Prof. Dr. Mustafa İsmet Uzun, Prof. Dr. Ahmet Özel, Prof. Dr. Abdullah Uçman ve Senail Özkan ile İSAM’da bir araya gelerek başta çocukluk ve gençlik yılları olmak üzere Ramazan hatıralarını, eski Ramazanların iklimini ve yetiştikleri ortamlardaki Ramazan geleneklerini konuştuk.
Öncelikle her birinize ayrı ayrı çok teşekkür ederim hocalarım söyleşi teklifimizi kabul ettiğiniz için. Sözü doğrudan size bırakmak ve çocukluğunuzun, gençliğinizin Ramazan hatıralarını kayıt altına almak istiyoruz. Her birinizin doğup büyüdüğü şehirler farklı, dolayısıyla çocukluğunuzdan itibaren bugüne gelene kadar bu şehirlerde, aile evlerinizde Ramazan nasıl yaşanıyordu, gelenekler görenekler nelerdi bunları konuşalım istiyoruz.
Mustafa Uzun: Efendim, Payitaht’tan başlayalım. (Edirne doğumlu olan Abdullah Uçman’ı kastediyor.)
Abdullah Uçman: Rahmetli Ziya Nur Bey, Edirne için “Saltanat- ı Osmaniyye’nin taht-ı sanisi” derdi. Benim çocukluğum, gençliğim, yani üniversiteye gelinceye kadar, 1970’li yıllara kadar, Edirne’de, Kıyık semtinde geçti. O yıllarda Edirne merkeze göre biraz daha kenar semti sayılır. Şimdi artık tabii şehir büyüdü, gelişti. Orada evimizin yanında bir cami vardı, hâlâ var; Bürümcükçü Mustafa Efendi Camii. Bir de biraz daha ileride Kıyak Baba Mescidi vardı. Semt de adını oradan alıyor.
Mustafa Uzun: Bürümcüklü tamam da ağabey, Kıyak Baba adındaki “kıyak” nereden geliyor?
Abdullah Uçman: Yani kıyak, yakışıklı falan demek ya… Sanırım o manada almış. Herhalde evliyaullahtan bir zat idi. Kabri vardı, onun kabrinin yanında da bir mescit vardı. Hatta o mescidin minaresi yoktu, musalla taşı vardı, ezan orada okunurdu. Bende birçok defa orada ezan okumuşumdur. Ama onu daha sonra yıktılar. Ucube bir cami yaptılar onun yerine “modern” adı altında. Hatırladığım kadarıyla çocukluğumda Ramazanlar kışa rastlıyordu. Mütevazı idi Ramazanlar o yıllarda. Ve Ramazan dendiği zaman Ramazan’a ait birtakım işaretler vardı. Mesela iftar topu atılırdı. Muhtemelen Selimiye Camii’nin bahçesinden atılırdı ama şehrin her tarafından duyulurdu. Ondan sonra, iftar vakti camilerdeki kandillerin yanması, ezan okunması… Biz çocuklar bunları dört gözle beklerdik. Oruç evde değil camide açılacaksa, gelenler zeytin getirirlerdi, biz de orucu zeytinle açardık. Hurma falan yoktu o zamanlar, biz bilmezdik hurmayı. Oruç açıldıktan sonra akşam namazı kılınır, eve gelinir ve iftar yemeği yenilirdi. Bugüne göre o zaman, zannediyorum bütün Türkiye’de de böyleydi, genel olarak bir fukaralık vardı. Ama kimse vaziyetinden şikayet etmezdi. Mesela evlerde tarhana yapılırdı ve çorbası mutlaka iftarda olurdu. Bizi küçük olduğumuz için sahura kaldırmak istemezlerdi ama yine de kalkardık mutlaka. Sahurda da yine pilav ve hoşaf olurdu. Ya erik hoşafı ya da başka bir meyveden hoşaf. O oruç öğleye kadar tutulurdu. Sonra dedemdi herhalde ona orucu satardık belirli bir şey karşılığında.
