ANTOLOJİ PDF

MEHMED AKİF ERSOY

NECİD ÇÖLLERİNDEN MEDİNE'YE

Şerif Ali Haydar Paşa Hazretlerine

Nâr-ı beyzâ mı nedir, öğle zamanında güneş?

Tepesinden döküyor beynine âfâkın ateş!

Yıldırım yağmuru şeklinde inen huzmesine,

Siper olmuş yanıyor çöldeki çıplak sîne.

San'atın sırrını ressâm-ı ezelden okuyan;

Rûh-i ma'sumu bütün hilkati kendinde duyan;

Şimdi yerlerde şafak, şimdi bulutlarda bahar,

Şimdi tûfân-ı ziya, şimdi köpük, şimdi buhar,

Şimdi, mahmûr-i tefekkür, uzanan enginler,

Şimdi yalçın kayalar, şimdi oyulmuş inler,

Şimdi dalgın dereler, şimdi zılâl ummanı,

Şimdi bir vaha çizen; şimdi bütün elvanı,

Toplayıp mavi elekten geçirirken, üryan

Kumların üstüne bin türlü bedâyi' dokuyan

O güzel sîne, o çöl, şimdi ne korkunç oluyor:

Bir cehennem ki uzanmış, dili çıkmış, soluyor!

Ne zemininde sezersin, ne fezasında hayat;

Âh bir reng-i hayât olsa da görsem... Heyhat!

Benzi külden de uçuk... Nerde o masmavi semâ?

Yine bîçârenin üstünde o müzmin humma!

Yorulup titremeden, sanki, dalarken mahmûm,

Gizli nevbet gibi nerdense çıkıp şimdi semûm,

Deşiyor bağrını cevvin, eşiyor, aktarıyor;

O zaman işte muhîtâtı alevler tarıyor;

Bir avuç gölgeyi minnetle veren kuytuların,

Yalıyor, parçalıyor göğsünü binlerce fırın!

Ne soluk var, ne de ses... Bâdiyenin hâli harab!

Çağlıyor sâde ufuklardaki âvâre serab;

Bir de çan seslerinin dalgalanan tekrarı.


Geceden girdiği dehşetli mugaylân-zârı,

Gündüzün geçmek için kafile olmuş develer,

Eğrilip büğrülerek, yangına düşmüş ejder

Istırâbıyle, ne müz'ic uzanıp kıvranıyor!

İniyorken yanıyor, tırmanıyorken yanıyor.

Ya o sırtındaki yüzlerce heyûlâ-yı beşer,

Âteşîn dalgalar üstünde yüzen bir mahşer,

Ki bu enginleri tayyetmek için çalkanarak,

Gidiyor bulmaya, heyhat, yeşil bir toprak!

Yok mu, ey bağrı yanık çöl! Ebedî pâyânın?

Nerdedir vahası, yâ Rab, bu serâbistânın?

Necd'in a'mâkına dalmış, iki aydan beridir,

Koca bir kafile Mecnun gibi hâib, hâsir,

Koşuyor, merhamet et, bâdiyeden bâdiyeye,

Görürüm, bir gün olur "Hayme-i Leylâ" diye!

Ne devam etmeye takat, ne karâr etmeye yer;

Bir ılık gölge, İlâhî... O da olmazsa eğer,

Kalmıyor sâhil-i maksûda vusul imkânı.


Yeniden cûşa gelirken bir alev tûfânı,

Karşıdan "Kubbe-i Hadrâ" edivermez mi zuhur?

O nasıl heykel-i dîdâr, o nasıl cebhe-i nûr!

Öyle bir Tûr ki: Her lemha-i istiğrakı,

Olmadan çâk-i tecellî, süzüyor Hallâk'ı!

Ebedî fecrini gördükçe perişan lâhût;

Zıll-i memdûduna düştükçe güneşler mebhût!

Sanki feyfâ-yı taharride yanan ervaha,

Sayeler dökmek için Sidre'den inmiş vaha.

O cehennem gibi vâdîde bu cennet ne güzel!

En büyük şi'r tezadın mıdır, ey hüzn-i ezel?

Sana bir mısra'-ı bercestedir etmiş ki sünûh:

Duyar amma varamaz yükselen âhengine rûh.


"Menâha"dan geçiyorduk, ikindi olmuştu. 

Çıkınca karşıma Cânân'ımın yeşil yurdu,

Gözüm karardı,atıldım harîm-i cazibine;

Yarıp cemâ'ati, düştüm direklerin dibine.

