Dosyalar
Hz. Peygamber ve Çocuk
 

Kan Bağı



Sabah okula giderken, akşam eve döndüğümüzde mutlaka elini öperdik. Günde birkaç kez hatırını sorar, abdest aldığında havlusunu tutar, sofrada o gelmeden yemeğe başlamazdık. Küçük birer çocukken dahi ses tonunu kollardık. Üzgün mü, kızgın mı, canı mı sıkkın, darılmış mı hemen anlar, kendimizi ona göre ayarlardık.

Yetim büyümüş, yetim büyütmüş, yaşadığı her hadise içini biraz daha sertleştirmiş bir demir yumruktu babaannem. Şimdi anlatsam da pek inanan çıkmıyor, kızgınken kalkıp yürüdüğünde evin sallandığına. Babamın babaannesi, halaları da öyleymiş, babaannemin annesinin demirden yüreğine dair öykülerse hâlâ anlatılır, onları aktarıp da canınızı sıkmayayım. Çok emin olmamakla beraber anne tarafımdaki kadınların bir parça daha yumuşak ve kalender ruhlu insanlar olduklarını sanıyorum. Yaşadıkları hayatın şartları (iki büyük savaşta her iki aileden gidip de dönmeyen sayısız babayiğit, köyleri vuran insan ve gıda kıtlığı dalgaları) onlardan bize katı gerçeklik hikâyelerinden başka anılar bırakmadı.

Öncelikle Tin Suresi 4. ayette “Biz insanı en mükemmel şekilde yarattık.” buyuruluyor. Buna göre insan ruhen ve bedenen en güzel, en mükerrem ve fazilet merkezli bir yaratılışla dünyaya gelir. Yani yaratılıştan verilen hiçbir özellik aslen kötü değildir.

İnsan, yakından uzağa kan bağı ile bağlı olduğu aile büyüklerini asil, iyi kalpli, güzel insanlar olarak hatırlamak istiyor. Hatta bazı anılarımızı bilinçsizce rötuşlamamızın -ya da daha iyi bir ihtimalle seçerek hatırlamamızın- sebeplerinden birinin de bu ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Misal, yukarıda anlattıklarımdan çıkarabileceğiniz üzere sorunları ve öfkesiyle dillere destan olan babaannemi, hava kararıp yıldızlar çıktığında, ışıkları söndürmüş, yaz kış kapanmayan penceresinin önüne oturup masallar anlatırken hatırlamak istediğim gibi. Bunlardan bazılarının hadis kaynaklarında anlatılan rivayetler olduğunu çok sonra ilahiyat öğrencisi olduğumda anlayacaktım. O da hadis olduğunu bilmezdi illaki. Nereden bilsin? Okuryazar olmayan, hiçbir hoca önünde diz kırmamış, ömrü aç kalmama mücadelesi içinde geçmiş bir köy kadınıydı o.

Zaman zaman ölçüsüzce pervasız, vazgeçmek bilmeyen, şartları bahane etmektense hep bir çıkış arayan, -kontrol etmeye çalışsam da- elbette bir miktar sert ve öfkeli karakterimi babaannemden almış olabilir miyim? Atalarımızdan fizik özelliklerimizi tevarüs ettiğimiz gibi ahlakımızın temelini oluşturan eğilimlerimizi de almış mıyızdır? Malumunuz bu konuda farklı görüşler var. Metabolik özelliklerin karakter üzerindeki etkisine dair araştırmalar ve sinir bilim çalışmaları ilerledikçe daha mutedil bir yaklaşıma kavuşacağımızı umuyor ve kendi alanımıza dönerek bu konuda Kur’an ve sünnetin yaklaşımındaki ana çizgiyi kavramaya çalışıyoruz.

Öncelikle Tin Suresi 4. ayette “Biz insanı en mükemmel şekilde yarattık.” buyuruluyor. Buna göre insan ruhen ve bedenen en güzel, en mükerrem ve fazilet merkezli bir yaratılışla dünyaya gelir. Yani yaratılıştan verilen hiçbir özellik aslen kötü değildir. Sözgelimi yukarıda örnek verdiğim karakter özellikleri hayra da yönelebilir, şerre de. Sert bir mizaç, olumsuz koşullarda yetişirse kavgacı ve acımasız bir zalime dönüşebileceği gibi, iyi bir eğitimle başarılı bir cerrah da olabilir. Hazreti Peygamber’in (sav) ashabını eğitirken onların yaratılış özelliklerini değiştirmelerini değil, bu özellikleri hayra yönlendirmelerini istemesi, Allah’ın çizdiği sınırlar içinde karakter, fikir ve uygulama çeşitliliğini desteklemesi de bunu gösterir.

