Dosyalar
"Kur'an'a Deist İtirazlar"
 

Ayşe Hür Kur'ân'a Dair Görüşlerinde Ne Kadar Hür?

Son günlerde Taraf gazetesi yazarı Ayşe Hür’ün başlattığı, Kur’ân’ın orijinalitesine dair önemli bir tartışma sürüyor. Ali Ünal, Zaman gazetesindeki köşesinde aslında birçok yönüyle, kendince bu iddialara cevap verdi. Mustafa Akyol’un bu konudaki yazısı da, önemliydi. Bunların yanı sıra isimlerini sayamadığım başka bazı yazar ve akademisyenler de, bu konuda, şu veya bu şekilde, görüş belirttiler.


Milyonlarca müslümanı incitebilecek konuları çalakalem ele almak, bırakınız bilimsel ciddiyeti, objektif gazeteci ciddiyetiyle de bağdaşmayan bir tutum olsa gerektir.

Şurası muhakkak ki bu tartışmada esas olan, Ayşe Hür’ün yazdıklarına yönelik birebir içerik, fahiş bilgi eksikliği-yanlışlığı tartışması değildir. Ancak şu kadarını vurgulamalıyız ki fahiş bilgi hataları, okuma yanlışlıkları da bir yazar veya araştırmacının ele aldığı konulardaki ciddiyetini ortaya koyan önemli ipuçlarıdır. Zira milyonlarca müslümanı incitebilecek konuları çalakalem ele almak, bırakınız bilimsel ciddiyeti, objektif gazeteci ciddiyetiyle de bağdaşmayan bir tutum olsa gerektir.

Hal böyle olunca, burada esas önemli olanın, Ayşe Hür’ün, yöntemi, bakış açısı ve iddialarının esas zemininin tespitine yönelik tartışmalar olduğunu düşünmekteyim. Bu itibarla meselenin detayları ile alakalı bilgiler için son yıllarda Türkçede yayımlanan iki önemli çalışmaya atıfta bulunacağım. Kur’ân’ın teşekkül dönemi, yazılması, mushaflaşması, nüsha farklılıklarına yönelik oryantalistik iddialara dair Mustafa el-A’zami’nin, Türkçeye Kur’ân Tarihi olarak çevrilen Qur’anic Text adlı eseri bunlardan biridir. İkinci eser de doktora tezimizin kitaplaşmış hali olan Yahudi Kültürü ve Hadisler (İstanbul 2006, 2010) adlı kitaptır. Zira bu eserde tam da Ayşe Hür’ün gündeme getirdiği pek çok konuyu, Kur’ân, Hz. Peygamber, sahabeler ve hadislere etki çerçevesinde İslȃm’ın ilk dönemine ait kaynaklar ve oryantalistik çalışmalardaki “İslȃm’ın ve Kur’ân’ın Yahudi-Hıristiyan kökeni teorisi”ne dair iddialardan hareketle değerlendirmiştim.

Ayşe Hür’ün tartışmalara yol açan ilgili yazıları bir bütün olarak değerlendirildiğinde edinilen ilk izlenim, Kur’ân ile alakalı görüşlerinin klasik ve siyasî oryantalizmin iddialarıyla pek çok noktada birebir örtüşüyor olması, hatta yer yer onları da aşacak mahiyet arz etmesidir.

