Prof. Dr. Mustafa İsmet Uzun, Prof. Dr. Ahmet Özel, Prof. Dr. Abdullah Uçman ve Senail Özkan ile İSAM’da bir araya gelerek başta çocukluk ve gençlik yılları olmak üzere Ramazan hatıralarını, eski Ramazanların iklimini ve yetiştikleri ortamlardaki Ramazan geleneklerini konuştuk.
(Söyleşinin birinci bölümü için tıklayınız)
Senail Özkan: Anlatacak çok şey var tabii. Efendim, ben Gümüşhane’nin yaklaşık yirmi kilometre yukarısında, Erzincan–Erzurum yolu üzerinde bir köyde doğdum.
Mustafa Uzun: Kelkit’e yakın mısınız ağabey yoksa?
Senail Özkan: Yok, Köse’ye daha yakındır. Yaylamızın Köse Dağı’nın ormanlarıyla sınır olduğu söylenirdi. Ramazanları aşağı yukarı dört yaşımdan itibaren hatırlıyorum. Belki biraz abartılı gelebilir ama gerçekten öyle. Nasıl hatırlıyorum? Annem Ramazan yaklaşınca yufka açardı, erişte keserdi, kesme makarna yapardı. Ama bu her zamanki gibi değil, yığın hâlinde yapılırdı, adeta bir harman yığını gibi yükselirdi erişteler. Biz çocuklar da etrafında dolaşır, bakardık ve oradan anlardık ki Ramazan geliyor.
Ramazan başladığında bizim için en heyecanlı oyun bacaya çıkmak ve Gümüşhane’de atılacak topun sesini duymaktı. Akşamları, iftara yarım saat kala çocuklar olarak bacalara çıkar, beklerdik. “Top atılacak mı atılmayacak mı?” diye kendi aramızda konuşurduk. Derken bir anda, hepimizin duyacağı şekilde top gerçekten atılırdı. Biz de sevinçle bağırırdık: “Top atıldı, top atıldı!” diye evlere koşardık. Tabii sadece topun atılması yetmiyor. Bizim köyün imamı Molla Osman’ın muhakkak surette ezan okuması lazım. Biz ona Osman Dayı derdik. Bizim de akrabamızdı, çok iyi huylu bir insandı rahmetli. O da yavaş yavaş evden çıkar, camiye yönelir, “Allahuekber” dediği zaman bizim için iftarın başlardı. Eve koşar, sofraya otururduk. Sofrada neler var diye herkes merak ederdi. Biraz önce de söylediğim gibi; kesme makarna, erişte, siron… Siron, Gümüşhane’ye ve bizim köylere has, yufkadan kesilerek yapılan bir yemek. Üzerine yoğurt dökülür, çok güzel olurdu. Sonra en çok sevdiğim yemek olduğu için onu söyleyeyim, etli sarma olurdu. Ama bu bildiğimiz kıymalı sarmadan farklıydı; bulgurlu yapılırdı. Etler küçük küçük doğranır, sarmanın içine konurdu. Son derece lezzetli olurdu. Rahmetli amcam bu sarmayı o kadar çok severdi ki, nerden duyuyorsa sarmanın yapıldığı gün mutlaka gelir, kapıyı çalardı. “Bugün sizde sarma varmış” der, sofraya otururdu. Hoşaf mutlaka olurdu. Üzüm hoşafı, armut hoşafı… Bir de kış mevsiminde turşu eksik olmazdı. Lahana turşusu bizde çok güzel yapılırdı; ince ince doğranmış lahanadan o turşunun tadı bambaşka olurdu.
Mustafa Uzun: Bizim oralarda da fasulye turşusu yapılır. Onu çıkarır, biraz ısıtır, üzerine azıcık yağ gezdirirler. Turşudan adeta ayrı bir yemek yapılırdı.
Senail Özkan: Efendim, kışın bizim oralarda lahana bambaşka olurdu. O lahanaları bir görmenizi isterdim, kar altından alırdık onları.
Mustafa Uzun: Zaten “lahana kar görecek” derler.