Peygamber Efendimiz’in “Bir dağın yerinden oynadığını işittiğiniz zaman tasdik edin, bir insanın ahlakını tebdil ettiğini duyarsanız inanmayın; çünkü o yine yaratılışına avdet eder.” ifadesi yaratılıştan gelen bu öze işaret eder. Bu öz hepimiz için Yaratıcı tarafından seçilmiştir.

Ayetin devamında gelen “Sonra da onu en aşağılık hale getirdik.” (Tin, 5) ifadesi insana yaratılışta verilen bu üstün kapasiteyi, Ahmed Hamdi Akseki’nin ifadesiyle “mağlub-i hevesat” (nefsinin hevasına yenilmek) olduğunda ziyan ederek esfel-i safiline düşer. Şems Suresi 7-10 ayetlerinde de insan doğasındaki bu ikili kapasiteye açıkça işaret edilir: “İnsanın öz benliğine ve onu biçimlendirene; ardından da onu günah duygusuyla ve kulluk bilinciyle donatana yemin olsun ki; benliğini arındıran kesinlikle kazanacaktır. Onu günaha bulayan ise mutlaka zarara uğrayacaktır.”

Akseki, “Ahlak Dersleri” kitabında insan ahlakını fıtrî-tabiî ve mükteseb olmak üzere ikiye ayırır ve fıtrî olan özelliklerin mesuliyet gerektirmediğini söyler: “Bunlar, bir çocuğun safha-i ruhunda da mevcuttur. İnsanın hâlât-ı tabiiyye ve fıtriyesini teşkil eden bu melekât-ı nefsaniye ve hasâil-i bâtıniye hiçbir mesuliyetin mahal-i tatbiki değildir., bunlara ahkâm-ı şer’iyye terettüp etmez. Hiçbir fert kuvve-i gadabiyye  ve şeheviyyesi,nden dolayı mes’ul değildir. Mesuliyet bunlara mütavaatla yapmış olduğu ef’alden dolayıdır. Terbiye ile kabil-i tadil değildir denilen işte ahlakın bu nevidir.”

Peygamber Efendimiz’in “Bir dağın yerinden oynadığını işittiğiniz zaman tasdik edin, bir insanın ahlakını tebdil ettiğini duyarsanız inanmayın; çünkü o yine yaratılışına avdet eder.” (Müsned, Ahmed b. Hanbel, 45/491) ifadesi yaratılıştan gelen bu öze işaret eder. Bu öz hepimiz için Yaratıcı tarafından seçilmiştir. Hangi soydan geleceğimize karar verilirken ahlakımızın temel karakteristikleri de belirlenmiş olur. Buna mukabil Efendimiz’in ahlakı güzelleştirme çerçevesindeki sayısız emri ile Kur’an’da ahlaki görevlere dair yine sayısız ayet bize ahlakımızın bir de tamir ve tebdili mümkün olan bir boyutu olduğunu gösterir. Dinen ve ahlaken sorumlu olduğumuz kısım burasıdır. Çünkü burada devreye irade ve tercihlerimiz girmektedir. Fıtrî olan ahlak ile mükteseb (sonradan kazanılan) olan arasındaki bu ilişkiyi Akseki şöyle neticeye bağlar: “Elhasıl, melekât-ı nefsiyeden olmak i,tibariyle ahlak gayr-ı kabil-i izaledir; lakin terbiye ve talim, itiyad ve muhit itibariyle o esaslara terettüp eden âsâr ve eşkâl kabil-i tağyir ve tebdildir. Esasen izale başka tebdil başkadır. Tebdil-i ahlak mümkündür, izale-i ahlak gayr-ı mümkündür.” Sonuç olarak karakterimiz, yaratılıştan getirdiğimiz, varlığı inkâr edilemez kişisel bir nüve ve onun üzerine bizim inşa ettiğimiz ahlakın birleşmesinden meydana gelir.

Aklın, bilgin, edebin, görgün ne kadar ilerlerse ilerlesin, temeldeki genler, yırtık çoraptan çıkmaya can atan parmak gibi her daim istim üstünde bekler. Bu nedenle öyle değilmişiz, farklıymışız gibi davranmak yerine onları kabul etmek gerek. Zemini tanıyıp ona uygun bir harsa girişmek, güreşe doymayan yenik pehlivan durumuna düşmekten korunmak gerek.