İslȃm’ın Zuhȗru ile Başlayan Kadîm Tartışma

Ayşe Hür’ün gündeme taşıdığı iddiaların İslȃm’ın doğuşundan itibaren alabildiğine bir geçmişi vardır. Dolayısıyla arzu edenler için bu konularda hazır malzeme bulma konusunda asla sıkıntı yoktur. Önemli olan, bu malzemenin doğru bir metodoloji ile ele alınıp alınmadığı, gündeme getirenlerin teknik ve bilimsel anlamda gerekli donanıma sahip olup olmadığı, objektif ve önyargısız yorumlanıp yorumlanmadığı, ilgili bilgi ve belgelerin bir bütün olarak değerlendirilip değerlendirilmediği ve her şeyden önemlisi de aşağıda sözünü edeceğimiz “klasik oryantalizm” (18. yüzyıl başları ile 1950’lere kadar) ve bilhassa da “siyasî oryantalizm”in (özellikle 11 Eylül sonrası) İslȃm karşıtı argümanlarından ne oranda etkilenerek dile getirildiğidir. Ayşe Hür’ün tartışmalara yol açan ilgili yazıları bir bütün olarak değerlendirildiğinde edinilen ilk izlenim, Kur’an ile alakalı görüşlerinin klasik ve siyasî oryantalizmin iddialarıyla pek çok noktada birebir örtüşüyor olması, hatta yer yer onları da aşacak mahiyet arz etmesidir. Ancak onun meseleleri çalakalem takdim ederken yaptığı bilgi ve yazım hatalarının oryantalistlerce yapılmadığı gerçeği bir yana, dile getirdiği iddialar, İslȃm’ın zuhȗru ile başlayan ve tarih içerisinde Batı’da çeşitli evrelerden geçerek günümüzde bambaşka bir şekil alan uzun bir geçmişe sahiptir. Islam and the West adlı önemli eserin sahibi Norman Daniel’in ifadesiyle bu, “nesilden nesle aktarılmış ortak bir algılama”dır. Bu yönüyle Batı’da İslam ve Kur’ân’a yönelik iddialar bakımından tarih, aslında modern versiyonlarıyla tekerrür ediyor veya ettiriliyor.

Dolayısıyla bu tartışma, önemli olsa da asla ve asla yeni değildir. Her şeyden önce klasik oryantalizmin doğuşundan itibaren burada sayılamayacak kadar çok şarkiyatçı bu yönde iddialar ortaya atmışlardır. Bu sebeple bu tartışma ve burada ortaya atılan görüşler, “klasik oryantalizm”in tarihi, evreleri, amaç, kapsam ve iddialarıyla, özellikle de günümüzde İslȃm ve müslümanlara yönelik politikalardaki etkili versiyonu ile “siyasi oryantalizm” ile birlikte ele alınmak durumundadır. Burada yeri gelmişken vurgulamak gerekir ki, bu tartışmalar bağlamında gündeme gelen, oryantalizmin İslȃmî ilimlere olumlu-olumsuz anlamdaki muhtemel “katkı ve etkisi” konusu, önemli olmakla birlikte, “bahs-i diger”dir.  Zira bu yöndeki görüş ve iddialar, her ne kadar çoğu zaman bilimsel verilermiş imajı verilse de, bugün artık İslȃm ve Müslümanlara yönelik bir propaganda aracına, biraz daha provokatif bir isimlendirmeyle “modern haçlı savaşı” veya “silahsız Haçlı savaşları”na dönüşmüştür. Nitekim Haçlı savaşları konusundaki günümüzde yapılan bazı araştırmalar, haçlı savaşları hareketinin 1291 yılında sona ermediğini ve hâlâ devam eden bir süreç olduğunu ifade ediyor. Bu konuda The Oxford Illustrated History of the Curusadesile Christopher Tyerman’ın The Invention of the Curusades isimli eserine göz atmak yeterlidir.

Bu meyanda İslam’ın zuhȗru yıllarından itibaren İslam’a, Kur’ân’a, Hz. Peygamber’e ve Müslümanların aleyhine olarak dile getirilmiş söylemleri ve çalışmaları aslında haçlı savaşlarının tarihî-fikrî arka planı veya birer “silahsız haçlı savaşları” olarak görmek pekala mümkündür. Bunun da ilk ve en dikkat çekici olanı, kilise babalarının sonuncusu kabul edilen John Demescen/Yuhanna ed-Dımeşkî’ye (675-750) ait Yunanca De Haeresibus adlı risalesidir. Ortaçağ hıristiyan yazarların ve günümüz Batılı çoğu yazarın İslâm, Kur’an’n kaynağı ve Hz. Peygamber hakkındaki iddialarında esas aldıkları temel kaynaklardan biri olan bu risaledir. Yahyâ ed-Dımeşkî bu risalede, “İsmailî Sapıklık” başlığı altında İslâm’a reddiye olarak yazdığı on sayfayı aşmayan bölümde, İslâm’ı heretik ve sapık bir dini hareket olarak; Kur’an’ı da yahudi ve hıritiyan kaynaklardan istifadeyle Hz. Peygamber’in yazdığı bir kitap olarak takdim etmiştir. Bu iddialar, daha sonra Theodore bar Koni, Theophane le Confesseur, Bizanslı Nicetas, Pierre Alphonso, Peter the Venerable, St. Thomas Aquinas, Dante Aligiari, Riccoldo da Monte Cruce, Martin Luther gibi Ortaçağ’da yaşamış din adamı ve yazarlarca da alabildiğine sürdürülmüştür.