Teravihleri hatırlıyorum. Mutlaka evimizin yanındaki camiye teravihe gidilirdi. Büyük bir coşkunluk halinde, hep birlikte mahalledeki arkadaşlarla çocuklarla birlikte giderdik. Bazen de ninem bizi alır Selimiye Camii’ne götürürdü. Biliyorsunuz Edirne merkezde üç büyük cami vardır: Eski Cami, Selimiye ve Üç Şerefeli Cami. Genellikle Eski Cami’ye götürürdü ninem bizi. Kadınların namaz kıldığı yer üst kattaydı orada. Ben çok iyi hatırlıyorum. Cemaat secdeye vardığı zaman ben böyle yukarıdan bakardım. Şimdiki gözümle baktığımda, tam bir resme has pitoresk bir manzaraydı o, çok hoşuma giderdi. Kadir geceleri mutlaka ya Selimiye Camii’ne ya da işte Eski Cami’ye gidilirdi. Bir de Selimiye Camii’ne gittiğimiz zaman, siz de gitmişsinizdir bilirsiniz; müezzin mahfilinin altında bir şadırvan var, orada su çıkıyor. Tabii halk arasında o zemzem suyu diye geçer, yani öyle inanılır. Gelen cemaate oradan su dağıtılırdı. Birçok kişiye o sudan dağıttığımı hatırlıyorum. Ondan sonra işte Ramazan’ın sonu gelir, bayram sabahı yine genellikle mutlaka bu büyük camilerden birine gidilirdi bayram namazını kılmak için. Sonra da kabristana geçilirdi. Hemen bizim zaten yakındaydı Buçuktepe Kabristan’ı. En eski kabristan orasıdır ve bizim aile büyükleri de oradadır. Sonra eve gelinirdi. O zaman tabii hayattaydı dedem ve ninem, aynı bahçede farklı evlerde otururduk, gider onların ellerini öperdik, sonra da gelip bizim bahçede bayram yemeği yenirdi. Daha sonra komşulara el öpmeye gidilir, para toplanırdı. Bayram yeri olurdu. O zamanlar Selimiye’nin alt tarafında büyük bir meydan vardı, şimdi kaldırıldı orası. Orada bayram yeri kurulurdu, oraya gidilirdi bayram etmek için. Yani çok hoştu bizim çocukluk ve gençlik yıllarımızdaki Ramazanlar.
Ramazan’ın uhrevi bir havası vardı. Evimizin karşı taraflarında birçok kahvehane ve meyhane vardı. iki üç tane meyhane vardı yanlış hatırlamıyorsam. Bu meyhaneler Ramazan’da kapatılırdı. Kahvehaneler de gündüz çalışmaz, iftardan sonra açılırdı. Yani oruç tutmayanlar veya tutamayanlar, tutanlara saygı gösterirdi. Aleni bir şekilde şehirde oruç yenmezdi. Öyle bir şey vardı.
Ahmet Özel: Edirne ikinci payitahttı değil mi?
Abdullah Uçman: Evet, Bursa’dan sonra ikinci payitaht.
Ahmet Özel: Üçüncüden devam edelim o zaman. Birinciden kimse yok burada. (Gülüşmeler)
Mustafa Uzun: Şimdi efendim, biz hayatı çoluk çocuk, yaşlı genç, mahallenin sakinleriyle, çocuklarıyla, hanımlarıyla, beyleriyle topyekûn yaşardık. Yani mahalleye bir hüzün geldi mi bütün mahalle mahsun olurdu. Bir sevinç geldi mi, mesela bir düğün oldu, topyekûn o düğünde herkes kendine düşen sevinci alırdı. Bu sevinci en çok Ramazan’da yaşardık. Çünkü Ramazan, mahallelinin dindar olanına da dinden uzak kalanına da gelir. Yani o mübarek geldiği zaman herkes kendi mezhebine, meşrebine göre bir farklı âleme girildiğini hissederdi. Biz mahallelerde bir de zengin ve fakir bir arada yaşardık. Ben İstanbul’da, Unkapanı’nda Tepedelen Mahallesinde -Tepedelenli Ali Paşa’dan adını almış mahalle- yaşadım. Çıkmaz bir sokaktaydı evimiz. Orada yaşardık ve bizim mahalle böyle aşağıdan girdiğinde bir başka yere çıkmazdı, tekrar geldiğin yerden çıkıp giderdin dönmek istersen. Böyle muhafazalı bir mahalleydi. En güzel tarafı da Süleymaniye’yi böyle tam