Sonunda bir yere, lâkin, gömünce varlığımı,

Ridâ-yı haşyete hisseyledim sarıldığımı.

Yavaş yavaş o demin duyduğum derin heyecan

İçimde dondu da bir ra'şe koptu ruhumdan;

Ki hilkatimdeki her zerre ayrı ürperdi!

Önümde sîneye çekmiş huşû'u titrerdi,

Zemin zemin kabaran saflarıyla gûnâgûn

Zılâl-i camide halinde, bir cihân-ı sükûn!

Evet, o koskoca âlem... Tunuslu, Afganlı,

 Transvâlli, Buhârâlı, Çinli, Sudanlı,

Habeşli, Hîveli, Kaşgarlı, yerli, Hersekli,

Serendib'in, Cava'nın, Mağrib'in bütün şekli;

Hülâsa, attığı kollar, muhît-i garbîden,

Cihan cihan dolaşıp, müntehâ-yı şarka giden,

O dûdmân-ı kerîmin sayılmaz evlâdı,

Huzur içinde bırakmış bu mahşer-âbâdı!


Ne manzaraydı, İlâhî, o herc ü merc-i samût!

Ki vecde geldi temaşadan ansızın melekût:

Hurûş edip beşi birden yanık minarelerin,

Huda'yı bağrına basmış yığın yığın beşerin

Gömülmüş olduğu ummanı dalgalandırdı;

Deminki mahşeri inletti, Sûr'u andırdı!

Birinci "Eşhedü en-lâ-ilâhe illâ'llâh"

Nidâlarıyle dönerken semâya doğru cibâh,

Duyuldu Merkad-i Pâk'in de, aynı ikrarı,

Derin derin gelen âvâzelerle tekrarı.

Bütün o ma'kese dönmüştü cebheler şimdi;

Onun sadâları artık muhîte hâkimdi.

İkinci mevc-i şehâdetle aynı aks-i medîd,

Huda'yı etti zeminden için için tevhîd.

Üçüncü oldu şehâdet ki: Tuttu eb'âdı,

Muhammed'in ebediyyet-güzîn olan yâdı.

Ne gulguleydi o yâdın peyinde dalgalanan!

Nasıl uyanmadı bilmem ki uykudan Canan?

Muhîti bunca zamandır ki inliyor, az mı?

Kıyâm-ı Haşr'e kadar yoksa hiç uyanmaz mı?

Nasıl sığar ki, İlâhî, hayâle, idrâke:

Şu hâbgâhı derâgûş eden demir şebeke,

-Yerinden oynamayan dağ kadar vücûdunda-

Bütün bu cuşişi ürpermelerle duysun da;

O Mihribân-ı Ezel, rûh-i nâzenîniyle,

Uyanmasın koca bir mahşerin enîniyle?


Minareler yeniden "Lâ-ilâhe illâ'llâh"

Teranesiyle coşarken, ayaklanıp nâgâh,

Göründü yerdeki saflar huzûr-i Mevlâ'da;

Yayıldı velvelesiz bir inilti eb'âda.

Önümde ümmet-i mazlûmesiyle Peygamber;

Gözümde sel gibi yaşlar, içimde titremeler;

Ne ihtiyarıma sâhib, ne i'tiyâdıma râm,

Bu girdibâd-ı ibâd ortasında bî-ârâm;

Sularla engine düşmüş sefîne-pâre gibi,

-Ki şimdi üste çıkar, şimdi bulmak üzre dibi,

İner iner silinir, şimdi tâ uzaklarda,

Yavaş yavaş kabaran dalgalarla kalkar da,

İyân olur yeniden- öyle çalkanıp durarak;

Zemîn-i acze kapandım sonunda müstağrak!

Ayılmışım ki: O dehşetli girdibâd, o hurûş,

Sükûna münkalib olmuş da bekliyor, medhûş.

İnince yerlere mahfilden akıbet bir enîn,

Boşandı gitti o binlerce sineden «âmîn!»

Boyun bükük, kol açık âsumâne, göz kapanık;

Ne inliyor o cemâ'at, ne inliyor artık!

Fezayı dolduran eller ki Hakk'a yalvarıyor;

Yarıp da loşluğu bir müttekâ-yı nûr arıyor!

Bu başka başka lisanlar, bu here ü merc âvâz,

Birer niyaz idi Mevlâ'ya...Hem de aynı niyaz!

Evet, şu önde duran ihtiyar Serendibli,

Ya arka saflara düşmüş zavallı Mağribli;

Dalıp dalıp gidiyorken semâ-yı merhamete,

Gerek bu âleme âid, gerekse âhirete,

Ne istesin ki, beraberce ben de istemeyim?

