| BİR YABANCININ GÖZÜNDEN İSTANBUL'DA RAMAZAN |
|
Yorumları Göster (0) - Konuya Yorum Ekle
| Sahra Berk | |
|
BİR YABANCININ GÖZÜNDEN İSTANBUL'DA RAMAZAN İstanbul'da, Arabî ayların dokuzuncusu olan ve Müslümanların oruç tuttukları ramazan ayında bulunduğum için her akşam yazılmaya değer bir sahne gördüm. Bütün ramazan boyunca Türklere güneşin doğuşu ile batışı arasında yemek yemek, su içmek, tütün içmek yasaktır. Hemen herkes bütün gece boyunca bol bol yiyip içer ama güneş görünür görünmez, dinî kaideye riayet ederler ve kimse bunu alenen ihlal etmeye cesaret edemez. Bir sabah arkadaşımla ben bir tanıdığımızı, Hünkâr yaverlerinden birini ziyarete gittik. Hiçbir batıl fikri olmayan bu genç zabiti Saray-ı hümayun'un giriş katındaki bir odada elinde bir fincan kahveyle bulduk. Yunk: "Nasıl, güneşin doğuşundan sonra kahve mi içiyorsunuz?" diye sordu. Zabit omuz silkip, ramazana da, oruca da aldırış etmediğini söyledi; fakat, tam bu sırada kapı ansızın açılınca fincanı saklamak için öyle çabuk bir hareket yaptı ki, kahvenin yarısı ayaklarına döküldü. Bu küçük hikayeden bütün gün halkın gözü önünde olan kimselerin ne kadar ciddi bir oruç tutmaya mecbur oldukları neticesi çıkarılabilir: mesela sandalcılar. Buna inanmak için onları güneşin batışından birkaç dakika önce Galata köprüsü'nden görmeye gitmelidir. Dinlenenleri, kürek çekenleri, hemen oracıktakileri, uzaklaşmış olanları sayınca bin civarında sandalcı görürsünüz. Şafaktan beri hiçbir şey yememişlerdir, açlıktan ölürler, yiyecekleri yemek kayıkta hazır durur, bir güneşe bir yemeğe, bir yemeğe bir güneşe bakarlar; et dağıtılacağı sırada cambazhane hayvanlarının yaptığı gibi soluk soluğa kalırlar. Güneşin batışı top atılarak ilan edilir. Arzuyla beklenen bu andan önce ağızlarına bir yudum su veya bir lokma ekmek koymaları mümkün değildir. Birkaç defa, Haliç'in içerlek bir köşesinde bizi götüren sandalcıları yemek yemeye teşvik ettik; güneşi korkulu gözlerle göstererek daima: "Yok, yok, yok!" diye cevap verdiler. Güneş dağların arkasında yarı yarıyadan fazla kaybolunca, ekmeklerini ellerinin arasına alıp zevkle okşayıp koklamaya başlarlar. İnce bir ışık kavisinden başka bir şey görülmeyince, istirahat edenlerin, kürek çekenlerin, Haliç'i geçenlerin, Boğaz'da kayıp gidenlerin, Marmara Denizi'nde dolaşanların, Asya sahillerinin en tenha körfezlerinde demir atmış olanların hepsi ağızları açık, ekmekleri havada, gözleri neşe içinde batıya doğru dönerler ve bir ateş noktasından başka bir şey kalmayınca bin ekmek bin ağıza götürülür. Nihayet ateş noktası söner, top patlar ve aynı anda otuz iki bin diş bin ekmekten kocaman bir lokma koparır. Bin mi diyorum? Bütün evlerde, bütün kahvelerde, bütün ahçı dükkanlarında aynı anda aynı şey olur ve birkaç dakika boyunca bu Türk şehri, yutan, parçalayan yüz bin ağızlı bir canavar kesilir."
(Edmondo de Amicis, İstanbul 1874, Ankara 1993, s. 140-142.) |