Senail Özkan: Onun o beyaz göbeği iyice sertleşir, hiçbir şey katmadan bile çok güzel yenirdi. Yemekten sonra namaz vakti gelirdi. Babam “abdestinizi alın, hazırlanın” derdi. Biz de adeta bir merasim havasında hazırlanırdık. Camiye gitmek çocuk için bir oyundu. Camide durmak zordu; mutlaka bir köşede muziplik yapardık. Yaramazlık olunca da, Mustafa Bey’in dediği gibi, ya bizi yukarıdaki mahfile gönderirlerdi ya da çok yaramazlık yapan bir çocuğu biri yanına alıp ön tarafa çekerdi. Teravih namazından sonra Osman Hoca vaaz verirdi. Eve dönüldükten sonra köy odası faslı başlardı. Bizim köyde dört beş tane köy odası vardı; hemen her sülalenin bir odası olurdu. Bizim oda da köyün odalarındandı. Her gün olmasa da gün aşırı mutlaka orada toplanılırdı. Büyükler gelir, biz çocuklar da giderdik. Rahmetli babam orada Muhammediye okurdu. Eski yazıyla yazılmış. Okudukça herkes büyük bir dikkatle ve heyecanla dinlerdi; kimi başını sallar, kimi iç geçirirdi. Ondan sonra sahuru beklerdik tabii. Daha çok küçüktük; beş-altı yaşlarındaydık. Büyükler “tutmasanız da olur” derlerdi ama biz mutlaka ısrar ederdik. Hatta bazen bizi sahura kaldırmayacaklar diye korkar, geç saatlere kadar uyumamaya çalışırdık. Yorganın altında gözlerimiz yarı kapalı hâlde beklerdik. Bir de bayramlar… Bayram namazlarını çok güzel hatırlıyorum; çok farklı ve çok güzeldi. Herkes en güzel elbiselerini giyerdi. Bir şölene gidecekmiş gibi camiye giderdik. İşin en zor tarafıysa sabah erkenden soğuk suyla abdest almaktı. Çeşmeye giderdik; su buz gibiydi.
Mustafa Uzun: Kollarımızdan adeta duman çıkardı.
Senail Özkan: Bayram namazından sonra köy odalarına gidilirdi. Her sülale kendi odasına toplanırdı. Aileler evlerinde hazırladıkları yemekleri alır, odalara getirirdi. Hep birlikte yemek yenirdi. O ortak sofra bittikten sonra herkes dağılır, büyüklerin ziyaretine çıkılırdı. Gün içinde yaşlılar, hastalar ziyaret edilirdi; akşama doğru da ziyaretler devam ederdi.
Şimdi efendim, ben köyü gerçekten özlüyorum; o günleri özlüyorum. Elektrik yoktu, gaz lambasıyla yaşardık. Bazı evlerde fitilli idare lambaları vardı; bir iki ailede olurdu ancak. Çoğunlukla gaz lambası kullanılırdı. O gaz lambasının da bazen şişesi kırılırdı; yenisini hemen bulamazdın. Gümüşhane’den biri gelirdi, onda varsa alırdın. Yoksa beklemekten başka çare yoktu.
Abdullah Uçman: Ben şehir çocuğu olmama rağmen şehirde de durum çok farklı değildi. Edirne’de, ilkokul yıllarımızda bizim evde de elektrik yoktu. Gece ödevlerimi gaz lambası ışığında yaptığımı çok iyi hatırlıyorum. Sonradan lüks geldiğinde, sanki cennet gelmiş gibi olmuştu. Şehir merkezinde; hastane, okul gibi bazı yerlerde elektrik vardı ama evlerde yoktu. Tunca Nehri’nin kenarında küçük bir santral vardı; ne kadar yetiyorsa artık o… Ama şehir geneline dediğim gibi sonradan geldi.
Yeri geldi, Mustafa Hoca da bahseder belki, özellikle yetmişli yıllarda, bizim üniversitede okuduğumuz yıllarda Beyazıt’taki Beyaz Saray Çarşısı’nın altında devamlı gidip geldiğimiz Enderun Kitabevi vardı. Ramazanlarda, özellikle cumartesi akşamları orada mutlaka iftar verilirdi. Rahmetli İsmail Özdoğan öncülük ederdi. Cemaatten gelen yemeklerle çok güzel, samimi iftar sofraları kurulurdu. Oldukça kalabalık olurdu; yere sofralar serilir, herkes bir araya gelirdi.
