Hz. Muhammed
Sosyal Hayatı
 

Hz. Muhammed'in Ehl-i Kitab'la Olan İlişkileri

Giriş

İslam gelmeden önce Arap yarımadasında putperestlik, Sabiilik, Zerdüşilik, Haniflik, Hıristiyanlık ve Yahudilik bulunmaktaydı. Bunların hiçbiri yarımadada hakim olamamıştır. Hıristiyanlık birbirine muhalif fırkalardan meydana gelirken Yahudilik Arapları kendi içlerine almayan seçilmiş bir topluluğun dini durumundaydı. İslam'ın geldiği dönemde yarımadanın komşularından İran'da Zerdüşt dini, Bizans'ta ve müttefiki Habeşistan'da ise Hıristiyanlık hakimdi.

İslam'ın geldiği dönemde Mekke'de putperestlik hakimdi. Diğer dini gruplar azınlıkta kalmaktaydı. Mekke'de hemen hemen hiç Yahudi bulunmamaktaydı. Onlar sadece ticaret maksadıyla kısa zaman dilimlerinde Mekke'ye uğruyorlardı. "Kendilerine Kitab verdiklerimiz oğullarını tanıdıkları gibi O'nu tanırlar." (1) ve "Kendilerine Kitap verdiklerimiz, Sana indirilene sevinirler." (2) âyetlerinde Hz. Peygamber'i oğullarını tanıdıkları gibi tanıyan Ehl-i Kitab'dan söz edilmektedir. Mekke'de Yahudiler bulunmadığına göre bunların Hıristiyanlar olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Hz. Peygamber'e ilk vahiy geldiğinde hanımı Hatice O'nu Hıristiyan olduğu bilinen amcasının oğlu Varaka b. Nevfel'e götürmüştür. O, Hz. Peygamber'e gelenin Hz. Musa'ya gelenle aynı olduğunu söylemiş, eğer sağ kalırsa kendisine yardımcı olacağını ifade etmiştir. Bazı müfessirler Kur'ân'daki Ehl-i Kitab'dan Hz. Peygamber'e iman edenler bulunduğunu ifade eden âyetlerin (3) Mekke'de yasayan Hıristiyanlar olduğunu söylemiştir. Mekke döneminde Müşriklerin zulmü sebebiyle Hıristiyan olan Habeşistan'a yapılan hicret de Hz. Peygamber'in tavsiyesi üzerine gerçekleşmiştir. Mekkeli Müşriklerin siyasi baskılarına rağmen Müslümanlar Habeşistan'da zulme uğramadılar.

Hz. Peygamber'in Mekke döneminde sözü edilen birkaç hadise dışında Ehl-i Kitab'la bir ilişkisi söz konusu olmamıştır. Mekke dönemi Müşriklerle mücadele ile geçmiştir. Dolayısıyla Hz. Peygamber'in Ehl-i Kitab'la ilişkileri genellikle Medine döneminde gerçekleşmiştir. Burada O'nun (sav) bu dönemde Ehl-i Kitab'la ilişkileri inanç, hukuk ve beşeri ilişkiler başlıkları altında ele alınacaktır.

İslam gelmeden önce Arap yarımadasında putperestlik, Sabiilik, Zerdüşilik, Haniflik, Hıristiyanlık ve Yahudilik bulunmaktaydı. Bunların hiçbiri yarımadada hakim olamamıştır. Hıristiyanlık birbirine muhalif fırkalardan meydana gelirken Yahudilik Arapları kendi içlerine almayan seçilmiş bir topluluğun dini durumundaydı. İslam'ın geldiği dönemde yarımadanın komşularından İran'da Zerdüşt dini, Bizans'ta ve müttefiki Habeşistan'da ise Hıristiyanlık hakimdi.

I

İnanç Alanındaki İlişkiler

Hz. Peygamber kendisinin bütün insanlığa gönderilen son peygamber olduğunu biliyordu (4). O (sav) davet ettiği herkesin Müslüman olmasını çok arzu ediyor, davetine karşı olumsuz cevap alınca da son derece üzülüyordu. Bunun üzerine Allah, "Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırdı." (5), "Allah dileseydi, elbette onları hidayet üzerinde toplardı." (6), "Gerçek Rabbinizdendir, dileyen inansın, dileyen inkar etsin." (7) ve benzeri âyetlerde iman edip etmeme konusunda insanlara serbestlik tanındığını kesin bir şekilde bildirdi. Ayrıca Allah, "(Ey Rasûlüm) Yüz çevirirlerse, artık Sana düsen ancak açık tebliğden ibarettir." (8), "Eğer yüz çevirdilerse Sana düşen, yalnızca duyurmaktır." (9), "Eğer yüz çevirirseniz bilin ki Rasûlümüz'un vazifesi apaçık duyurmak ve bildirmektir." (10) ve benzeri âyetlerde de (11), O'nun (sav) inanmayanlara karşı görevinin yalnızca duyurmak (tebliğ) olduğunu, onların üzerinde zorba olmadığını (12) bildirmekteydi. Allah, "İçlerinden zulmedenleri bir yana, Ehl-i Kitab'la ancak en güzel bir şekilde mücadele edin ve deyin ki: Bize indirilene de, size indirilene de iman ettik. Bizim Tanrımız da sizin Rabbiniz de birdir ve biz O'na teslim olmuşuzdur." (13), "(Ey Muhammed) Sen hikmetle, güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et." (14) buyurmak suretiyle de O'nun özellikle Ehl-i Kitab'la mücadelesinin barış zemini içerisinde yapılması gerektiğini ifade etmekteydi.