karşıdan ayna gibi -hani pitoresk manzara dedin ya Abdullah- görürdü. Biraz sol tarafa meyledersen Beyoğlu’nu, Karaköy’ü, biraz ortadan bakarsan Üsküdar’ı görürdün. Daha sağa bakarsan bu sefer de Fatih Camii’ni görürdün. Allah orada, öyle bir mahallede nohut oda bakla sofa, üst katta iki tane alt katta bir tane oda ve bir taşlık olan bir yer nasip etti. Ve biz anneannem, dayılarım, teyzem, babamlar hep beraber o üç odanın içinde yaşadık. Hiç kimse de yahu ne kalabalık ne zor falan demezdi. Her gün yatak ser kaldır, bunlar kimseye zor gelmezdi. Mahalledekilerin çoğu da bu şekildeydi ama işte Takalar, Kaptanlar diye bir takım aileler vardı; onlar iki katlı, bahçesi de geniş olan yerlerde otururlardı, dört beş odalı evlerde. Ramazan geldiği zaman onların evleri de baştan aşağı temizlenirdi Arap sabunuyla. Mahallenin genelinde de böyleydi, herkes evinin önünü temizlerdi, mahalle böyle bir aydınlanırdı Ramazan’dan önce.
Ramazan gelince, cami gezmeleri dediğimiz şey başlardı. Mahallede arabası olan bir tanıdığımız vardı, “kamyoncular” derdik onlara. Onlar kamyonlarını yıkayıp temizlerdi. Kasasına halılar serilir, minderler atılır, birkaç tane ekabir mahalleli için de sandalye konurdu. İftardan sonra İstanbul’un çeşitli camilerine teravihe gidilirdi. Bazen “falanca caminin cemaati yoktur” diye o camiye giderlerdi. Mesela onlardan bir tanesi, Evliya Çelebi’nin Efendimiz Aleyhisselam’ı görüp “şefaat” diyeceği yerde “seyahat” dediği Ahi Çelebi Camii’ydi. Yemiş İskelesi’ndedir o cami, orası dükkanlarla muhat olduğu için cemaati az olurdu. Dayımlar, eniştemler mutlaka oraya giderler yahut kamyonu götürürlerdi. Biz de cümbür cemaat giderdik. E tabii biz çocuk olduğumuz için caminin içinde hoplayıp zıplar, yaramazlık yapardık. Bizi kovarlardı ama dışarıda çok daha güzel oynardık. İlk gittiğim büyük camiler Süleymaniye, Sultan Ahmet, Fatih ve Şehzadebaşı idi. O cami gezmeleri ile orada anlatılan menakıpları çok iyi hatırlıyorum. İşte Sinan şöyle yapmış da mihrapta nargile fokurdatmış da… Bunları ben o cami sohbetlerindeki amca ve teyzelerden öğrendim.
Bizim zamanımızda Fatih askerlik dairesinin yanından atılırdı iftar topu. Oradan top atıldığı zaman Süleymaniye'nin kandilleri hemen yanardı. Biz duvarın üzerine sıralanmış bir sürü çocuk “toplar patladı, kandiller yandı, toplar patladı kandiller yandı” diye avaz avaz bağırarak mahalleyi üç kere dönerdik. Niye üç kere dönerdik bilmiyorum ama üçüncüde herkes artık kendi evinin önünden geçerken evine girerdi. Ondan sonra işte o fukara sofraları… Top patladıktan sonra sofraya oturulurdu ama tabii biz mahalleyi üç kere dolaştığımızdan sonra geliyoruz sofraya. Sahurda da Abdullah Ağabeyin dediği gibi pilav, çorba, hoşaf. Hoşaf da erikten, kayısıdan, üzümden, elmadan… Anneannem yazın köyde ne varsa onları ipe dizer kuruturdu. İşte onlardan da bu hoşaflar yapılırdı. Komşular birbirine birer tabak yemek gönderirdi. Tabii değişik yemekler olurdu bunlar, her yörenin yemeğini tatmış olurduk böylece. Karslıların başka bir yemeği olur, efendime söyleyeyim, bizim Malatyalılar vardı, biz onlara Kürtler derdik Ahmet ağabey, o Kürtlerden de böyle enteresan yemekler gelirdi, yemeklerinde et bol olurdu. Onlardan yemek gelince anneannem derdi ki acele etmeyin, ben size dağıtacağım.