Mustafa Uzun: Yani aslında daha çok iki İsmail getirirdi yemekleri. Biz iştirak ederdik, hizmet işine bakardık.
Ahmet Özel: Diğer İsmail kim, İsmail Erünsal mı?
Mustafa Uzun: Evet. İsmail Erünsal Ağabeyin annesi çok hamarat bir hanımdı; eşi de öyledir. Yemekleri önce onlar getirirdi. İsmail Özdoğan’In zaten arabası yoktu, Erünsal’ın vardı. Erünsal’ın annesi yaşlanınca tabii, Enderun İsmail Bey dediğimiz İsmail Özdoğan’ın hanımı yapmaya başladı. Onun babası da fırıncıymış. Merzifonlulardı; yemekleri güzel yaparlardı. Gerçekten çok güzel olurdu. Mesela ben haşhaşlı çöreği ilk defa orada gördüm. Haşhaş deyince tabii takılırdık; “Ağabey bu bize kafayı buldurmasın?” diye; aramızda şakalaşırdık. İşte o Enderun iftarında on, on beş kişi olurduk; bazen daha da kalabalıklaşırdı. Kimi zaman yere serilmiş sofralar, masalar….
Ahmet Özel: Orada öyle geniş yeri var mıydı?
Abdullah Uçman: Dükkânın önünde bir meydan vardı ya, işte masalar oraya kurulurdu. Dükkân küçücüktü ama önü genişti. Akşam namazı kılındıktan sonra herkes tekrar geri döner, çaylar içilirdi. Hemen yanında Dibekli Camii vardı. Akşam namazı orada kılınır, sonra yine iftar yerine dönülürdü. Çaylar içildikten sonra rahmetli İsmail Bey, ayrılırken herkese mutlaka diş kirası verirdi. Çoğu zaman bu bir kitap olurdu. Buna benzer bir başka örnek de Demirci Şevket Bey’di. Önce Eyüp’te, daha sonra Ümraniye Sanayi Sitesinde yeri vardı. O da iftar verirdi ve iftardan sonra mutlaka bir şey ikram ederdi. Kimi zaman bir çakı, kimi zaman bir tarak, bir mendil ya da bir havlu… Ama mutlaka bir diş kirası verirdi.
Hocam, Şevket Bey’in mesleği demircilik miydi? Sizlerle irtibatı nereden?
Abdullah Uçman: Evet demirciydi. Demirci Şevket Bey ilginç bir adamdı. Kitap meraklısıydı, aynı zamanda döküm atölyesi olan bir ustaydı. Çok zengin bir kütüphanesi vardı.
Mustafa Uzun: Yemeyi de yedirmeyi de çok severdi. Hatta insanı neredeyse döve döve yedirirdi. O yüzden birçok kişi onun sofralarına gelirdi. Tayyip Bey de bu yemeklere katılanlardandır. Alibeyköy taraflarında döküm atölyesinin üstünü güzelce düzenlemişti. Orada yedirir içirirdi.
Ahmet Özel: Sadece Ramazan’da da değil.
Abdullah Uçman: Her zaman! Oraya geleni mutlaka yedirip içirirdi. Hiç boş bırakmazdı. İkram etmekten, yedirmekten gerçekten zevk alan bir insandı. Allah rahmet etsin. Şevket Usta iftardan sonra mutlaka, küçük de olsa bir hediye verirdi.
Mustafa Uzun: Ben fakülte vakfının yayınlarını kurduğum zaman bunu birebir yaşadım. Bazı kitaplar duyardı, “Hocam ondan bana beş tane gönder” derdi. Parasını verirdi. Ama iş Ramazan’da diş kirası olarak dağıtmaya gelince, beş tane ona yetmezdi. “Beş olmaz, yirmi beş tane gönder. Parasını da birinden al” derdi.
Abdullah Uçman: Mesela bana verdiği tırnak makası vardır, hâlâ kullanıyorum.
Senail Özkan: Rahmetli mi oldu?
Mustafa Uzun: Evet, rahmetli oldu. Kitaplarını da Abana (Kastamonu) kıyısında bir yerde kütüphane kurdu, oraya verdi. Şimdi bu adamlarla beraber Ramazan’ı yaşamak bambaşka bir şeydi. Biz pek çok büyük insanı Şevket Usta’nın sofrasında gördük.
