Karen Armstrong'un İki Kitabı Üzerine Değerlendirme


Karen Armstrong'un iki kitabı üzerine değerlendirme: Islam: A Short History(1), Muhammad: A Prophet of Our Time(2)

Bu yazıda, dinlerin ortak mesajına yaptığı vurgu ile ön plâna çıkan Karen Armstrong'un karşılaştırmalı din araştırmalarına ilgisinin bir yansıması olan Islam: A Short History(3), Muhammad: A Prophet of Our Time(4) adlı iki kitabı incelenmiştir. Söz konusu kitaplar değerlendirilirken aşağıdaki noktalara vurgu yapılmıştır:

  • I. Yazarın, oryantalist gelenekten ayrıldığını, İslâm'ın mesajını anlamaya ve vurgulamaya çalıştığını gösteren ve zaman zaman ufuk açıcı ve isabetli yorumlarını içeren pasajlar
  • II. İslâm'ın içinden konuşmamasının getirdiği -kasıtlı veya kasıtsız- terminoloji ve tasnif problemleri; seküler ve insan merkezli bir bakış açısı ile genelde uygarlık, özelde İslâm tarihini okuduğu durumlar; İslâm'ı modern akla uydurma veya makul gösterme çabasının sonucu olarak bazı gerçekleri gizlemesi veya çarpıtması
  • III. Bilgi yanlışlıkları

I.

Karen Armstrong'un iki kitabı okunduğunda İslâm'ı ve İslâm Peygamberi'ni yargılamaktan ziyade anlamaya çalışan, Hz. Peygamber'in getirdikleri üzerinde düşünen bir yazar portresi ile karşılaşılmaktadır. Armstrong, İslâm tarihine ait birtakım olayları açıklarken zaman zaman oryantalist gelenekten tamamen ayrılmakta, bu olaylardan bir kısmını âdeta bir Müslüman'dan beklenecek hassasiyetle açıklamakta, ufuk açıcı yorumlar da getirmektedir. Aşağıda bu hususlar eserlerinden yapılan iktibaslarla gösterilmektedir:

Karen Armstrong bekleneceği üzere, hem Batı hem de İslâm dünyasında maniple edilen ve içi boşaltılan bir kavram olarak cihada iki kitabında da değinmektedir. Armstrong, cihâdın sadece savaş değil aynı zamanda mücadele anlamına geldiğine dikkat çekerek, Hz. Peygamber'in Arabistan'a barış getirmek için mücadele ettiğini ifade etmektedir. Hz. Peygamber'in bu amaç için gerektiğinde savaşmaktan çekinmediği gerçeğini de dile getiren Armstrong, Hz. Peygamber'in bu amaca ulaştığına, vefat ettiğinde savaşların paramparça ettiği Arabistan'a barış getirmeyi başardığına işaret etmektedir. Bu bağlamda İslâm'ın bir savaş dini olmadığı, sadece savunma amaçlı savaşlara izin verildiği sık sık vurgulanmaktadır. Hz. Peygamberin şiddete başvuran bir kişi olmadığını vurgulayan yazara göre Batılıların onun (sav) yaşamına dengeli bir şekilde yaklaşması gerekmektedir (Muhammad, 6, 7, 125.)

A‘raf sûresi 157. âyette açıkça Hz. Peygamber'in okuma yazma bilmediğinin ifade edilmesine karşın oryantalist literatürde zaman zaman Hz. Peygamber'in okuma yazma bildiğine dair iddiaların mevcudiyeti dikkat çekmektedir. Bu iddialar esasen Hz. Peygamber'in özelikle Suriye'ye yolculuğu sırasında Ehl-i kitâb'ın kutsal kitaplarına vâkıf olarak onlardan etkilendiği şeklindeki görüşe zemin hazırlama amacına matuftur. Karen Armstrong'un bu çizgiden ayrılarak, önceki dinlerin kutsal metinlerinden iktibasta bulunma meselesi ile okuma yazma arasında herhangi bir ilişki kurmaksızın Hz. Peygamber'in okuma yazma bilmediğini ifade ettiği görülmektedir. (Islam, 4.)

