Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Davetin Yönünü Değiştiren Mekan

Allah, Hudeybiye ile, Peygamber'e açık bir fethin ve yüce bir yardımın bahşedildiğini ilan ediyor; müslümanların kalplerine güven verildiğini ve imanlarının güçlendirildiğini teyid ediyordu. Hz. Muhammed'e biat edenlerin aslında Allah'a biat etmiş oldukları vurgulanıyor; Allah'ın onlardan hoşnut olduğu müjdeleniyordu.

Image

Peygamber Hudeybiye'de inananlara seslendi: "Haydi, artık kurbanlarınızı kesiniz! Başlarınızı traş ediniz!"

Sayıları bin beş yüzü bulan ashab yerinden bile kımıldamadı. Göz bebekleri büyüyen Allah Resûlü bu emri üç defa daha tekrar ettiği halde, ashab hiç istifini bozmadı. Allah Resûlü'nün ağzından çıkan her kelimeyi havada kapan bu insanların sessizliği Hudeybiye'yi esir alırken, Allah Resûlü yoğun düşüncelerle ve karmaşık duygularla eşi Ümmü Seleme'nin çadırına yöneldi. Kendisinden her zaman büyük bir saygı ve derin bir muhabbet gördüğü ashabının durumunu arzetti müminlerin annesine. Ümmü Seleme, "Ey Allah'ın Resûlü! Siz dışarı çıkın, hiç bir şey söylemeyin. Kendi kurbanınızı kesip traşınızı olunuz. Ashab sizi görüp, size uyacaktır." sözleriyle Peygamber'i rahatlatmaya çalıştı.

Çadırdan çıkan Allah Resûlü, Ümmü Seleme'nin tavsiyelerine uydu. Kurbanını kesip, etini fakirlere dağıttı. Ardından da traşını oldu. Ümmü Seleme haklı çıkmıştı. Ashap da çok geçmeden Allah Resûlü gibi kurbanlarını kesip traşlarını olmuşlardı. Hep birlikte ihramlarından çıkan müminler için artık Medine'ye dönme vakti gelmişti. Ancak büyük umut ve heyecanla geldikleri Hudeybiye'den, Mekke sokaklarında yürüyemeden, Kâbe'yi tavaf edemeden ayrılmaya gönülleri bir türlü razı olmuyordu. Çaresiz altı yıllık hasreti Hudeybiye'ye gömerek Allah Resûlü'nün ardından Medine yoluna düştüler. Harem alemlerinin dikildiği ve hacı adaylarının ihrama girdikleri, Mekke'ye yalnızca 17 km. mesafede bulunan bu mekandan, incinmiş ve örselenmiş bir ruh haliyle ayrıldılar.

Medine yolculuğu buruk ve sessiz başladı. Çöl kadar sessiz. Mekke özlemi ve Kâbe'yle buluşma arzusunun bıraktığı boşlukta yol alıyorlardı. Ne Medine'ye gidecek derman, ne Nebî'ye tebessüm edecek takat bulabiliyorlardı kendilerinde. Peygamber'e, Mekkelilerle ölünceye kadar savaşacaklarına dair yürekten bir yemin ve biat vermişken, Peygamber'in nasıl olup da böyle bir antlaşma imzalayabildiğini anlayamıyorlardı. Antlaşma hükümlerine göre, bu yıl yapmayı planladıkları umre ziyaretini bir yıl gecikme ile gerçekleştirebilecekler; üstelik bu ziyaret sırasında da Mekke'de üç günden fazla kalamayacaklardı.

Kureyşli Müşrikler, sadece umre maksadıyla silahsız olarak yola çıkan Peygamber ve ashabını Kâbe'ye sokmamak için her yolu denemişler; yıllardır büyük bir öfke besledikleri Peygamber ve arkadaşlarının, gözleri önünde Kâbe'yi tavaf etmelerine razı olmamışlardı. "Vallahi, kımıldayan gözlerimiz bulundukça müslümanların Kâbe'yi ziyaretlerine asla izin vermiyeceğiz" diye and içmişlerdi. Mekke dağlarına yerleştirdikleri on gözcü ile sıkı takibat altına aldıkları müminlere karşı, çevre kabilelerin de ittifakını alarak direnen Kureyş, Hudeybiye ile zafer hissi zerkederken iliklerine, müminler mağlup olmuş hissiyle derin bir hüzün yaşıyorlardı.

Hudeybiye, herşeyden önce barış ortamının açtığı şartların, İslam'ın yayılması bakımından ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Kureyşle yaşanan savaş ortamının ve psikolojik çatışmanın ortadan kalkması, İslâm'ın daha sağduyulu ve serinkanlı olarak anlaşılmasını sağladı. Mekkeli gençlerin, müslüman olarak Medine'ye yerleşen akrabaları ile kurdukları yakın ilişkiler, iki şehir halkları arasında geliştirilen ticarî ve insanî münasebetler, önemli bir diyalog ve kaynaşma ortamı doğurdu.

Her madde, müminleri derinden yaralıyordu. Kureyşîlerden biri müslüman olur ve Medineli Müslümanlara sığınmak isterse, kabul edilmeyecek, velisine teslim edilecekti. Kureyş lehine işleyecek olan bu madde, yeni müslüman olanları oldukça zorda bırakıyordu. Nitekim yeni müslüman olan Ebu Cendel adlı gencin bizzat Resûlullah tarafından babasına teslimi, ashabı derinden sarsmıştı.               

Hz. Ömer gibi "Sen Allah'ın Peygamber'i, davamız hak davası değil mi? Bu zilleti nasıl kabul edersin?" sorusunu yüksek sesle soracak bir cesaret bulamasalar da, gözleriyle sanki Peygamberlerine bu imada bulunuyorlardı.