Abdullah Uçman: Enderun’da da öyleydi. Mesela Ali İhsan Hoca (Ali İhsan Yurt). Rahmetli, Enderun’un şeyhiydi. O gelene kadar kimse onun yerine oturmazdı. Biraz kiloluydu rahmetli, cüssesi de iriydi.
Mustafa Uzun: Ağabey ona kilolu demeyeceksin. Bizim Ziya Ağabey’in tabiriyle “hazret biraz mülehhâmdı.” (Gülüşmeler)
Abdullah Uçman: Bir de o yıllarda belediyelerin verdiği iftarlar vardı. Tayyip Bey’in belediye başkanlığı döneminde, ardından Kadir Topbaş döneminde. Mesela Topkapı’da verilen iftarları hatırlıyorum; Miniatürk’te yapılanlar vardı. Bir defasında Çırağan’da da olmuştu. Bunlar da güzeldi. Bu iftarlardan sonra mutlaka belediyenin bastığı kitaplardan “diş kirası” olarak herkese takdim edilirdi.
Senail Özkan: Şimdilerde bu tür davetler sanki biraz sönmüş gibi geliyor bana.
Mustafa Uzun: Bizim dindar kesim arasındaki davetler zamanla başka yerlere kaydı. Vakıflara, Kur’an kurslarına, belirli kapalı çevrelere yöneldi. Bizim dışımızdakiler ise daha çok lüks otellerdeki davetlere önem vermeye başladı. Hatta geçen gün Erkam’da (Erkam Radyo) konuşurken şunu söyledim: Bu sene dindar olsun olmasın, iftarlar için yapılacak masrafı -ki lüks otellerde bir iftar artık birkaç bin lirayı buluyor- Gazze’ye gönderelim. Buna biri ön ayak olsun. Yani insan düşünmeden edemiyor: Burada gidiyorsun, envaiçeşit yemek var ama çoğu yenmiyor, masada kalıyor.
Senail Özkan: Ruhsuz da bir şey oluyor.
Mustafa Uzun: Evet. Benim damadımın bir IT şirketi var. Diyor ki: “Bizim iş yaptığımız çevreler Ramazanlarda lüks otellerde iftar veriyorlar.” Ben de sordum: “Peki bunlar oruç tutuyor mu?” Dedi ki: “Mesela iki yüz kişilik iftar veriliyor; en fazla on kişi oruçlu oluyor. Onun da sekizi ‘madem iftara gidiyoruz, bari oruç tutalım’ diye tutuyor. İki kişi var her zaman oruç tutan.” Yani neredeyse yılbaşı yemeği gibi bir şeye dönüşmüş durumda. Ben lüks otel iftarlarını ilk defa 1986’da Mısır’da gördüm. Aklım başımdan çıktı. Otellerde envaiçeşit yemek var; inanılmaz bir bolluk, müthiş bir zenginlik. Oysa Mısır fukara yeri. Dışarıda halk, bir taam arasına az bir şey koyarak, yanına iki turşu sıkıştırarak iftar ediyor, sahur ediyor. Otellerdeki o sofralarla halkın yediği arasında dağlar kadar fark var. Mısır’ın zengini de çok zengindir ve de mükrimdir. Türkiye’de de birkaç kere böyle iftarlara davet edildik. Bir süre sonra arkadaşlara dedim ki gitmeyelim; ayıptır, günahtır. Çünkü mahalledeki insanların ne hâlde olduğunu biliyorsun.
Abdullah Uçman: 80’li 90’lı yıllarda İstanbul’da İlahiyat Fakültesi çevresinde de iftarlar verilirdi. Bu iftarlardan birinin ardından, genellikle Mustafa Bey’in (Uzun) ön ayak olmasıyla özel bir çevre bir araya gelirdi.
Mustafa Uzun: Öyle demeyelim de dernek cemaati diyelim, bir gönül halkasıydı diyelim.
Hangi dernek hocam?
