Tıbb-ı Nebevî kavramı, “Peygamberimizin sağlıkla ilgili değerlendirme ve tavsiyeleri, hastalıklardan korunma ya da tedavi amaçlı önerilerinin yanı sıra bunlar üzerine oluşan literatürü” ifade eder. Aslında tıp, akıl, gözlem, deney ve duyulara dayalı bir ilim dalı olup şer’i/dini ilimlerden biri değildir. Bu bağlamda hadis kaynaklarında tıp ile ilgili bölümlerin varlığını anlamlandırmak zor görünebilir. Şu var ki dinin ve peygamberliğin misyonu bilim yapmak olmasa da hayatın gaye ve anlamına dair bir perspektif inşa etmektir. Peygamber, insanlığa “hikmet” öğretme görevi kapsamında hayatın her alanında, dengeli ve mutedil olmaya yönlendirir. Dolayısıyla tıp konusunda da tüm insanlara bir anlam dünyası takdim eder.
Bu nedenle, hadis kaynaklarında yer alan tıp ile ilgili rivayetlerin ağırlıklı olarak hastalık ve sağlığa, tedavi olgusuna, hekim hasta ilişkilerine, hasta yakınlarının tutumuna, sağlığı koruma yollarına dair ilkelerden meydana geldiğini görürüz. Öte yandan yine Tıbb-ı Nebevî hadislerinde bazı gıdalar ve bitkilerin faydalarından, birtakım tedavi yöntemlerinden de söz edilmiştir. Bu yönüyle Tıbb-ı Nebevî rivayetleri, Peygamberimizin yaşadığı coğrafya ve çevresinin yedinci yüzyıldaki tıp bilgisi ve birikimini aktarmış olması yönüyle de önem taşımaktadır. Bu bağlamda Tıbb-ı Nebevî hadislerini sağlığı koruma ve tedavi olma ilkeleri ile ilgili hadisler ve bazı tedavi yollarından bahseden hadisler olmak üzere iki başlık altında ele almak mümkündür:
1- Sağlığı koruma ve tedavi ilkelerine dair hadisler
Tıbb-ı Nebevî’nin muhtevasında en geniş alanı koruyucu hekimlik, bir başka deyişle, hasta olmadan önce sağlığı korumak için alınan tedbirler oluşturmaktadır. Nitekim Resûl-i Ekrem (sav), sağlığı “insanların kıymetinin farkında olmadığı iki nimetten biri” [1] olarak nitelemiş, ayrıca hastalık gelmeden sağlığın değerini bilmenin önemine işaret etmiştir. [2] Öte yandan temizlik, abdest [3], namaz [4], oruç [5] gibi dinin esası niteliğindeki ibadetler, yeme içme konularındaki helal, haram, mübah, mekruh [6] hükümler, hatta tefekkür, dua ve zikir, doğrudan tıp ile ilgili görülmese de aslında hem ruh hem de beden sağlığını koruma bakımından oldukça önemlidir.
Tıbb-ı Nebevî’nin en önemli öğretisi, her hastalığın bir ilacı olduğunun vurgulanması ve tedavinin teşvik edilmesidir. Böylece insan, hastalıklar karşısında çaresiz, karamsar, tedavi olmayı kadere imana aykırı gören bir tutum sergilemekten alıkonmuştur. Rasûlullah’a (sav) “Tedavi olmasak bundan sorumlu olur muyuz?” sorusu sorulunca o: “Ey Allah’ın kulları, tedavi olunuz. Allah her hastalığın mutlaka çaresini yaratmıştır. Yalnız yaşlılığın çaresi yoktur.” [7] diye cevap vermiştir. Belki de tıp ilminin XVII. yüzyıla kadar İslam medeniyeti içinde gelişmesinde başlıca etken, “her hastalığın ilacı olduğu” hususundaki güçlü inançtır. Tıbb-ı Nebevî’nin “her hastalığın bir ilacı olduğunu” vurgulayarak insanlara şifayı arama ve bilginin peşine düşme prensibini öğretmesi, Peygamberimizden sonra Müslümanları Grek tıbbı ile ilgili eserlerin çevirisine yönlendirdi. Abbasiler Döneminde Hipokrates’in ve Galenos’un eserleri Arapçaya tercüme edildi. Böylece II/VIII. yüzyılda, Batı’da duraklama dönemine girmiş olan tıp ilmi, İslam dünyasında gelişmeye başladı. Bu yaklaşım nebevî bir yaklaşım idi. Bu kabulün bir ürünü olarak İslam dünyası doğuda el-Kindî, Ebû Bekir er-Râzî, İbn Sina, İbnü’n-Nefis, batıda Zehrâvî ve İbn Rüşd gibi tabipler yetiştirmiştir. [8]