Hz. Peygamber'in şemâilini bir hata haricinde -kıvırcık saçlı olması- kaynaklara uygun vermekte, onun (sav) hiçbir zaman omzunun üzerinden bakmaması, bir kişiye hitap etmek istediğinde tüm vücuduyla dönmesi, birisi ile el sıkışırken ilk bırakan kişi olmaması gibi özelliklerini kararlığının ve samimiyetinin tezahürleri olarak görmektedir. (Muhammad, 25.)

Armstrong'un Batı'da sürekli gündeme getirilen Hz. Peygamber'in çok eşliliği ile ilgili yaptığı izah da dikkat çekicidir. Hz. Peygamber'in yakın arkadaşları ile dostluğunu pekiştirmek veya diğer kabilelerle ilişkiler kurmak için evlilikler yaptığına ve eşlerinin arasında yaşlı hanımların varlığına işaret ederek, bu evliliklerin pratik amaçlara matuf olup romantik veya cinsel amaçlı değerlendirilmemesi gerektiğini vurgulamaktadır. Hz. Peygamber'in Hz. Aişe ile evliliğine gelince, küçük yaşta evlilik sözü vermenin Araplar arasında yaygın olduğuna hatta bu uygulamanın modern döneme kadar Avrupa'da da devam ettiğine işaret ederek, evliliğin fiilen ancak ergenlikle gerçekleştiğini belirtmektedir. (Islam, 15; Muhammad, 92 vd.) Hz. Peygamber'in eşleri ile ilişkisi bağlamında ise, eşlerine ev işlerinde yardım etmesi, kendi söküklerini dikmesi, özellikle Ümmü Seleme başta olmak üzere onlara danışması gibi özelliklerine işaret etmektedir. (Islam, 15 vd.)

İslâm'da kadının yeri ile ilgili olarak Kur'ân'ın kadınlara Batı'daki kadınlardan çok daha önce miras ve boşanma hakkı verdiğini vurgulayan yazar, sadece Hz. Peygamber özelinde değil genel olarak mü'minlere çok eşlilik konusunda verilen ruhsata değinerek o dönemde çok eşliliğin kadınların aleyhine değil lehine sonuçlar ürettiğini vurgulamaktadır. Bu vesileyle, dul hanımlara yapılan haksızlıklar ortadan kalkmış; câhiliyye döneminin nesebin belirli olmadığı ve erkeklerin eşleri ile ilgili herhangi bir sorumluluk almadığı nikâhsız çok eşli ilişkilerine bir son ve sınırlama getirilmiştir. Bu bakımdan yazara göre özellikle maddî sıkıntıların olduğu bir toplumda dört eş ve çocukların sorumluluğunu almak cesaret ve şefkatin bir neticesidir. (Muhammad, 127, 133 vd.)

II.

Armstrong'un söz konusu kitaplarının, yukarıda işaret edilen ve onları Batı'da çeşitli zeminlerde çok sık dile getirilen âdeta klişeleşmiş önyargıları tekrar üreten bir eser olmaktan çıkaran kısımlarına rağmen, söz konusu eserlerde yazarın İslâm'a dışarından bakan bir kişi olarak İslâm tarihini okuduğunu gösteren -kasıtlı veya kasıtsız- ifadelere, terminoloji hatalarına ve açıklamalara da rastlanmaktadır. Bazı durumlarda yazarın sadece İslâm'ı değil genel olarak din mefhumunu tamamen hümanist bir perspektiften, insanı merkeze koyarak anlamaya çalışmasının doğurduğu problemler kendini göstermektedir. Bu problemlerin en vahimi ve zaman zaman Müslümanların da içine düştüğü bir tavır, yani modern akla izah edilmesi zor gelen bilgileri bunların otantikliğini dikkate almaksızın reddetme, çarpıtma veya göz ardı etmektir. Aşağıda, Armstrong'un iki eserinden, işaret edilen kusurlarla malul kısımların öne çıkanları iktibas edilmiştir:

Armstrong'un yaptığı terminoloji hatalarından birisi Hasan el-Basrî'yi "religious reformer" olarak nitelemesidir. Bu tür bir nitelemenin Hasan el-Basrî için kullanılması imkânı bir tarafa yazarın İbn Teymiyye için de aynı terimi kullanması bu sıfatın içinin boşaltılmış olduğunu göstermektedir. (Islam, xvi, xxiv, 47). Benzer bir terminoloji hatası zikri "mantra" terimi ile izah etmeye çalışmasında da görülmektedir. (Islam, 75). Yine, kadir gecesi için "The Night of destiny had inaugurated a new era of comm between heaven and earth" ["Kadir gecesi Cennet ve Dünya arasında yeni bir komünyon çağı başlatmıştı"] ifadelerini kullanan yazar burada da Hıristiyan teolojisinden bir terim ödünç almaktadır. (Muhammad, 37.)

Yazarın insan merkezli yaklaşımının en bariz örneklerinden birisi vahyi açıklayama çalıştığı pasajlarda görülmektedir:

"In purely secular terms, we could say that Muhammad had perceived the great problems confronting his people at a deeper level than most of his contemporaries, and that as he "listened" to events, he had to delve deeply and painfully into his inner being to find a solution that was not only politically viable but spiritually illuminating. He was also creating a new literary form  and  a  masterpiece  of  Arab  prose  and  poetry." (Islam, 5.) "The words that were squeezed, as if the depths of his being, went to the root of the problem in Mecca." (Muhammad, 33.)

["En sade seküler terimlerle anlatıldığında, Muhammed'in karşılaştığı en büyük problemin, kendi insanlarına, birçok çağdaşından daha derin bir seviyede, karşı koyması ve "olayları" dinlediğinde, sadece siyasi olarak geçerli değil aynı zamanda da dinen de aydınlatan bir çözüm bulmak için acı çekerek ruhunun derinliklerine inmek durumunda olması olduğunu söyleyebiliriz. Bunun yanısıra, yeni bir edebi tür ve Arap edebiyatına ait bir başyapıt yaratıyordu."(Islam, 5.) "Varlığının derinliklerinden gelmiş gibi sıkıştırılan sözler, Mekke'deki problemin temelini oluşturdu." (Muhammad, 33.) ]


Bu alıntılardan anlaşılacağı üzere vahyi Hz. Peygamber'in, toplumun problemlerine çözüm arayışıyla içine yönelmesinin, âdeta derin bir meditasyonun eseri olarak açıklayan Armstrong, Hz. Peygamber'i kendi derinliklerinden bilincine kelimeleri çeken bir şaire benzetmektedir ki bunlar onun bizatihi İslâm vahyine değil, vahiy kavramına yaklaşımının problemli olduğunu göstermektedir. (Muhammad, 45.) Bu yaklaşımın muhtemel izahı olarak akla ilk anda Armstrong'un eski bir Katolik rahibe olması ve Hırısitiyanlığın üçlü birlik/teslis dogması nedeniyle kelâmın bizatihi Hz. İsâ (as) olması dolayısıylan übüvvet anlayışının tahrifi gelmektedir. Onun İslâm vahyine yaklaşımını sergilemesi açısından, Bakara sûresinin 144. âyeti ile emredilen kıble değişikliğini ve Hz. Peygamber'in namaz esnasında yönünü Kudüs'ten Mekke'ye dönmesini "one of most creative gestures" ["en yaratıcı hareketlerden biri" ] şeklinde nitelemesine burada işaret edilmelidir. (Islam, 18.)

Yazarın insan merkezli yaklaşımının bir diğer örneği ise monoteizmin ortaya çıkışına getirdiği izahta görülmektedir. Tamamen seküler bir yaklaşımla, tipik bir uygarlık tarihçisi perspektifinden yaptığı açıklamada Armstrong, monoteizmi; paganizmin gelişmiş toplumlarda yeterli olmaması, insanların ufuklarının genişlemesinin neticesi olarak yerel kültlerle yetinememelerinin bir neticesi olarak görmektedir. Benzer şekilde Mekke'deki tek tanrı inancını da ticaret sayesinde ekonominin güçlenmesi ile ilişkilendirmektedir. (Islam, 7.)