Mustafa Uzun: “İstanbul Milliyetçiler Derneği Mensupları”. Biz hep oralarda vakit geçirerek yetiştik efendim. O çevreyle, o insanlarla on–on beş sene boyunca iftarlarda bir araya geldik. Ben çağırırdım, gelirlerdi; birlikte yer, içer, sonra da sohbet ederdik. Derneğin bir de üst katı vardı. Ben imam olduğum için, Birlik Vakfı’nın bulunduğu o köşedeki mekânda hep beraber namaz kılardık. Musikiyle de meşgul olduğumuz için, kendi kendimize ilahilerle beraber, hatta bazen “bak okurken orada rastı kaçırdın” filan diye birbirimize zılgıtlar atarak namaz kılardık. Bazı arkadaşlar kaside okurdu.
O zamanlar üniversitelerde akşam yemeği ya hiç çıkmazdı ya da neredeyse yok gibiydi. Bizim Mustafa diye Kayserili bir arkadaşımız vardı, eli de biraz yatkındı yemek işlerine. Kayserili Mustafa, Hafız Burhan (Burhaneddin Erdebil), Ekrem (Bektaş) ve ben hep beraber mutfağa girip yemek yapardık. Pilav en zoruydu; bazen lapa bazen de takır tukur olurdu. Tek gözlü tüplü bir ocak vardı, yetişecek mi yetişmeyecek mi diye telaş ederdik. İşte o iftarlarda Ramazan’ı kendi imkânlarımızla, kendi hâlimizle yaşamaya çalışıyorduk. Gerçekten çok güzeldi. Burada da (Marmara İlahiyat) yaptığımız zamanlarda yine aynı şey olurdu.
Abdullah Uçman: Çaylar içilir, meyveler yenir…
Mustafa Uzun: Yani o koca koca adamlar çoluğunu çocuğunu evde bırakır, Ramazan boyunca dernek iftarına gelirdi. Yani öyle bir bağlılık vardı; derneğe, arkadaşlara, muhabbete bağlılık. Şimdikinden çok farklıydı.
Arkadan gelen nesil bunu devam ettiremedi mi hocam?
Mustafa Uzun: Devam ettirmedi ama şu da var: Hasbîlik ve fahrilik kalktı kızım. Araya bir de malum dönemler girdi: Derneklerin kapandığı yıllar, 12 Mart’lar falan… Onlar girince biraz azalttık. Sonra yavaş yavaş yeniden başladı ama bu sefer de alışkanlık kırılmıştı bir kere. “Namaz kılmak için alışkanlık çok mühim” derdi babam. “Bir sene namaz kılma, tahiyyata oturamazsın dizlerinin ağrısından” derdi. Yani Ramazan’ı, namazı, cemiyeti hep birlikte yaşamak bir alışkanlıktı. O alışkanlık bozulunca ve birtakım engellere uğradıktan sonra bir daha toparlayamadık biz. Şimdi herkes hayatını tek tek yaşıyor.
Ahmet Özel: Artık ellerimizde telefon… Misafirliğe gidiyorsun, herkesin elinde telefon.
Mustafa Uzun: Evet, selam veriliyor, “aleykümselam” deniyor, sonra herkes telefonunu çıkarıyor.
Senail Özkan: Bu sadece bize özgü değil; Batı’da da böyle. Rilke’nin bir şiirinde dediği gibi, kavramların muhtevası değişti, azaldı, hatta yok oldu. Eskiden “ev” derdik, “ocak” derdik. Ev dediğin zaman, içinde sadece dört duvar olmazdı; ocağıyla, kedisiyle, yaşlısıyla, akrabasıyla, çocuğuyla bir bütündü. Şimdi “ev” deyince yirminci kattaki bir daire anlaşılıyor.
Mustafa Uzun: Mahalle hayatı da bitti. Apartman hayatı zaten bize yabancı bir yapıydı. Kimin dediğini hatırlamıyorum ama derdi ki: Apartman hayatında yaşamak Müslüman mahallesinde salyangoz satmak gibidir.
Ahmet Özel: Eskiden evden çıktığında toprağa basardın. Karşı komşunu görürdün, selamlaşırdın. Şimdi apartmanda herkes tek tek çıkıp gidiyor, kimse kimseyi görmüyor… Bu arada, bir şey dikkatimi çekti, biraz da şaşırdım doğrusu; bizim ev yemekleriyle Gümüşhane yemeklerinin bu kadar benzer olması beni çok şaşırttı. Mesela lahana sarması. Bizim evde en çok yapılan yemekti. Benim de en çok sevdiğim yemektir. Ben onu hiç hanıma bırakmadım, hep kendim yaptım.