Diğer taraftan Ayşe Hür’ün fitilini yeniden ateşlediği tartışma, özellikle Liberal Yahudiliğin kurucusu sayılan Abraham Geiger’in (1810-1874) Juadism and Islam adlı kitabıyla “İslȃm’ın ve dolayısıyla Kur’an’ın “yahudi ve hıristiyan bir köken”e dayandığı tezini de hatıra getirir. Bernard Lewistarafından “Yahûdîliğin İslâm’a katkısı” olarak lanse edilen Geiger’in iddiaları, özellikle klasik dönem şarkiyat çalışmalarının hemen hemen her birinde, değişik şekillerde işlenmiş ve atıfta bulunulmuştur. Bu anlamda da en önemli talebesi I. Goldziher, C. C. Torrey,F. Rosenthal, A. Katsh, S. D. Goitein,E. I. J. Rosenthal, A. Guillaum, J. Obermann, S. M. Zwemer, R. P. A. Dozy,J. Horovitz, D. S. Margoliouth, H. Schwarzbaum,  John Wansbrough, Christoph Luxenberg, Alphonse Mingana gibi klasik oryantalistlerin İslȃm, Kur’an ve Hz. Peygamber’e dair mesailerinin temelini bu tür iddialar oluşturur. Klasik oryantalistik çalışmalarda, bütün bunlar, “borrowing=ödünç alma”, “influence=etki”, “origins of Islâm=İslâm’ın kökenleri”, “spirit of Islam=İslâm’ın rûhu” ve “Muhammedanism” gibi terimlerle öteden beri işlenmiştir. Buna göre Hz. Peygamber Kur’an’ı, Varaka b. Nevfel, Rahip Bahîra, Süveyd b. Sȃmit, Addȃs ve o dönemin Mekke’sinde bulunan birtakım hıristiyan “sözde hocalar”dan almıştır. Ayrıca peygamberlik öncesi çıktığı birtakım ticarî seferlerde görüştüğü yahudi-hıristiyan din adamlarından istifade etmiş, Medine’de bulunan yahudilerce ibadethane-sinagog olarak kullanılan Beytü’l-Midras’a olan ziyaretlerinde de bilgisini zenginleştirmiş ve bunları daha sonra Kur’an ve hadisler olarak ortaya koymuştur. 

Aynı fikirler günümüzde ton farklılıkları olsa da, gerek klasik çizgiyi sürdüren oryantalistlerce gerekse Michael Cook, Patricia Crone, Robert Spencer, David Yarusalmi, Daniel Pipes başta olmak üzere neo-con ve neo-oryantalistler tarafından modern versiyonlarıyla siyasete dönüşerek sürdürülmektedir. Ayrıca bu siyasi oryantalistlerin Geert Wilders başta olmak üzere, Avrupa’da ve Amerika’daki İslȃm karşıtı figürlerle de sıkı ilişki içinde oldukları aşikȃrdır. Son dönemlerde ve özellikle 11 Eylül sonrası bunlara, çoğu müstear isimlerle İslȃm, Kur’an ve Hz. Peygamber hakkında tezvîrȃtlarla yüklü kitap ve makaleler kaleme alan İslȃm’dan irtidat etmiş kimseler de katılmıştır ki, yeni bir fenomen olan bu durum, tabiatıyla ayrı bir yazının konusudur.

Sözü edilen siyasi oryantalistlerin, İslam, Kur’ân, Hz. Peygamber ve Müslümanlar hakkında nasıl korku pompaladıkları, hangi çevrelerle ilişki içinde oldukları, mali kaynaklarının nerelere uzandığı, “Center for American Progress” adlı kurumun yayımladığı “The Roots of the Islamophobia Network in America=İslamofobi ağının Amerika’daki kökleri” adlı, yakınlarda yayımlanan önemli raporda bütün açıklığıyla ve belgeleriyle ortaya konmuştur.  