Ahmet Özel: Biz de etsiz yemek olmaz zaten. Benim annem hiçbir zaman etsiz yemek pişirmeyi bilmedi. Bizim o tarafta her taraf yayla olduğu için et boldu tab,i.
Mustafa Uzun: Netice itibarıyla o dönemlerin iftar sofraları gerçekten bambaşkaydı. İmam Hatip’i bitirdikten sonra, 1968 yılında ilk kez kendi mahallemin camisinde imamlığa başladım. Bu vesileyle mahalleli de imama gösterilen hürmet gereği memleketine özgü bir şeyler gönderirdi; küçük tabaklar içinde çeşitli ikramları camiye ulaştırırlar, iftara çağırırlardı. Akşam namazını camide kıldıktan sonra orucumuzu açardık. Çoğu zamanda birkaç tane zeytinle açardık ama o bize hurma kadar kıymetli gelirdi. Süheyl Ünver’in hatıralarında da benzer bir durum anlatılır: Oruçlu olduğunda nereye giderse gitsin çantasında birkaç tane zeytin taşır, gittiği yerde eğer iftarlık olarak zeytin ikram edilmiyorsa kendi zeytinlerini çıkarır, hem kendisi yer hem de etrafındakilere ikram edermiş. Onun için, Ramazan’ı hep beraber yaşamak çok önemli. Biz Ramazan’ı şimdi gerçekten hep beraber yaşayabiliyor muyuz yaşayamıyor muyuz bunu sorgulamak gerekiyor.
Ahmet Özel: Aile yapısı da değişti, eskiden var olan o geniş aile düzeni zayıfladı, hatta büyük ölçüde ortadan kalktı. Bugün “çekirdek aile” denilen yapı çoğu zaman bir iki kişiden ibaret. Apartmanlarda komşular birbirini tanımıyor.
Abdullah Uçman: Bazen bir cenaze oluyor apartmanda, sonradan haberdar oluyoruz. Bu ölçüde bir yabancılaşma söz konusu maalesef.
Mustafa Uzun: Pek tabii. Dolayısıyla Ramazan’ı hep birlikte yaşamak meselesi daha da anlam kazanıyor. Mesela hanımların mukabele geleneği vard,; evlerde toplanırlardı. Anneannem beni de yanında götürürdü, çok hoşuma giderdi. Hali vakti yerinde olan kadınlar, başlarında iğne oyalarıyla süslenmiş dantel örtüler taşırdı. Saçları önden hafifçe görünürdü ama o danteller bunu zarifçe örterdi. Kenarlarından hafifçe sarkıtırlardı omuzlarına. O görüntü, onların hâli ve duruşu benim için çok etkileyiciydi; aklımda kalan güzel bir manzaradır o.
Senail Özkan: Çok uhrevi bir görüntüydü o. İster istemez bir saygı oluşuyordu.
Mustafa Uzun: Evet evet. Bizim mahallede fakirler de vardı ama buna rağmen herkesin başında bildiğimiz o beyaz yazmalardan olurdu mukabelede. Beyaz derken dümdüz bir beyaz da değil; kenarları herkesin memleketine, geleneğine göre değişirdi. Çiçekli, oyalı, renkli kenarlıklar olurdu. Ben şöyle bir baktığımda, sanki papatya tarlası gibi gelirdi gözüme; ruhani bir bahçe gibi hissederdim. Babam da hoca olduğu için, bazen bana da “hadi oku” derlerdi; Fâtiha falan okumamı isterlerdi. Ama ben pek beceremezdim. Yine de o özenme hâli, o ortamın verdiği teşvik bambaşkaydı. Bugün bakıyorsun, çocuğa “oku” diyorsun, çocuk “okumayacağım” diyor; sonra “tamam ben okurum” deyip vazgeçiyorlar. Yani o eski teşvik ortamını, o kendiliğinden oluşan yönlendirmeyi bugün yakalamak çok zor. Dolayısıyla çocukluğumuzun Ramazanlarında mahalle hayatı çok belirleyiciydi. Ramazan mahalleye hep birlikte gelirdi; biz de o mahalle hayatının içinde Ramazan’la iç içe yaşardık.