Mustafa Uzun: Efendim, Ahmet Hocamız çok iyi bir gurmedir.
Ahmet Özel: Bir de biz yazın salatalık ve kırmızı domates turşusu yapardık. Yeşil domatesten de yapılır ama biz daha çok kırmızıdan yapardık. Ben yeşili ilk buralarda gördüm. Yazın bunlar tenekelere basılır, ağzı sıkıca kapatılır, bozulmasın diye iyice muhafaza edilirdi. Fakat lahana Eylül–Ekim aylarında çıktığı için, soğuk mevsim, büyük küplerde tutulurdu. Bizim geniş ailede de bu turşular hep birlikte yapılırdı. O lahanalardan da kış boyunca lahana sarması yapılırdı. Bir de Ramazanlarda annemin yaptığı keteler vardı. Ramazan pidesi büyüklüğünde, içli kete. Tandırda pişerdi. İçine un kavurup koyarlardı.
Mustafa Uzun: Peki, tuzlu sütlacı bilir misiniz? Çoğu kişi bilmez. Bizim Karadeniz taraflarında, sütlaç yapıldığında bazen şeker yerine az miktarda tuz konurdu. O tuz, sütlacın tadını sade olmaktan çıkarır, hafifçe değiştirirdi.
Ahmet Özel: Bir gün yine bayramda, mahallede kapı kapı geziyorduk. Bir evin kapısını çaldık. Yabancı oldukları belliydi, memur ailesi gibiydiler, üstleri başları muntazamdı. Bize para verdiler. İlk defa oldu bu. Yirmi kuruş mu neydi. Çok şaşırdık. Hemen koştuk, samimi birkaç arkadaşı da oraya yönlendirdik. “Filanca evde para veriyorlar, şu evin kapısını çalın” diye. Bunu hiç unutmam.
Mustafa Uzun: Biz de iyi para verenlerin kapısını çalardık. Mesela Asiye Hanım Teyze vardı; biraz asabi bir kadındı ama kapısını çaldığında para verirdi. Yirmi beş kuruş verdiği olurdu. O zamanlar beş kuruş, on kuruş, hatta iki buçuk kuruş bile paraydı. Yirmi beş kuruş büyük paraydı. Tanıdık arkadaşlara tembih ederdik, kapısını çalın ama bir kere çalın, tamam mı? İki kere çalarsanız kızar. Biz çocuklar böyle böyle öğrenmiştik kim ne verir, kim nasıl karşılar.
Ahmet Özel: Bir de Kurban Bayramlarını hatırlıyorum; kış günlerine denk gelirdi. Karın üstünde kurban keserdik. Bizim bir kiracımız vardı, binbaşıydı, onlar da bayrama katılırlardı. Eti annem öyle bir pişirirdi ki… Biftek gibi keser, tandıra yapıştırırdı; inanılmaz lezzetli olurdu. O binbaşı da çok şaşırmıştı: “Yahu” dedi, “ben hayatımda böyle bir şey görmedim.” Zaten başka türlü pişirmek pek mümkün değildi. Tandır bizim en önemli şeyimizdi.
Senail Özkan: Buzdolabı olmadığı için kuyular olurdu, serin hava alırdı. Eti tuzlar, sandıklara koyarlardı. Kışın zaten soğuk bastığı için saklamak daha kolaydı. O tuz, eti neredeyse pişiriyordu zaten, eti sonra közün üstüne koyduğunda muhteşem olurdu.
Mustafa Uzun: Bir de kuyulara indirmek için kullanılan tel dolaplar vardı evlerde. “Tel dolap” denirdi; kuyuya sarkıtılırdı. Tel olduğu için hava alırdı. Zeytinyağı, peynir, yazın kavun karpuz… Ne varsa oraya konurdu. Eskiden İstanbul’daki hemen her evin avlusunda bir kuyu vardı. Sonra mahallemize ilk defa buzdolabı geldi, hâli vakti yerinde bir komşu aldı. Adına da “refrejeratör” derlerdi; İngilizceden geçmiş bir kelime ama telaffuzu herkesin ağzında farklıydı.
