. Medine'ye dönünce halka İslâmiyet'i anlattılar.

Ertesi yıl Medineli Müslümanlardan on iki kişi Mekke yakınındaki Akabe denilen yerde Hz. Peygamberle gizlice buluştular. Rasûlullah bunlardan şirk koşmamaları, zina yapmamaları, çocuklarını öldürmemeleri, iftira atmamaları, maruf olan hususlarda isyan etmeleri üzere biat (bağlılık yemini) aldı. Bunlara uyarlarsa cennete gireceklerini belirtti. Bunların peşinden Mus'ab b. Umeyr'i İslâm'ı yayması için Medine'ye gönderdi. İslâmiyet Medine'de o kadar ilgi gördü ki kısa sürede birkaç ev hariç her evde en az bir kişi Müslüman oldu.

Birinci Akabe biati diye adlandırılan yukarıdaki biat, İslâm için merkez olması kararlaştırılan Medine'deki Müslümanlarla, İslâm akidesi ve temel prensipleri konusunda bir antlaşma niteliğindedir. Rasûlullah bu biatla, yeni dinin ideolojisini tescil ediyordu. Başka bir ifade ile bu biat, kurulması plânlanan devletin ilkelerini ortaya koyan bir beyanname niteliğindeydi. Müstakil İslâm devletinin inanç temeli bu on iki kişinin gönlüne atıldı. Bu yeni merkezdeki faaliyetler kısa bir sürede meyvesini verdi, bir yıl sonraki hac mevsiminde Rasûlullah 73 Medineli müslümandan yeniden biat aldı. Bu 73 kişinin Medine kafilesindeki müşriklerden gizli olarak Rasûlullah'la  buluşmaları, bu kafilenin gizliliğe riayet edebilecek kişilerden seçilerek teşekkül ettirildiğini; biat esnasında ileri gelenlerden 12 temsilci seçilmesi de Medine'dekileri temsilen biat alındığını gösterir.  Başlarında hocaları Mus'ab b. Umeyr'in bulunması bu kafilenin mücerred hac için değil organizeli bir buluşma için Mekke'ye geldiğini düşündürüyor. Bu ikinci antlaşma ile yeni İslâm üssünün yerli Müslümanlarından, İslâm'ı ve Müslümanları her türlü tehlikeye karşı koruyacaklarına dair söz alınıyor, kurulacak İslâm devletinde kendilerine çok büyük sorumluluklar düşeceği belirtiliyor, bu anlaşma ile çok tehlikeli riskleri üstlendikleri hatırlatılıyordu.

Akabe biatları her ne kadar müstakil ve resmî statü kazanmış bir devletin başka bir devletle taraf olarak yaptığı bir antlaşma mahiyetinde değilse de, biat esnasında tarafların kullandıkları ifadeler ve temsilcilerle temsil ettikleri toplum grupları adına biatlaşılması gibi hususlar, bu biatin bir antlaşma ve ittifak hüviyeti taşıdığını gösteriyor. O günkü Arap yarımadasının sosyal statüsü gereği kabileler müstakil siyasi ünite niteliğindeydi ve bir anlaşma ancak kabileler arasında yapılabilirdi. Bu biat sadece bir İslâm'a giriş töreni değildir.

Bu olayın hemen akabinde inen Hac suresi 39. âyetiyle Müslümanlara savaş için izin verilmiş olması, Akabe biatlarının İslâm'ın müesseseleşmesindeki rolünü göstermesi açısından dikkat çekicidir. Bu âyetle Müslümanlara, bir an önce müşriklerle hesaplaşmalarına imkan verecek diğer organizasyonları tamamlamaları mesajı verilmiş oluyordu. Nitekim Rasûlullah, cihad âyetleri iner inmez Mekke'deki Müslümanların Medine'ye hicret etmelerini emretmiştir. Müslümanların ilk cihadı olan Bedir harbinin hazırlıklarının da bu biatla başlatılmış olduğunu söylemek mümkündür.

Taktik ve strateji açısından hicretin önemi başlı başına ele alınması gereken bir konudur. Şu kadarını ifade edilebilir ki, tüm Arap yarımadasının dinî, kültürel ve ekonomik yönden hâkimi olan Kureyş'in tahakkümü altında eli kolu bağlanan İslâm cemaati ayaklarını sağlam basabilecekleri bir zemin bulmuş ve hürriyetlerine kavuşmuşlardır. Hicretin stratejik önemini Mekke müşriklerinin gösterdikleri çok şiddetli tepkiden de anlayabiliriz.