Kendimde hazır bulduğum evsafa bakınca pek çok yeteneği de tevarüs ettiğimi düşünüyorum büyüklerimden. Belki de atalarımızdan biri çok ince ruhluydu. Ya da büyük büyük annelerimizden bir tanesi köyün en zevkli kadınıydı. Genç kızlar elişini ondan öğrenir, en güzel kilim desenlerini o dokur, en ince keten ipini o eğirirdi. Belki de evlenecek kızların yorganları ona döktürülür, düğün helvaları ona kavurtulur, çeyizler ona hazırlatılırdı. Başka türlü açıklayamıyorum büyüdüğüm şartların kabalığı ile gözümün anında görüp sevdiği incelikler arasındaki tezadı.

İnsan, anasını babasını ve onlar vasıtasıyla gelen akrabalarını arkadaş seçer gibi seçemez. Dayının amcanın kim olacağı, sana rengini veren teyzeler, halalar, hatta yengeler ve kuzenler daha sen dünyaya gelmeden seçilmiş, hazırlanmıştır. Bu nedenle -ne kadar zorlansak da- en çok onlarla geçimimiz gösterir takdiri ilahiye olan rıza ve teslimiyetimizi.

Kısacası kan bağı önemlidir dostlar. Birçok dinî ve sosyal kural, yığınla ahlakî yükümlülük bu bağla tanımlanır. Peygamberlerden misak alınırken ana-baba-akraba hukukuna riayet Allah hakkından hemen sonra zikredilir. Eyvallah, Yaratan öyle buyurduysa öyledir. Boynumuz kıldan incedir. Taksimatı O yapmış, bağları O çatmıştır. Bu cihetiyle de büyük bir imtihandır kan bağı. Çünkü iradî değildir. İnsan, anasını babasını ve onlar vasıtasıyla gelen akrabalarını arkadaş seçer gibi seçemez. Dayının amcanın kim olacağı, sana rengini veren teyzeler, halalar, hatta yengeler ve kuzenler daha sen dünyaya gelmeden seçilmiş, hazırlanmıştır. Bu nedenle -ne kadar zorlansak da- en çok onlarla geçimimiz gösterir takdiri ilahiye olan rıza ve teslimiyetimizi.

Kan bağı ile bağlandıklarımızı biz seçmeyiz. Seçen seçer, bize hazır bir çevre verilir, o daireden başlarız hayata. Kendimizce ileri geri, sağa sola gitmeye çalıştıkça eski ve yeni akrabalık bağları elimize, ayağımıza, başımıza, böğrümüze yapışır ve geri çeker. Öyle olur ki yakınlarımız, zahirimize hükmetmekle yetinmez batınımızı da şekillendirmeye, neye nasıl inanacağımıza, neyi nasıl beğeneceğimize karışmaya başlarlar. İşte o zaman Yaratıcı haddini aşan bu bağları gevşetir, hakka aykırı düşen hiçbir konuda baban dahi olsa sözünü dinlememe, kalbine sokmama emri gelir. Efendimiz’in buyruğundan anladığımıza göre Hakk’ın hatırı her şeyden yücedir çünkü. O şöyle buyurmuştur: “Allah'a isyan olan yerde (kula) itaat yoktur. İtaat ancak meşru olanda gerekir.” (Buhâri, Âhâd, 1; Müslim, İmâre, 39-40)

Diğer bazılarına gelince, onlar daha en baştan kan bağından doğan yüksek avantajlarla başlarlar hayata. Zenginlik ve statünün getirdiği avantajlardan çok zekâ ve diğer genetik avantajları, yüksek değerlerle örülü sosyal çevreyi kast ediyoruz burada. Onlar kendilerini ne kadar batırmaya çalışırlarsa çalışsınlar kandan gelen bu avantajlar tutar tutar kaldırır onları.

Bu durumda kanımızın nereden gelip nereye akacağını belirleyen Kadir-i Mutlak’a küsecek miyiz? Estağfirullah. Neden küselim ki, O’nun soracağı hesap verdikleriyle doğru orantılı olacak. O’nun verirken de alırken de kimseye haksızlık etmediğini, avantajların daha büyük hesap, dezavantajların da hesapta hafiflik sebebi olduğunu hesap kesilme mevkiinde anlayacak herkes nasılsa.

  • fatma bayram, hadis, hz. peygamber
 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.