Abdullah Uçman: Şimdi her evde iki tane var.
Senail Özkan: Şimdi de yer olmuyor. Bazen oğlumu annesi arıyor, buzdolabında yeriniz var mı diye. O da diyor ki var ama geri alamazsın. (Gülüşmeler)
Mustafa Uzun: Biz aklımıza gelenleri anlattık. Sormak istediğiniz bir şey varsa biz de memnuniyetle cevaplarız. Bedavadan eski Ramazanlara gittik geldik böyle.
Son olarak Abdullah Hocama şunu sorayım müsaadenizle. Ailenizin Üsküp kökenli olduğunu biliyorum. Üsküp’ten buraya, Edirne’ye göç edilmiş. Balkanlarda olup da İstanbul’da ya da Anadolu’da olmayan, ailenizde Ramazan ayına mahsus farklı bir gelenek var mıydı?
Abdullah Uçman: Hatırladığım kadarıyla bir farklılık yoktu. Ninemin anlattıklarına göre, orada nasıl yaşıyorlarsa burada da aşağı yukarı aynı şekilde devam etmişler.
Mustafa Uzun: Aynı yemekler, aynı alışkanlıklar… Zaten göç ettikten sonra kültürler birbirine karışıyor. İstanbul’dakiler onlardan bir şeyler öğreniyor, onlar buradakilerden bir şeyler alıyor. Mesela Boşnak böreği. Bizim mahallede Boşnak yoktu ama bir abla vardı, “Boşnak böreğini çok güzel yapar” derlerdi. Yaptığı zaman mutlaka etrafa gönderirdi. Yani bu kültürel alışveriş hep vardı, hep devam etti. Ben sonraları Balkanları çok gezdim; Arnavutluk, Bosna, Bulgaristan… Yemek kültürüne meraklıyımdır. Şunu fark ettim: Aslında neredeyse hiçbir şey yabancı değil. Tatlar tanıdık, usuller tanıdık.
Abdullah Uçman: Ninem şeyi anlatırdı, Üsküp’te bulundukları sıralarda düğünlerde mutlaka keşkek yapılırmış. Adını çok duyardık ama bizim evde yapıldığını hiç hatırlamıyorum.
Mustafa Uzun: Ağabey o evde yapılacak bir şey değil. Çok zahmetli, büyük kazan işi. Bayramda sizde yapılmaz mıydı Senail hocam?
Senail Özkan: Yok, biz de hiç yapılmazdı. Ama bizim hısımlar yaptığında yemişliğim vardır. Ben daha çok gittiğim yerlerde yedim, çok da severim.
Mustafa Uzun: Dövülerek yapılan bir yemek; zahmetli ama çok lezzetli.
Ahmet Özel: (Telefonundan bir fotoğraf göstererek) Annemin yaptığı sarı burma tatlısını sonradan kendim yapmaya çalıştım.
Mustafa Uzun: Hamurunu sen mi açtın hazır baklava hamuru mu hocam?
Ahmet Özel: Yok, ben açmadım, hazır baklava hamuru. Ama işte mesele hamurdan çok el alışkanlığı. Annem bayramdan bayrama mutlaka sarı burma yapardı. Sarı burmanın hamuruna tereyağı, yumurta konur. Tahtanın üzerinde hamur açılır. Üzerine ceviz serpilir. Sonra oklavaya sarılır, iki taraftan sıkıştırılır, hamur büzüşür. Ardından kesilir ve kızgın tereyağının içine atılır, kızartılır. Sonra şerbetin içine atılır. Çok nefis olur.
Senail Özkan: Lezzetin sebebi belli, unu doğaldır, tereyağı hakikidir, içine konulan ne varsa saf malzemedir.
Mustafa Uzun: Bizde genellikle fındık olurdu içinde ama kimi yerde Antep fıstığı kimi yerde ceviz konurdu. Ama sarı burma bizde sadece bayramda yapılırdı. Hatta benim bir yengem vardı, amcamın hanımı; o yapardı. Annemler “Kız, bir tepsi de bize yapsana” diye rica ederdi.
Ahmet Özel: Ben bir defa işte bunu kendim yapmayı denedim.