Sahih bilgi kaynaklarına ulaşma imkanına sahip olanlar da dâhil olmak üzere, Ortaçağ boyunca İslâm, Kur’an, Hz. Peygamber ve müslümanlar ile ilgili görüş beyan etmiş Avrupalı yazarlar –ki çoğunluğu hıristiyandır- genelde subjektif bilgi ve belgeleri objektif olanlara tercih etmişler ve daha ziyade subjektif bilgi ve belgeleri görüşlerine yansıtmış ve yazılarında kullanmışlardır. Şu halde günümüzün özellikle siyasî oryantalistlerinin veya genel olarak halihazırdaki Batılı pek çok yazar ve akademisyenin bakış açılarının doğru bir şekilde kavranması için İslâm, Kur’an ve Hz. Peygamber hakkındaki, Haçlı savaşları ile şekillenen Ortaçağ Batı bilgi mîrası ile klasik oryantalistik çalışmalardaki iddiaların bilinmesi gereklidir. Böylece bu tür iddiaları şu veya bu şekilde güncelleyip yeni fikirlermiş gibi ileri süren İslȃm dünyasındaki birtakım yazar ve akademisyenlerin –bunlara “yerli oryantalistler” demek de mümkündür- beslenme kaynakları da yeterince anlaşılabilecektir. Dolayısıyla sözünü ettiğimiz bu mirastan alabildiğine etkilendiğini düşündüğümüz Ayşe Hür’ün – ki kendisi bu etkilenmeyi makul ve anlamlı bulabilir- iddialarında hiç de “hür” bir zihne sahip olmadığını düşünüyoruz. Zira oryantalistik çalışmalardaki Kur’an algısını adeta bir postüla gibi takdime çalışıyor. Bununla birlikte o, İslȃmî terim ve rivayetleri gelişigüzel kullanmada, İslam kaynaklarındaki bilgileri hatalı bir şekilde aktarmada, terimleri yanlış okuma ve anlamada, meseleleri metodolojik zeminden yoksun ve konteksinden bağımsız olarak anlamada alabildiğine hür ve liberal bir görüntü veriyor. 

Kur’ân’da Farklılık Aramak Beyhude Bir Çaba

Aslında meseleyi Star gazetesi yazarı Mustafa Akyol, “Kur’ân’ın ezberlenmesi ve sözlü aktarılması”, yani Kur’ân’ın daha nazil olur olmaz “sütȗr”dan (yazılı malzeme olarak) ziyade “sudȗr”da (zihin, kalpte) ezberlenerek korunmuş olması olgusunu öne çıkararak ortaya koymuş. Gerçekten de Kur’an’ı diğer kutsal kitaplardan ayıran en önemli yön, bu şekilde korunmuşluğudur. 14 asırdır dünyanın her bölgesindeki müslümanlar, aynı Kur’an ile ibadet ediyor, aynı Kur’an’ı okuyor ve aynı Kur’ân ȃyetleri ile Müslümanlıklarını şekillendiriyor ve davranışlarına yön veriyorlar. Bu durum, Batı’da zaman zaman katıldığımız toplantılarda bizzat Hıristiyan din adamlarınca da itiraf ediliyor ve Kur’an’ın bu yönüne vurgu yapıyorlar. Kaldı ki Kur’an’ın yazılı bir metin haline gelmesi de, daha Hz. Peygamber döneminde sayıları toplamda 43’ü bulan vahiy katipleri (Ayşe Hür’ün, adları en çok tekrarlanan vahiy katipleri diye sözünü ettiklerinin hemen hiçbiri vahiy katibi olarak kaynaklarda geçmezken onun bu isimleri hangi kaynağa dayandırdığı merak konusudur) tarafından gerçekleşmiştir. Hz. Peygamber’in vefatından yaklaşık 14 yıl sonra da, Kur’ân bilgisi ile temȃyüz etmiş sahabîlerden oluşan komisyonun titiz çalışması ile Kur’an ȃyetleri “mushaf” haline gelmiştir.

Öte yandan yüzyıllarca Sünnîliğe en muhalif gruplar dahi “farklı Kur’an” şiarıyla ortaya çıkmamıştır. Son yüzyılda bazı oryantalistlerin gündeme getirdiği ve Ayşe Hür’ün de onlardan mülhem yazısına taşıdığı “sözde farklı Kur’an nüshaları”nın ne oranda farklı olduğu, spekülasyonlar dışında, henüz ortaya konulabilmiş değildir.