Peygamber tıbbının insanlığa öğrettiği bir diğer ilke, hastalıkta ve şifa arayışında tevhidi korumaktır. İnsanlık peygamberlere tabi olduğu sürece, şifa verenin Allah olduğuna inanarak, şifa arayışı için çabalamıştır. İlahi vahye tâbi olmak tedavide, rasyonel ve deneysel yöntemler geliştirmenin önünü açmıştır. Ancak tarih boyunca insan vahiyden uzaklaştıkça, hayatına, efsun ve sihir egemen olmaya başlamıştır. Bu nedenle peygamberler hayatın her alanında olduğu gibi sağlık alanında da tevhid inancı ile çelişen sihir, efsun, yıldızlara ve taşlara bel bağlama gibi batıl tedavi yollarıyla mücadele etmişlerdir. Öte yandan hekimlik bilgisi olmadan insanları tedavi etmeye kalkışanlar kınanmış, hastalara zarar verenlere tazminat yükümlülüğü getirilmiştir. [9]
Peygamber Efendimiz, hastalandığı zaman hekimlere müracaat eder, ashabını da onlara yönlendirirdi. Bu hususta Hz. Âişe’nin: “Rasûlullah sık sık hasta olur, Arap tabipler de onu tedavi etmek üzere gelirlerdi. Ben de o tabiplerden tıp öğrendim.” sözleri, Peygamberimizin tabiplere başvurduğunu net bir biçimde ortaya koyar. [10] Hz. Peygamber döneminde Arap yarımadasında Hâris b. Kelede başta olmak üzere birçok tabip vardı. [11] Veda Haccı günlerinde göğüs ağrısından şikâyet eden Sa’d b. Ebî Vakkas’a bu ağrının bir kalp rahatsızlığı olabileceğini söyleyerek Hâris b. Kelede’ye gitmesini önermişti. [12] Übey b. Ka’b’ın, Hendek Savaşı’nda kol damarlarından biri yaralanınca da Rasûlullah (sav) ona bir hekim göndermiş, hekim Übey’in yarasını dağlayarak tedavi etmişti. [13]
2- Bazı tedavi yöntemleri ile ilgili hadisler
Tıbb-ı Nebevî hadisleri arasında acve hurması, çörek otu, mantar, bal, ûd-i hindî gibi bitkiler ve gıdalardan, hacamat, dağlama gibi tedavi yöntemlerinden bahsedilmiştir. Bu tedaviler Peygamberimizin yaşadığı yüzyılda ve coğrafyada bilinen ve uygulanan tedavilerdi. Rasûlullah (sav) döneminin bazı tedavi yöntemlerini reddetmiş, bazısını onaylayıp sürdürmüştü. Mesela çocukların bademciklerini elle çekmek, bedeni kızgın demirle dağlamak gibi zararı faydasından çok olan ve hastayı yıpratan tedavileri yasaklarken [14] hacamat uygulamasına karşı çıkmamış hatta kendisi de hacamat yaptırmış ve: “Sizin tedavileriniz arasında faydalı olacak bir tedavi varsa bunlar hacamat, bal şerbeti veya hastalıklı bölgeyi ateşle dağlamaktır. Ancak ben dağlama usulünden hoşlanmıyorum.” buyurmuştur. [15]
Hacamat ile ilgili hadisin metninde yer alan “sizin tedavi yöntemleriniz” ifadesi, Peygamberimizin tedavi yöntemlerini içinde yaşadığı toplumdan öğrendiğini açıkça ortaya koymaktadır. [16] Bir başka deyişle, tedavi yöntemleriyle ilgili pek çok hadis, peygamberin nübüvvetiyle değil, beşerî yönüyle ilgilidir. [17] Bu nedenle bu tedavi usulleri ile ilgili rivayetler fıkhî bir bağlayıcılık doğurmadığı gibi Müslümanları daha ileri ve farklı tedavi yöntemleri geliştirip uygulamaktan da alıkoymaz. Bu durumu, Kur’an-ı Kerim’de “düşmana karşı besili atlar yetiştirerek hazırlanmanın” emredilmesi [18] gibi değerlendirmek gerekmektedir. Amaç sabittir ancak araç değişiklik gösterebilir. Amaç, düşmana karşı güçlü olmak iken, araç bir çağda at beslemek, bir başka çağda bir diğer vasıta geliştirmektir. Aynı şekilde, tedavi olma amacı ile bir çağda hacamat ve çörek otu kullanılırken bir sonraki çağda pekâlâ ilave başka ilaçlar üretilip bunlardan yararlanılır. Söz konusu gerçekliğin en açık şahidi, asırlar boyunca Müslüman âlimler vasıtasıyla geliştirilen tıp ilmidir.