Yazarın, yaygın Batılı kanaatin aksine İslâm'ın bir savaş dini olmadığına işaret ettiğine yukarıda işaret edilmişti. Fakat yazarın İslâm'ın savaş dini olmadığını vurgulamak için seçtiği yolun başka birtakım problemlere neden olduğu görülmektedir. Yazar İslâm ile savaş kavramlarını ayırmak için, Hz. Peygamber sonrası fetihlerin dinî değil, siyasî ve pratik amaçlara matuf olduğunu ileri sürmektedir. Meselâ Hz. Ömer döneminde ümmetin birliğini sağlayacak ortak bir faaliyet olması ve ganimet elde etme isteği nedeniyle fetihlere başlandığını iddia eden yazar söz konusu savaşları tamamen pragmatik bir bakış açısı ile izah etmekte, esasen tüm hulefâ-i râşidîn dönemi fetihlerini benzer bir şekilde açıklamaktadır. (Islam, 29 vd.; Muhammad, 199.) Dolayısıyla, Armstrong, İslâm'ın kılıç dini olduğu şeklindeki Batılı yargıya karşı çıkarken bir taraftan da, fetihlerin içini boşaltmaktadır. Bu tavrın arkasında söz konusu iki kitabın birçok yerinde de görülen başka bir sâik yatmaktadır: Karen Armstrong zaman zaman Müslümanların da izlediği bir yönteme başvurarak, İslâm'la ilgili önyargılara karşı çıkarken bu önyargıları besleyecek gibi görünecek tarihî vakaları yorum yoluyla veya göz ardı ederek arka plâna atmaya çalışmaktadır. Burada unutulmaması gereken nokta bazı bilgileri yorum yolu ile çarpıtma, saklama; atılan adımın fıkhî veya kelâmî tazammunlarını düşünmeksizin hükümleri tarihî şartlara indirgeyerek açıklamaya çalışmanın ancak palyatif çözümler sunabileceğidir. Bu yaklaşım şekli çözdüğünden daha fazla problem üretmekte, cevaplanması gereken birçok soruyu ortaya çıkarmaktadır: Bir hükmün modern toplumda bir problem teşkil etmesi söz konusu hükmün mahiyetinden mi yoksa hükme yaklaşan akılların artık ‘müslüman akıllar' olmamasından mı kaynaklamaktadır? Bir hadisi izah etmekte zorlandığında, yüzyıllardır sahîh kabul edilip güvenilir esere dâhil edilmesi, şârihler tarafından şerh edilmesine rağmen ‘sahîh değildir' diyerek reddedenler, aynı isnâdlarla gelip, aynı eserlerde geçen diğer rivâyetleri kullanmalarını izah edebilecekler midir? Bir rivâyeti, İslâm fıkhındaki yerini, diğer rivâyetler ve çıkarılan hükümlerle ilişkisini göz önünde bulundurmaksızın reddedenler bu adımın sonuçlarını karşılamaya, yeni bir fıkıh ve fıkıh usûlü inşa etme sorumluluğunu yüklenmeye talipler olacaklar mıdır? Bu sorulara ikna edici cevaplar verilmeden, İslâm geleneğinde ayıklamaya gitmenin ümmete bir fayda getireceğine inanmak gerçekten zordur.