Öte yandan yüzyıllarca Sünnîliğe en muhalif gruplar dahi “farklı Kur’an” şiarıyla ortaya çıkmamıştır. Son yüzyılda bazı oryantalistlerin gündeme getirdiği ve Ayşe Hür’ün de onlardan mülhem yazısına taşıdığı “sözde farklı Kur’an nüshaları”nın ne oranda farklı olduğu, spekülasyonlar dışında, henüz ortaya konulabilmiş değildir. İddia sahipleri söylem düzeyinin ötesinde somut bir bulguya ulaşmış değillerdir. Tayyar Altıkulaç Hocamız’ın ilk Kur’an nüshalarına yönelik henüz tamamlanmayan takdire şayan mesaisi de, anladığımız kadarıyla, bu söylediğimizi doğrular sonuçlar ortaya koymuştur. Buna göre elde mevcut ilk Kur’an nüshaları her ne kadar Hz. Osman zamanında çoğaltılan nüshalar olmasa da, onlardan istinsah edilmiş nüshalardır ve aralarında, bazı küçük yazım farklılıkları dışında, hiçbir fark bulunmamaktadır. Dolayısıyla Kur’an için, Hıritiyanlık’taki “İnciller”de olduğu gibi, birbirinden içerik olarak farklı “Kur’ân’lar”dan söz edebilmek, tarihî kayıtlar ve ilgili objektif araştırmalar göz önüne alınırsa asla mümkün değildir.

Bu konuda dikkate değer bir bilgiyi de burada zikretmekte fayda vardır. II. Dünya Savaşı öncesinde (1933 ve sonrası), dünyanın pek çok yerindeki farklı Kur’an nüshalarını bir araya getiren bir “Kur’an arşivi”, Alman müsteşrikler Gotthelf Bergstrasser ve talebesi Otto Pretzl tarafından Münih’te kurulmuştur. Bu arşivde dünyanın muhtelif yerlerindeki pek çok eski mushaflar fotoğraflanarak aralarında metinsel farklılıkların bulunup bulunmadığının tespit edilmeye çalışılmıştır. Ancak bu arşiv, II. Dünya Savaşı sırasında bombalanmış ve imha edilmiştir. Ancak Muhammed Hamidullah, bu arşivde görev almış biriyle Paris’te karşılaştığını ve bu kişinin kendisine, Kur’an nüshaları arasında hemen hiçbir farklılık tespit edemediklerini aktardığını söyler. Bu vesile ile bu tür bir arşivin İslȃm ülkelerinde oluşturulamamış ve dolayısıyla alabildiğine speküle edilen Kur’an nüshaları üzerine oryantalist mesai kadar bir çabanın müslüman ülkeler ve araştırmacılarca bugüne dek ortaya konulmamış olmasını manidar karşıladığımızı belirtmeliyiz. Ayşe Hür bu konudaki iğnelemesinde haklıdır.  

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, her şeyden önce bu tür bir tartışmanın gündeme getirilmesi, dinini önemseyen müslümanlar açısından can sıkıcı ve incitici olsa da, şayet iyi yönlendirilebilir ve derinlemesine analizlere konu olabilirse faydalı da olacaktır. Zira Türkiye’de kendi dinine, kültürüne yabancı, bir “oryantalist üslup ve dil” ile önemli dini meseleleri ele alan, özellikle “siyasî oryantalizm”in ürettiği İslȃm, Kur’an, Hz. Peygamber ve müslüman imajının gönüllü taşıyıcılığını yapan pek çok “sözde aydın” olduğu malumdur ve bunların açıkca eteklerindeki taşları dökmeleri önemlidir.

Müslümanlar açısından anlamlı olan ise, bütün bu iddiaların ve İslȃm kaynakları ve Kur’an tarihi açısından izaha ve tahkike muhtaç yönlerin refleksif, reaksiyoner ve duygusal tavırlardan uzak olarak, soğukkanlı, aksiyoner ve tarihi arka plana dönük olarak, yeni ortaya çıkan verileri de dikkate alarak analitik bir tarzda değerlendirip takdim edebilmeleridir. 

 

Dosya konusunun diğer yazıları:

Oryantalist Paardigmaya Taraf Olmak

Kur'ân'a Deist İtirazlar (1)

Kur'ân'a Deist İtirazlar (2)

Kur'ân'a Deist İtirazlar (3)

Kur'ân'a Deist İtirazlar (4)

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.