Sonuç olarak diyebiliriz ki Tıbb-ı Nebevî, her hastalığın bir ilacı olduğunu, insanın ümitsizliğe düşmeden tedavi yolları bulması ve geliştirmesi gerektiğini, tedavi olmanın gerekliliğini, tedavide insana zarar vermekten kaçınmayı, şifayı Allah’tan dilemeyi öğreterek insanlığa tıp alanında bir perspektif sunar; Hz. Peygamber’in tedavi olmayı teşvik ettiğini ve tedavi olduğunu göstererek yeni tedavi yolları ve yöntemleri keşfetmeye sevk eder. Hadis kaynaklarında zikredilen tedavi yöntemlerinin her biri aslında tedavi usullerinin ve ilaçların çokluğuna ve çeşitliliğine delalet eden örnekler niteliğindedir.
Dipnotlar:
1- Buhârî, Rikak 1.
2- Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek ale’s-sahîhayn (thk. Mustafa Abdülkadir Ata), I-IV, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1411/1990, IV, 341.
3- Ellerin, ağzın ve burnun temizlenmesinin, dişlerin fırçalanmasının koruyucu sağlık uygulamaları açısından değeri ve önemi açıktır. Abdestle birlikte bu azalar günde birkaç kez temizlenir. Öte yandan Peygamberimiz “Ümmetime zorluk getirmeyecek olsaydım her namaz vaktinde dişlerini temizlemelerini emrederdim.” (Buhârî, Cuma 8; Müslim, Tahâre 42) buyurarak diş temizliğine verdiği önemi vurgulamıştır.
4- Namazın insana zaman disiplini kazandırması, güneş doğmadan uyanmayı gerektirmesi, yatsıdan sonra oturup sabahlamanın mekruh kabul edilmesi (bk. Buhârî, Mevâkitu’s-salat 13) beden sağlığını koruma bakımından oldukça önemlidir.
5- “Oruç tutun sıhhat bulun.” (bk. Taberânî, el-Mu’cemu’l-evsat, (thk. Tarık b. Ivadullah), I-X, Kahire: Daru’l-harameyn, ts., VIII, 174) hadisi sağlık ve oruç ilişkisine doğrudan delalet eder. Elbette bu hadiste kastedilen oruç, Müslümanların ibadetinde yer alan, imsak ile iftar arasındaki oruçtur.
6- Leş, kan, domuz eti (el-Bakara, 2/173; el-Mâide, 5/3; en-Nahl, 16/115) ve içkinin yasaklanması (el-Mâide, 5/90) ruh ve beden sağlığını muhafaza etme ilkesinden bağımsız düşünülmemelidir.
7- Ebû Dâvud, Tıb 1.
8- İslam coğrafyasında yetişmiş hekimler ile ilgili olarak bk. Ağırakça, Ahmet; İslam Tıp Tarihi Başlangıçtan VII/XIII. Yüzyıla Kadar, İstanbul 2004.
9- Ebû Dâvud, Diyet 23; Nesâî, Kasâme, 40; İbn Mâce, Tıb 16
10- Hâkim, el-Müstedrek, IV, 218.
11- Rasûlullah (sav) döneminde Arap yarımadasında yaşayan tabipler ile ilgili olarak bk. Ağırakça, Ahmet; İslam Tıp Tarihi Başlangıçtan VII/XIII. Yüzyıla Kadar, İstanbul 2004, s. 76-80.
12- Ebû Dâvud, Tıb 12.
13- Müslim, Selam 73.
14- Kızgın demirle dağlayarak tedavinin yasaklanması, haram değil mekruh hükmündedir. Sadece tedavi için başka bir seçenek olmadığında başvurulmuş bir yöntemdir. Bk. İbn Hacer el-Askalânî, Fethu’l-bârî, (thk. Abdülaziz b. Bâz), Beyrut: Dâru’l-Fikr, 1416/1996, XI, 283.
15- Buhârî, Tıb 17.
16- Abdullah Köşe, “Hacamat”, DİA, İstanbul 1996, XIV, 422.
17- Bu hususta ayrıca bk. https://www.sonpeygamber.info/guncel-hadis-meseleleri-7
18- Bk. el-Enfal, 8/60.
Not: Bu yazı, özellikle hadis, sünnet ve bu alanlarla doğrudan ilişkili diğer meselelerde Müslümanların istifade etmesi amacıyla Meridyen Derneği'nin ev sahipliğinde hayata geçirilen geniş perspektifli bir çalışmanın parçasıdır. Konu edinilen meseleler, alanlarında uzman isimlerin bir araya geldiği bir istişare grubunda tüm yönleriyle ele alındıktan sonra, her başlık müstakil olarak ilgili yazar tarafından telif edilmiştir. Çalışmaya şu isimler katkı sunmaktadır: Prof. Dr. Ahmet Yücel, Prof. Dr. Ayşe Esra Şahyar, Prof. Dr. Fatma Kızıl, Doç. Dr. Rahile Kızılkaya Yılmaz, Doç. Dr. Dilek Tekin ve Dr. Betül Yılmazörnek.