Hz. Peygamber'in hayatında izah edilmesi gereken hâdiselerden birisi olarak Beni Kureyza hakkında verilen hükmü ele alan yazar, Kureyza oğullarının ihanetleri üzerine öldürülmelerinin anti-semitizmden kaynaklanmadığını, o dönemin şartlarının bir gereği olduğunu söylemekle birlikte, olayın yine de Hz. Peygamber'in kariyerindeki en aşağı noktayı işaret ettiğini, günümüz açısından kabul edilemez olduğunu, aynı zamanda Hz. Peygamber'in amaçları ile de örtüşmediğini dile getirmektedir. Yazar'a göre bu davranışı ile Hz. Peygamber, herhangi bir kabile reisi gibi davranmıştır, hâlbuki savaşın barış getirme amacına matuf olması gerekmektedir. Armstrong'a göre Hz. Peygamber Kureyza yerleşimini terk ederken, başka bir yol bulması gerektiğini fark etmiş olmalıdır. (Muhammad, 150-152.) Kureyza oğulları, Hendek savaşı gibi stratejik bakımdan çok kritik, Müslümanların varlıklarını tehdit eden savunma savaşı esnasında Müslümanlara içeriden saldırı yapmayı plânlamışlardır. Savaşın ardından, bu ihanetlerinin bir neticesi olarak mahalleleri kuşatılan,  Kureyza oğulları birkaç gün direndikten sonra haklarında kendilerinin seçeceği bir hakemin vereceği hükme boyun eğeceklerini söyleyerek teslim olmuşlardır. Seçtikleri hakem Sa‘d b. Mu‘âz, haklarında kendi kutsal kitaplarının şu emrine göre hükmetmiştir: "Bir kente saldırmadan önce, kent halkına barış önerin. Barış önerinizi benimser, kapılarını size açarlarsa, kentte yaşayanların tümü sizin için angaryasına çalışacak, size hizmet edecekler. Ama barış önerinizi geri çevirir, sizinle savaşmak isterlerse, kenti kuşatın. Tanrınız RAB kenti elinize teslim edince, orada yaşayan bütün erkekleri kılıçtan geçirin. Kadınları, çocukları, hayvanları ve kentteki her şeyi yağmalayabilirsiniz. Tanrınız RAB'bin size verdiği düşman malını kullanabilirsiniz." (Tensiye, XX/10-14). Muhammed Hamidullah, kendi haklarında kutsal kitaplarındaki hüküm uygulanan Kureyza oğullarının, ihanetlerine rağmen kuşatmamaya direnmeselerdi öldürülmeyip, sadece sürülmeleri ile iktifa edilebileceği ihtimaline de işaret etmektedir. Kureyza oğulları esasen sadece Müslümanlara ihanet etmemişler, Hz. Peygamber'in Medine'ye hicretinin ardından kurduğu toplumun bir parçası olduklarına ve düşmanlara karşı Müslümanlarla birlikte mücadele edeceklerine dair verdikleri ahde de ihanet etmişlerdir. Cezaları, muhtemelen hem ahitlerine ihanetleri hem de bu ihanetin Hendek savaşı gibi kritik bir savaş esnasında gerçekleşmesi nedeniyle ağır olmuştur.

Armstrong'un dinlerin birliği vurgusunun bir neticesi olarak İslâm'ın diğer dinlere bakışını kendi görüşleri ile uyumlu olacak tarzda izah etmeye çalışması yukarıda işaret edilen çarpıtmaların başka bir örneğini teşkil etmektedir. Yazar, Ehl-i kitâb'ın otantik vahiy aldığı kabul edildiği için din değiştirmeye zorlanmadığını, VIII. yy.a kadar bu konuda teşvik edilmediklerini ifade etmektedir. (Islam, 30.) Fakat burada Ehl-i kitâb'ın otantik vahiy aldığına inanmanın, hâlihazırdaki kitaplarının otantik olduğuna inanmak anlamına gelmediğinin altının çizilmesi gerekmektedir. Yine, din değiştirmeye zorlamak ile bu konuda insanları teşvik etmenin de birbirinden farklı olduğuna dikkat edilmelidir. Bu ifadeler yazarın İslâm'ı pluralist bir din olarak görmesinin bir neticesidir ki bu hakikatle örtüşmemektedir. Söz konusu yaklaşımının bir uzantısı olmak üzere, yazar tuhaf bir şekilde, Mirac mucizesinde, peygamberlerin Hz. Peygamber'i selamlayıp, ailelerine kabul ettiklerine işaret ederek, peygamberlerin birbirlerine kendi dinlerini benimsetmemeye çalışmamalarını monoteist bir pluralizm olarak tarif etmektedir ki bu ifadelerin neden kabul edilir bir yönünün olmadığı izahtan varestedir. (Muhammad, 85-87.)

Yazarın sık sık -özellikle de yukarıda işaret edilen pluralizm söz konusu olduğunda- âyetleri bağlamlarından kopardığı ve onları yorumlarken ümmetin tefsirlerini ve bu âyetleri anlayış şekillerini dikkate almadığı görülmektedir. Meselâ, Bakara sûresi 193. âyeti (Fitne tamamen yok edilinceye ve din de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.) barış için düşmanın öne sürdüğü her şartın ne kadar aleyhte görünürse görünsün kabul edilmesi gerektiği şeklinde yorumlamaktadır. (Muhammad, 171.)