Ama şimdi Ramazan denince herkesin aklına ilk gelen tatlı güllaç…
Mustafa Uzun: Güllacı ilk defa lise yıllarında merak ettim. Ben Mahmutpaşa’da büyüdüm. Ramazan gelince Mısır Çarşısı’nda güllaçlar renkli kâğıtlara sarılır, dükkânların önüne asılırdı; rüzgârda dönerdi. Annem de güllacı çok güzel yapardı. Çarşı esnafı bile “Yenge bize bir güllaç yapsana” diye kendini davet ettirirdi. Ramazan’da bizde o yüzden mutlaka güllaç olurdu; bir de hamsili pilav. Ben de merak ettim yahu bu güllaç nasıl oluyor diye. Merakım artınca, Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi’ne baktım. Orada güllaç anlatılırken “şu kadar okka un, şu kadar okka kömür” diye yazıyordu. Ben o zaman daha İmam Hatip’e yeni gidiyorum. Dedim ki bu bembeyaz şeyle kömürün ne alakası var? Meğer pişirme usulüyle ilgiliymiş; meşe kömürü falan kullanılırmış pişirirken. (Gülüşmeler)
Eskiden güllaç Topkapı civarında yapılırmış. Büyük sepetlere basılır, sepet hamalları tarafından taşınırmış. Hamal Topkapı’dan çıkar, sallana sallana Yemiş İskelesi’ne, Mısır Çarşısı’na gelirmiş. Hangi dükkana gidiyorsa, onun güllacı taze diye meraklısı o dükkânın önünde toplanırmış.
Abdullah Uçman: Mesela buna benzer bir şey de Edirne’de Ramazan pidesi yoktu. Öyle bir gelenek yoktu.
Mustafa Uzun: Ramazan pidesi galiba İstanbul’a mahsustu. Bizde köylerde Ramazan pidesi yerine lavaş yapılırdı. Aslında lavaş her yerde yapılır ama Ramazan’da özellikle yapılırdı. Bizde bazlama ya da bezleme derlerdi. Beyaz unla mısır ununu karıştırıp yapan da olurdu, sadece beyaz undan yapan da. O bazlama biraz tok olurdu, İstanbul’daki pideye benzemezdi ama ortaya konur, üstüne babaannemin tabiriyle “kafam kadar” tereyağı koyulurdu. O yağ erir, kenarından koparıp yerdin.
İnsan ister istemez hep eskiyle yeniyi hep karşılaştırıyor. Sizi dinledikten sonra anlıyorum ki aslında birçok şey değişmiş. Gelenekte devam eden unsurlar var tabii ama galiba asıl kaybolan ruh gibi duruyor.
Mustafa Uzun: O kalabalık aileler dağıldı, artık yalnızız. Evde bir hanım, bir ben varım. Pide öyle olsa ne olur, olmasa ne olur. Yemek de öyle. Bekir Bey’in (Bekir Topaloğlu) tabiriyle söyleyecek olursam, rahmetli “karnımızı kandırdık” derdi. Onun gibi.
Ahmet Özel: Bekir Bey’in buradaki son zamanlarında, İSAM’da yemek yiyoruz, bittikten sonra “Bugün de bu zahmete katlandık” derdi.
Mustafa Uzun: Bekir Bey’in güzel bir şeyi vardı. O Ramazan’da cerre* gitmiş. Hangi köye giderlerse, köylü onları yedirir, içirirdi. Pilav vermek âdetti ama kimi pirinç kimi bulgur verirdi. Bekir Bey anlatmıştı. Pirinç verirlerse ayrı, bulgur verirlerse ayrı bir gazete üstüne bunları serer kuruturmuş. Sonra onları ayrı ayrı bez torbalara koyar, döndüğünde, mektep açıldıktan sonra onlarla idare edermiş. Onu yağı var, tuzu var, pişmiş zaten. Hafif bir su kattı mı tamam. Yokluktan tabii. Şimdi bizim yediğimiz önümüzde yemediğimiz ardımızda. İşte mesele tam da bu.
Her birinize ayrı ayrı çok teşekkür ediyorum hocalarım.
*Osmanlı’da üç aylar boyunca sürdürülen bir uygulama. Köylere ve kasabalara giden medrese öğrencileri buralarda vaaz verir, Kur’an okur, dini sohbetler düzenlerdi. Buna da “cerre çıkmak” denirdi.