Bir şey daha var hatırımda kalan. Mahallenin öbür tarafına, yan sokağına geçtiğimizde üst katımızda Avni Amca vardı. Avni Amca özellikle yaz ve sonbahar akşamlarında evin ön tarafındaki çıkmaya çıkardı. Balkon gibiydi ama oldukça genişti, on on beş metrekare kadar. Oraya oturur, çilingir sofrasını kurardı. Ezan okunurken içmez, “Aziz Allah” falan derdi ama ezandan sonra devam ederdi. Hanımı Zehra Teyze ise çok maharetli, çok hamarat bir kadındı. Sofrayı mezesiyle, suyuyla, her şeyiyle özenle hazırlar, adeta donatırdı. Fakat Şaban ayı gelince, on beşinden sonra bu bizim Avni Amca hamama giderdi. O zamanlar etrafta hamamlar vardı. Kendi tabiriyle “bir güzel yıkanırmış”, ne demekse artık…
Ahmet Özel: Günahlarını döküyor…
Mustafa Uzun: Evet, sonra Ramazan ayı girince bambaşka birine dönüşürdü. Mahallede buna “Ramazan Müslümanı” derlerdi. Ramazan boyunca her akşam namazını camide kılar, teravihi kaçırmaz, sabah namazına da giderdi. Ben buna çok şaşırırdım; “Bu amca her akşam böyle ama şimdi camide, nasıl oluyor?” diye düşünürdüm. Böyle insanlar da vardı o zamanlar. Zehra Hanım Teyze ise son derece dindar bir kadındı. Bize pek çok sure ezberletmiştir. Sabırlıydı, tahammüllüydü; ikisi de birbirlerine tahammüllüydü. İşte Ramazan dediğim şey tam da buydu; mahallenin sarhoşuna da, ayyaşına da, delisine de, akıllısına da gelirdi.
Kadir Gecesi’yle ilgili şunu da ilave edeyim; biraz uzadı ama önemli. Mahallede kandil gecelerinin hepsi kıymetliydi ama en önemlisi Kadir Gecesi’ydi. Toplar patlayıp gecenin başladığı ilan edildikten sonra, biz evde alelacele bir şeyler atıştırır, hemen dışarı çıkardık. Dayım bakkaldı, ondan mum alırdık. Bazıları mum alırdı, bazıları da bir çay bardağının içine zeytinyağı koyar, içine fitil gibi bir şey atıp yakardı. Kapı kapı dolaşıp tekerlemeler söylerdik. Ev hanımları da biz çocuklara bir şeyler verirlerdi: Para, şeker, meyve… Verilenler daha sonra paylaşılırdı.
Ahmet Özel: Sırayla gidelim o vakit, payitahttan taşraya.
Mustafa Uzun: Hem de ta serhat boylarına…
Ahmet Özel: Bizim köyümüz Ağrı’nın Taşlıçay ilçesine bağlı Tanrıverdi Köyü’ydü. Eski adı Molla Hudeyde idi, sonradan tercüme edilerek Tanrıverdi denmiş. Yaklaşık on beş haneli, çok küçük bir köydü. Haneler birbirine yakındı; amcalar, akrabalar, herkes birbirini tanırdı. Köyde tabii cami yoktu. Toplu namazların nerede kılındığını tam hatırlamıyorum; herhalde bazı evlerde toplanıp kılıyorlardı. Biz o zaman çok küçüktük, altı yedi yaşlarındaydım, fazlasını da bilmiyorum. Bizim bir evimiz köydeydi; dedem, ninem, halalarım falan oradaydı ama biz Taşlıçay’da oturuyorduk. Dedemin ilk hanımı, yani babamın annesi babam çok küçükken vefat etmiş. Sonra dedem yeniden evlenmiş, bu evlilikten beş halam olmuş. O hanımının adı Hazal’dı. Dedem daha sonra üçüncü kez evlenmişti, onun adı da Hazal’dı. Bu yüzden iki Hazal vardı. Büyük Hazal yaşlıydı, biraz da kamburdu, biz ona “pire” derdik. Pire, yaşlı demek. Bir kış günü vefat etti, onu net hatırlıyorum. O üçüncü ninem beni kucağına alır, gezdirirdi. O hâli aklımda kalmış.