III.

Armstrong'un incelenen eserlerinde zaman zaman aşağıda sadece sınırlı sayıda örneği verilen bilgi yanlışlıkları da görülmektedir:

Yazar, ilk vahiy esnasında Hz. Peygamber'in "ben okuma bilmem" ifadesi yerine kendisine cinlerin musallat olduğunu sanarak "ben şair değilim" dediğini, ilk vahyi almasının ardından, intihar etmek üzere dağın tepesine doğru tırmanmaya başladığını fakat bu sırada tekrar Cebrâil'i (as) gördüğünü iddia etmektedir. (Muhammad, 9, 34.) Hz. Peygamber'in ikinci kez Cebrâil'i (as) görmesinin ilk vahyin hemen ardından olduğu bilgisi doğru olmadığı gibi intihar etmeyi düşünmesine dair bir bilgi de Kütüb-i sitte'de geçmemektedir.

Yazar, Hz. Peygamber'in önceki Peygamberlerin kıssalarından haberdar olduğunu ifade etmektedir ki (Muhammad, 10) bu iddia Yûsuf sûresinin13. âyeti ile uyumlu değildir.

Karen Armstrong muhtemelen dinlerin ataerkil karakterine yönelttiği itirazın bir neticesi olarak, Kadir sûresinde müzekker ve müennes zamirlerin sınırlarının kalktığı iddia ederek "there is a suggestive blurring of masculine and feminine, especially in pronouns" demektedir ki sûrede bu tür bir durum söz konusu değildir. (Muhammad, 36.)

Yazar, şeytanın âyetleri (garânîk) meselesini gerçek kabul ederek, bu olayı bazı meleklerin şefaat hakkı olduğunu ifade eden âyetlerle ilişkilendirmekte -ki söz konusu âyetleri de tamamen yanlış anlamıştır-, Hz. Peygamber'in Kureyş ile ilişkilerini ve Kureyş'in düşmanca tavır sergilemeye başlamalarını söz konusu garânîk hadisesi çerçevesinde izah etmektedir ki bu rivâyeti merkezî bir konuma yerleştirerek, Kureyş ile mücadeleri bu olay üzerinden aktarım (tarihî olayların bir nevi reconstruction/yeniden inşası olması bakımından) tamamen yanlıştır. (Muhammad, 56-63.)

Abese sûresinin ilk âyetlerinin bir dönüm noktası olduğu ve tüm insanlara eşit muamele gösterilmesi konusunda bir uyarı olduğu söylenmektedir ki (Muhammad, 66) Abese sûresinin bir uyarı olduğu doğru olmakla birlikte bir dönüm noktası olduğu, Hz. Peygamber'in toplumun alt kesimlerine bu âyetlerden sonra yöneldiği gibi bir ima kabul edilemez.

Yazar tarafından, peygamberler arasında ayrım yapılmamasını emreden âyetlerden hareketle bir kurum olarak dine değil de Tanrı'ya teslimiyetin emredildiği gibi deistik bir anlayış Kur'ân'a hamledilmeye çalışılmaktadır. (Muhammad, 86.)

Yazar, Hz. Peygamber'in eşlerine asla el kaldırmadığı fakat Müslümanların bu konuda kendilerine ruhsat verilmesi taleplerini Mekke ile çatışmalarda Müslümanların desteğini kaybetmemek için kabul ettiği gibi daha önce hiç rastlanılmamış bir yorum yapmaktadır. (Muhammad, 146.)

Hz. Peygamber'in Hz. Zeyneb ile evliliğine dair ifadeleri tarihî kaynaklarda geçip geçmediğine bakılmasına dahi gerek bırakmayacak kadar rahatsız edicidir. (Muhammad, 154-156.)