Şu ben.ki... Her birinin ayrı ayrı kardeşiyim.

Ezelde kaynaşan ervaha ayrılık var mı?

Cihan yıkılsa bu vahdet yerinden oynar mı?

Olunca minberimîz, arşımız, Huda'mız bir;

Benim de beklediğim nûr onun da gayesidir.


O nuru gönder, İlâhî, asırlar oldu, yeter!

Bunaldı milletin âfâkı, bir şabâh ister.

İnayetinle halâs et ki, dalga dalga zalâm

İçinde kaynamasın çarpınıp duran İslâm!

Bu secdegâha kapanmış yanan yürekler için;

Bütün solukları feryâd olan şu mahşer için;

Harîm-i Kabe'n için; sermedi Kitâb'ın için;

Avâlimindeki âyât-ı bî-hisâbın için;

Nasîb-i dâimi hüsran kesilmiş ümmet için; 

Şu hâk-i pâke bürünmüş semâ-yı rahmet için;

Biraz ufukları gülsün cihân-ı İslâm'ın! 

Hududu yok mu bu bitmez, tükenmez âlâmın?

O, çünkü, âleme hâkim yegâne kudret iken,

Bir inkılâb ile mahrum olunca azminden,

Esaretin ne kadar şekli varsa katlandı...

Vatanlarında garîb oldu kendi evlâdı!

O azmi sen vereceksin ki eylesin sereyan,

Soluk benizlere kan, inleyen göğüslere can.

Zemîne feyzini yaysın hayât-ı mazinin.

           

Henüz duâ ediyordum ki, "Yâ Resûlallâh!"

Nidası kükreyerek, bir kanadlı tayf-i siyah,

Basıp eşikleri tutmuş yığınla gölgelere,

Süzüldü uçtaki "Babü's-Selâm" önünde yere.

Mehîb sayhası hâlâ fezada çınlardı,

Ki yükselip yeniden, yardı geçti eb'âdı.

Düşünce Ravza-i Peygamber'in ayaklarına;

Sarıldı göğsüne çarpan demir kuşaklarına.

Dikildi cebhe-i dîdâr önünde, müstağrak.

Diyordu inleyerek:


- Yâ Nebî, şu hâlime bak!

Nasıl ki bağrı yanar, gün kızınca, sahranın;

Benim de ruhumu yaktıkça yaktı hicranın!

Harîm-i pâkine can atmak istedim durdum;

Gerildi karşıma yıllarca ailem, yurdum.

"Tahammül et!" dediler... Hangi bir zamana kadar?

Ne bitmez olsa tahammül, onun da bir sonu var!

Gözümde tüttü bu andıkça yandığım toprak;

Önümde durmadı artık, ne hânümân, ne ocak...

Yıkıldı hepsi... Ben aştım diyâr-ı Sudan'ı,

Üç ay «Tihâme!» deyip çiğnedim beyabanı.

Kemiklerim bile yanmıştı belki sahrada;

Yetişmeseydin eğer, yâ Muhammed, imdada:

Eserdi kumda yüzerken serin serin nefesin;

Akar sular gibi çağlardı her tarafta sesin!

İrâdem olduğu gündür senin irâdene râm,

Bir ân için bana yollarda durmak oldu haram.

Bütün heyâkil-i hilkatle hasbihâl ettim;

Leyâle derdimi döktüm, cibâli söylettim!

Yanıp tutuşmadan aylarca yummadım gözümü...

Nücûma sor ki bu kirpikler uyku görmüş mü?

Azâb-ı hecrine katlandım elli üç senedir...

Sonunda alnıma çarpan bu zâlim örtü nedir?

Beş altı sineyi hicran içinde inleterek,

Çıkan yüreklere hüsran mı, merhamet mi gerek?

Demir nikâbını kaldır mezâr-ı pâkinden;

Bu hasta ruhumu artık ayırma hâkinden!

Nedir o meş'ale? Nurun mu? Yâ Resûlallâh!...


Sükûn içinde bir an geçti, sonra bir kısa "ah!"...

Ne gördüm, oh! Serilmiş zemine Sudanlı...

Başında, ağlayarak bir zavallı Seylanlı,

Öpüp öpüp kapıyor elleriyle gözlerini.

Bitince hârice nakliyle gasli, tekfini, 

"Bakî'"a gitti şehidin vücûd-i fânisi;  

"Harem"de kaldı, fakat, rûh-i câvidânîsi.