Taşlıçay’daki evimizden yaklaşık dört–beş yüz metre mesafede bir cami vardı. Camiye gidip gitmediğimi çok net hatırlamıyorum ama Ramazanlarda akşam ezanının o caminin minaresinden okunduğunu hatırlıyorum. Elektrik yoktu; gaz lambaları kullanılırdı. Bazı evlerde lüks lambası vardı, bizde de bir tane vardı. Üçüncü ninem bana bir davul yapmıştı. Davulu neyle yaptı dersen, bizim oralarda pekmezler katı olurdu. Ben sıvı pekmezi ilk kez İmam Hatip’te üçüncü ya da dördüncü sınıftayken Tillo’ya gitmiştim, orada gördüm. Orada evli bir halam vardı. Sıvı pekmezi görünce çocuk halimle tabii şaşırmıştım. O şaşkınlıkla “Sizin pekmezler sıvı” dedim, onlar da dediler ki, “Zaten pekmez sıvı olur, sizinkiler katı!”
Mustafa Uzun: Tokat pekmezi de öyle olur.
Ahmet Özel: Bizim oralarda plastik kaplar, tenekeler yoktu. Sıvı pekmeze, onun özel bir toprağı varmış, öyle bir şeyler katıyorlardı. Böylelikle pekmezi tahin helvaya benzer katılığa getiriyorlar ve tahta kutulara koyuyorlar; o kutular da yuvarlak olurdu. Bir kiloluk, beş kiloluk, yuvarlak, davul gibi kutular. Kapağı alınca ortası davul kasnağı gibi kalırdı. Ninem o kutunun iki tarafına koyun derisi dikti, sonra kuruttu; oldu sana bir davul. Boynuma asıyordu onu. Altı ya da yedi yaşlarındaydım. Evimizin üstüne çıkar, tokmağıyla vururdum. Herhalde sesini bizden başka kimse duymazdı. Çocukça bir şeydi ama benim Ramazan hatıralarımın en canlı parçalarından biridir bu.
Ben on yaşındayken,1962’de, Ağrı’ya taşındık. Ağrı’ya geldiğimizde mahalle hayatı çok serbestti. O yıllarda çocuk korkmazdı, kaybolur, başına bir şey gelir gibi endişeler yoktu. Biz sabah evden çıkardık, akşam dönerdik. Murat Nehri’nin kenarlarında çamurlarda, kumlarda, suyla oynardık. Kimse de “bu çocuğun başına bir şey gelir mi” diye düşünmezdi. Ben çocukluğum boyunca bir çocuğun kaybolduğunu ya da başına ciddi bir şey geldiğini hiç duymadım. Ramazanlarda da mahallede arkadaşlarla bir sürü oyunumuz olurdu; koşma, atlama, bilye, ne varsa… Aynı çocuklarla Ramazan günleri teravihe giderdik. Ailelerin özel bir teşviki var mıydı, anne babalar özellikle “gidin” der miydi hatırlamıyorum ama biz grup hâlinde giderdik.
Abdullah Uçman: Oyun gibi telakki edilirdi.
Ahmet Özel: Evet evet. Tabii aramızdaki bazı yaramaz arkadaşlar namaz sırasında yanındakine ya çimdik atar ya ayağına basar derken kahkahalar kopardı. O zaman bizi bazen üst kata, mahfile kovarlardı. Bazen de grubu bölüp üçer beşer, birer ikişer aralarına alıp disiplin sağlamaya çalışırlardı. İftar yemeklerimiz ise çok sade ve bildiğimiz ev yemekleriydi. Sahurda da çoğu zaman akşamdan kalan yemekler varsa onlar yenirdi. Hoşaf mutlaka olurdu, çekirdeksiz üzüm hoşafı. Bazen kayısı da olurdu ama en yaygını çekirdeksiz üzüm hoşafıydı.