Başörtü emrinin sadece Peygamber hanımlarına geldiğini, bu emrin üç nesil sonra tüm Müslüman hanımları içerecek şekilde genişletildiği gibi yanlış bir bilgi verilmesinin yanı sıra başörtünün Hz. Ömer'in ısrarlarının neticesinde emredildiğini iddia ederek, sebeb-i nüzûlün mahiyetini kavrayamadığını göstermektedir ki aslında bu yaklaşım da yazarın vahiyle ilgili daha önce işaret edilen görüşlerinin bir neticesidir. (Muhammad, 157-8.) 

İfk hadisesi ile ilgili olarak Hz. Âişe ve Safvân b. el-Mu‘attal hakkında dedikodular hakkında "the old rumor about their ilicit relationship started up again" ifadesi dile mesnetsiz bir iddiayı dile getirmektedir. (Muhammad, 161.)

Son olarak, Hz. Meymûne, yazarın iddia ettiğinin aksine, Hz. Abbâs'ın kardeşi değil, eşinin kardeşidir. Aksi takdirde Hz. Peygamber'in halası ile evlenmiş olması gerekirdi. (Muhammad, 182.)

Sonuç:

Tüm dinlerin ortak hakikatlerin farklı ifadeleri olduğu şeklindeki görüşünden hareketle, tüm dinî geleneklere saygısı ile ön plâna çıkan Karen Armstrong, incelenen iki eserinde bu geleneklerden birisi olarak İslâm ve İslâm Peygamber'ine dair Batı'da yaygın önyargılara karşı çıkma çabası ile ön plâna çıkmaktadır. Yargılamaktan ziyade anlama çabası takdire şayan olmakla birlikte, bu çalışmalar birkaç istisna hariç klâsik kaynaklardan yararlanmaksızın yazılmalarının gösterdiği üzere konuları ile ilgili kaynak olma özelliğini haiz değillerdir. Zaman zaman görülen bilgi yanlışlıkları da bu sonucu desteklemektedir. Fakat eserin asıl problemli tarafı, bu bilgi yanlışlıklarının ötesinde yaklaşım tarzı ile ilgilidir. Yazarın, sadece İslâm'a değil, genel bir kavram olarak dine insan merkezli yaklaşımı vahiy gibi merkezî öneme sahip bir konuyu izah edişine yansımış, dolayısıyla İslâm'ın emirleri, evrensel niteliklerinin ötesinde sürekli tarihî şartlara referansla ve pragmatik bir şekilde izah edilmiştir. Netice olarak bu kitapların Müslümanları değil Batılıları muhatap alarak, Batı kamuoyunu İslâm'la ilgili olarak sürekli meşgul eden cihâd, çok eşlilik, İslâm'da kadının durumu, diğer din mensuplarına yaklaşımı gibi konular ekseninde yazıldığı ve yazarın kendi din anlayışı perspektifinden İslâm'ı okuduğu ifade edilmelidir.



 



New York: Random House 2002.

New York: Harper One 2007.
Bu eser Türkçe'ye İslam başlığıyla çevrilmiştir.

Bu eser Türkçe'ye, Hz. Muhammed - İslam Peygamberinin Biyografisi başlığıyla çevrilmiştir.


 

Yorumlar

 
muhammed ehad
muhammed ehad03.12.2020

teşekkürler

03.12.2020

 

Rabia Yener
Rabia Yener04.03.2015

Ben sadece Muhammad a prophet for our time kitabini okudum. Kitabin baslarinda muslumanlarin dikkatinden kacan pek cok onemli noktalari guzel acikladigi ve Islam`in ozellikle son yillarda batidaki imagini zedeleyen noktalari cok guzel belirttigi icin ilgiyle okumaya baslamistim. Karen Armstrong un genelde konusmalari da gayet makul gelirdi bana. Ama Garanik hadisesini, sizin de bahsetttginiz gibi, gercekmis gibi ve mustesriklerin ortak anlayisi noktai nazarindan anlatinca, hic duymadigim bu hadise hakkinda arastirmaya koyuldum. Sizin sayfanizda bulmus olmaktan son derece memnun oldum. Gayet guzel degerlendirmelerde bulunmussunuz. Ben kasitli veya kasitsiz seklinde degerlendirmenizi bile gayet insafli buluyorum...Allah razi olsun...

04.03.2015