Nitekim anlaşmanın katipliğini yapan Hz. Ali de anlaşma şartlarını ağır bulduğu için müteessir olup, bir iki defa kalemi elinden bırakmak zorunda kalmıştı.  

Özellikle de umre yapılmadan geri dönülmesi, mültecilerin tek taraflı iadesi ve anlaşma metnindeki "Resûlüllah" ibaresinin çıkarılması hususları, müslümanlara çok ağır gelmişti. Mekkeli Müşriklerin peygamberle üst perdeden konuşmalarını ve dayatmacı bir tavır içinde olmalarını bir türlü hazmedemiyorlardı.

Ancak dönüş yolunda nazil olan Fetih suresi, Hudeybiye Antlaşması ile ilgili yaşanan bütün endişelerin üstünü örttü. Allah, Hudeybiye ile, Peygamber'e açık bir fethin ve yüce bir yardımın bahşedildiğini ilan ediyor; müslümanların kalplerine güven verildiğini ve imanlarının güçlendirildiğini teyid ediyordu. Hz. Muhammed'e biat edenlerin aslında Allah'a biat etmiş oldukları vurgulanıyor; Allah'ın onlardan hoşnut olduğu müjdeleniyordu.

Gerçekten de Hudeybiye ile Peygamber'e açık bir fetih ve yüce bir yardım bahşedildi. Görünen yanıyla oldukça ağır şartlar içeren Hudeybiye Antlaşması, sonuçları bakımından İslâm tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri oldu. "Hz. Peygamber'in imzaladığı ilk sulh anlaşması" payesinden çok öte anlamlar kazanarak, İslâm davetinin kalbi ve bereketi oluverdi. Hudeybiye'de sayıları bin beş yüzü bulan müminlerin sayısı, bir yıl sonra Mekke fethinde on bin kişiye, iki yıl sonraki Tebük seferinde otuz bin kişiye, üç yıl sonraki Veda haccında ise neredeyse yüz bine ulaştı.

Hudeybiye, herşeyden önce barış ortamının açtığı şartların, İslam'ın yayılması bakımından ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Kureyşle yaşanan savaş ortamının ve psikolojik çatışmanın ortadan kalkması, İslâm'ın daha sağduyulu ve serinkanlı olarak anlaşılmasını sağladı. Mekkeli gençlerin, müslüman olarak Medine'ye yerleşen akrabaları ile kurdukları yakın ilişkiler, iki şehir halkları arasında geliştirilen ticarî ve insanî münasebetler, önemli bir diyalog ve kaynaşma ortamı doğurdu. Yıllardır müslümanlara karşı beslenen kemikleşmiş ön yargılar bir bir eridi. Halid b. Velid, Amr b. El-Âs gibi önde gelen Mekkeliler başta olmak üzere çok sayıda insan bu dönemde İslâm'a girdi.

Ashabın o yıl umre yapmamış olmasının, esasında çok yararlı sonuçları oldu. Kureyş ile yirmi yıldır devam eden çatışma ortamının ve yapılan savaşlarda katledilen yakınların oluşturduğu nefret ve husumet hissinin gölgesinde yapılacak bir umre ziyaretinin, muhtemel kanlı sonuçları engellenmiş oldu. Umre ziyaretinin bir yıl tehir edilmesi, iki tarafın birbirleriyle karşılaşacak bir olgunluğa ulaşmasına hizmet etti.  

Mekkelilerin müslümanları bir devlet olarak kabul edip masaya oturmaları, Kureyş korkusu yüzünden Medine ile ilişki geliştiremeyen bölgedeki Arapları'ın da önünü açtı. Zorba metotlarla çevresindeki kabileleri kendisine bağlayan Kureyş'in tahakkümü çözüldü. Mekke'yi keyfî uygulamalarla yöneten Kureyş'in tutumunu kınayan Araplar, müslümanlarla yakınlaşma içine girdi. Hudeybiye'den sonra Medine, Arap yarımadasının muhtelif bölgelerinden gelen sefaret heyetlerinin akınına uğradı.

Diğer yandan antlaşmanın, iki tarafın da kendi hakimiyetleri altındaki toprakları kervanların geçişi, hac ve umre için emniyet altında tutma şartı, İslâm'ın bir çok bölgeye rahatça ulaşmasını ve sağlanan yol güvenliği sayesinde İslâm davetçilerinin her tarafa yayılmasını mümkün kıldı. Bu süreçle birlikte bir kaç yıl içinde İslam Arabistan yarımadasını itaat altına almakla kalmadı; aynı zamanda beynelmilel bir karakter de kazandı. İslâm dinine girdiği halde anlaşma hükümleri gereği Medine'ye alınamayan müslümanların Mekke-Şam yolu arasında yerleştikleri bölgede Kureyş kervanlarını zarara uğratmaları, Mekkelilere baskı ile vicdanlara hükmedilemeyeceği gerçeğini bir kere daha öğretmiş oldu.  

Hudeybiye sonrasında Mekke tehdidini bertaraf eden Müslümanlar, Hayber'de mevzilenen Yahudilere yönelme imkanı buldular. Dahili tehditlerin bitirildiği bir ortamda İslâm, dünya sahnesine çıkma fırsatı buldu. Komşu devlet başkanlarına gönderilen davet mektupları ile İslâm uluslararası bir arenaya taşındı.       

İslam tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olan Hudeybiye, müslümanların kaderini dönüştürürken, tarihi de dönüştürdü.

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.