Kendine has bir Ramazan ve ibadet kültürü oluşturan Osmanlı İstanbul’unun özgün uygulamalarından biri de mübarek ayda minarelere mahyalar asılmasıdır. Günümüzde de devam ettirilen bu geleneğin mucidi Osmanlı kandil ustalarıdır. Kandil yakma geleneği İslam dünyasında yaygınken, mahyacılığın İstanbul'a özgü dinî bir sanat olmasının nedeni, padişahların yaptırdığı iki, dört, altı minareli selâtin camilerin bu kentte olmasıydı. Çünkü mahya kurmak için en az karşılıklı iki minare bulunması gerekiyordu.
Ahmed Rasim, “mahya” sözcüğünün Farsça “mahiye” kelimesinden türemiş olabileceğini söyler. Mahiye ise Farsçada “aya özgü”, “ay gibi” anlamlarına gelmektedir. Mahyalar da ilhamını Ramazan hilalinden almaktadır bir yönüyle...
Mahyalarla bilhassa çocuklar ilgilenirdi. Menakıb-ı İslam adlı eserinde Ahmed Rasim, “Şehrimizde her çocuk ‘mâh-ı siyâm’ı minareler arasına gerilen mahya takımlarından der-hatır eder” demektedir. Şüphesiz bu bir gerçektir. Bir çocuğun gözünde Ramazan belki de sadece mahya kurmak gibi âdetler ile anlam kazanmakta; mahyalar onun geniş hayal dünyasında yetişkinlerden çok daha farklı ve etkileyici anlamlara sahip olmaktaydı.
Mahyalarda genellikle Ramazan’ın ilk on beş gecesi, ayet ve hadisler hattatları kıskandıracak kadar güzel yazılırdı. Sonraki on beş günde ise çoğunlukla akşamları piyade kayığı, kule, salıncak, beşik, hünkâr kayığı ve hatta Hz. Ali’nin kılıcı Zülfikar’ın mahyalarda resmedildiği görülürdü. Bunların yanında minarelerin alemlerinden aşağı doğru kandillerinin sıralanmasıyla da kaftan şekilleri oluşturulur, minareler kaftan giydirilmiş şekilde resmedilirdi. Bu tasvirler halk için büyük bir neşe kaynağı olmuştur. O dönemi anlatanların birçoğu saatler süren mahya seyirlerinden bahsetmektedir.
Ramazan denince mahya meraklılarının da akla geldiğini söyleyen Ahmed Rasim, bunların selâtin camilerde kurulan mahyaları gecesi gecesine kaydederek tatbikine uğraştıklarını anlatır. Mahya meraklılarının tatbik ettikleriyle kastedilen ise kandillerle yazılan ayet ve hadislerdir. Mahyaların şimdiye dek pek göz önünde bulundurulmayan bir özelliğini, eğiticiliğini de öğrenmiş oluyoruz.
Neşe ve eğitim kaynağı olan mahyalar aynı zamanda birer müjdecidirler de. Selâtin camilerinin bahçelerinde mahya ustalarının çalışmaya başladıklarını gören halk “Elhamdülillah! Gene on bir ayın sultanına yetiştik” diyerek şükrederdi.
Mehmet Gökalp’in aşağıdaki şiirinde ise mahyaların ufuklardaki derin akisleri mısralara işleniyor:
Mahyalar
Bir şehrâyin var...
İki minare arasında.
Ayet ayet kalbimize yazar,
Mukaddes gecelerin manasını;
Bu nokta nokta ışıklar.
Lacivert zemine işlenmiş
Allah’a imanın her harfi
Kamaştıran böyle gözlerimizi
Işık dolu, şanlı, büyük gecenin
İçimize doğan parlak güneşi
Ramazan Hilalinin Görülmesi (Rü’yet-i Hilal)
Devletlisiyle halkıyla esnafıyla haftalardır, hatta aylardır Ramazan ayının gelişini bekleyen İstanbul halkına müjde hilalin görülmesiyle verilir. Hilalin tespiti için hazırlıklar ise Şaban ayının son gecelerinde başlar. Beyazıt’taki yangın kulesi ile Fatih ve Süleymaniye gibi selâtin camilerde bu iş için görevlendirilmiş memurlar nöbet tutmaya başlarlar.
Ramazan hilalini gören memurlar ise hemen Şeyhülislam'ın huzuruna çıkarlar ve burada temsili bir mahkeme kurulur. Mahkemede hilalin görüldüğü onaylanır ve Ramazan müjdesi ilk davulcularla halka verilirdi.
Mahkeme esnasında Süleymaniye Camiinin mahyacıbaşısı da kapıda hazır beklemektedir. Ramazan’ın ilan kararı ile birlikte o da minaredeki ustalara işaretini verir. Sabırsızlıkla beklenen an gelmiştir artık. Ramazan hilalinin müjdesi Süleymaniye'deki mahyalarla birlikte ışıldamaya başlar. Bunu gören diğer selâtin camilerin mahyacıları da bir bir kandilleri ateşlemeye başlarlar. Akşam vakti yer gök artık mahyalarla aydınlanmıştır.
Sokaklarda ise çocukların neşeli çığlıklarıyla on bir ayın sultanı şehre misafir olur ve ilk teravih kılınır.