Bir de şaşırdığım bir şey vardı. Ağrı’ya dört-beş kilometre mesafede dayılarımın köyü vardı, Cimikan, Kumlu Geçit yeni adı. İki dayım, bir de teyzem vardı orada. Haftada bir, bazen iki defa gider, bir gece kalırdım. Ertesi gün bir bakraç yoğurt alıp yürüyerek geri gelirdim. Ramazanlarda onların evine gittiğimi hatırlıyorum, köy yeri sonuçta. Onlar her gece mutlaka sahurda tahin helvası yerdi. Ben de kendi kendime düşünürdüm: “Bunlar hiç susamıyor mu?” diye. Kocaman tenekelerde üç, beş kiloluk, hatta on kiloluk tenekeler… Bir tenekeyi akşamdan sabaha bitirdikleri olurdu.
İmam Hatip’e gittikten sonra, 1966-67 yıllarında Erzurum’a gittik. Erzurum’da ilk iki sene bir akrabamızın evinde kaldım. Onlar vesilesiyle Ramazanlarda bazı evlere misafirliğe giderdik. Erzurum’da benim dikkatimi çeken şuydu: Neredeyse her evde akşamları yumurtalı kıyma olurdu. Gittiğim her evde, istisnasız, sanki o Ramazan’a mahsus bir yemek gibiydi. Fakat o kıymaya bir de ot katarlardı; maydanoz mu, ona benzer bir şey mi tam bilmiyorum ama etin ağırlığını hafifleten, tadını güzelleştiren bir şeydi. Fakiri zengini ayırt etmeden, hangi eve gitsen mutlaka o kıymalı olurdu. Çorbanın ardından o yemek gelirdi. Bir de onların, Erzurum’un meşhur kadayıf dolması var, o olurdu. Biz iki sene sonra yurda geçtik. Vakıflar Yurdu’nda kalmaya başladım. Orada da sahura kaldırırlardı bizi. Sahurda çoğu zaman mercimek, fasulye gibi bildiğimiz klasik yemekler olurdu. Erzurum’da, İmam Hatip yıllarında teravihe Lala Paşa Camii’ne giderdik. Şehrin hem meşhur hem de büyük camilerinden biriydi. Arkadaşlarla teravih namazına giderdik ama ilk yıllarda çoğu zaman düzenli gidemiyorduk. Vakıflar Yurdu’nda kaldığımız dönemde ise daha çok hafta sonları gidebilirdik; hafta içi mütalaalar olduğu için fırsat olmazdı.
Neticede bunlar çocukluk ve gençlik yıllarından akılda kalan şeyler. Çok büyük olaylar değil belki ama insanın zihninde yer eden hatıralar. Daha sonra fakülteyi bitirdik, derken Antalya’ya gittik ve orada görev aldık. İstanbul’a gelmeden önce, 1982, 1983 ve 1984 yıllarında Antalya’da kaldık. Ramazanlar yaz aylarına denk gelmişti. Hiç unutmam; teravihten çıkardık, saat gece 12 olurdu. Ondan sonra zaten çok kısa bir süre kalırdı, sahur vakti gelirdi. “Susuzluktan dudağı çatlamak” diye bir atasözü var biliyorsunuz. Ben o sözün ne demek olduğunu orada bizzat yaşadım. Gündüz o sıcakta dudaklarım iki yerden gerçekten çatlamıştı; atasözünü bizzat yaşayarak anlamıştım. Yazın Ramazan böyle bir zorluk getiriyordu Antalya’da ama kışın da başka bir rahatlığı vardı. Mesela bugün bile Antalya’ya gitsen gündüz rahat rahat oturursun; serin bir yerde, abdest alırken elini yüzünü yıkamak zor gelmez. Biz daha önce de dört yıl Antalya’da kalmıştık; oradayken hep Erzurum’daki o dondurucu soğukta aldığımız abdestleri hatırlardım. Nimet-külfet işte. Şimdilik ben bununla yetineyim isterseniz.
(Söyleşinin ikinci bölümü için tıklayınız)