Nitekim Hz. Peygamber Medine'ye hicretinden sonra Yahudilerle onlara indirilen kitaba ve tanrılarına inandıklarını ifade ederek başladı. Allah'ın İbrahim'e, Musa'ya, İsa'ya emrettiklerini kendisine de din olarak bildirildiğini (15) ifade etti. İbadetlerinde yönünü Yahudilerin de kıblesi olan Kudüs'e çevirdi. Vahiy gelmeyen konularda Yahudilerin tarzını tercih ediyor, Müşriklere ise muhalefet ediyordu (16). Muharrem ayının onunda Yahudilerin tuttuğu aşura orucunu tuttu (17). Müslümanların onların kestiklerini yeme ve iffetli kadınlarıyla evlenmelerine izin verdi (18), Beni İsrail kıssaları anlattı (19). Tevrat'ta Yahudilerin kendisine inanmalarının zorunlu olduğunun bildirildiğini hatırlattı ve onları İslam'a davet etti.

Hz. Peygamber, Medine döneminde Hıristiyanları genellikle ileri gelenlerine yazdığı mektuplarla İslam'a davet etmiştir. Bu mektuplarda kendisinin Allah'ın elçisi olduğunu ifade etmiş, onları tek olan ve eşi bulunmayan Allah'a kulluk etmeye davet etmiştir. Allah'tan başka bir ilahın bulunmadığını zikretmiş, onları O'na hiçbir şeyi ortak koşmamaya çağırmıştır. Başta Hz. İbrahim, İsmail, İshak, Yakub, Musa, İsa olmak üzere kendisinden önceki peygamberlere inandığını belirtmiş, İsa'nın Allah'ın kendisine dokunulmamış saf ve temiz Meryem'e nasip ettiği ruhu ve kelimesi olduğunu vurgulamıştır. "Ben Meryem oğlu İsa'ya dünya ve ahirette insanların en yakınıyım." (20) buyurmak suretiyle Hz. İsa'ya olan yakınlığını ifade etmiştir. Necranlı Hıristiyanlara haça taptıkları, İsa'nın Allah'ın oğlu olduğuna inandıkları ve domuz eti yedikleri sürece Müslüman olamayacaklarını söylemiştir.

Hz. Peygamber, Yahudiler ve Hıristiyanları İslam'a davet etti. Yahudilerin "Üzeyr Allah'ın oğludur", Hıristiyanların ise "Mesih Allah'ın oğludur" ve "Allah, üçün üçüncüsüdür." (21) şeklindeki inançlarının yanlış olduğunu belirtti (22). Tek olan Allah'a ibadet etmeleri emredildiği halde Yahudilerin hahamlarını, Hıristiyanların rahiplerini rab edindiklerini hatırlattı (23). Yahudilerin Allah'ın cimri olduğuna dair (24) görüşlerini reddetti. Ehl-i Kitab'ın peygamberlerin bir kısmına inanıp bir kısmını inkar etmelerinin (25) yanlışlığını belirtti. Hz. Süleyman'ın büyü yapması gibi (26) peygamberlere yakışmayan inançlarının yanlışlığını ortaya koydu. Kitaplarının tahrif edildiğini söyledi (27). Hz. Peygamber inanç alanında onların hatalı olduğu noktaları anlattı. Fakat hiçbir zaman onları Müslüman olmaya zorlamadı. Nitekim hicretten kısa bir süre sonra (hicretin birinci yılında) Medine'de bulunan Yahudilerle yaptığı anlaşmada dinlerinde serbest olduklarını ifade etti. O (sav) Hayber Yahudilerinden Safiye'ye isterse dininde kalabileceğini isterse İslam'ı tercih edebileceğini ifade etti. İslam'ı tercih edince de onunla evlendi. Valilerine gönderdiği mektuplarda, "Eski dinlerinde kalmak isteyen Yahudi ve Hıristiyanların istekleri reddedilmesin.", "Eski dinlerinde kalanlara baskı yapılmaz.", "Hiç kimseye dinini terk etmesi için eziyet edilmez." talimatlarını verdi. Muaz b. Cebel'i Yemen'e vali olarak görevlendirirken, Ehl-i Kitab bir topluluğa gideceğini belirtip mazlumun bedduasından sakınmasını ve adil olmasını emretti (28).

Medine'de Yahudilerin ibadet ve eğitim faaliyetlerinin bir arada yürütüldüğü Beytü'l-Midras adlı bir müesseseye sahip olmaları ve buna müdahale edilmemesi din eğitimi konusunda onlara tanınan hürriyeti göstermektedir. Necran Hıristiyanlarıyla yapılan anlaşmada din adamlarının görevlerine müdahale edilmeyeceğinin, kiliselerinin yıkılmayacağının ifade edilmesi de ibadetle ilgili her alanda onlara verilen hürriyetin belgesi durumundadır. Hz. Peygamber'in Mescid-i Nebevî'de ibadetlerini yapmak isteyen Necran Hıristiyanlarına izin vermesi, Hayber'in fethinde ele geçirilen Tevrat Nüshalarını Yahudilere iade etmesi ise farklı din mensuplarının ibadetlerine ve mukaddeslerine gösterilen saygının bir başka örneğidir.

Bütün bu uygulamalar O'nun (sav) davet ettiği dine inanmayanlarla inanç alanındaki ilişkisinin "Dinde zorlama yoktur." (29) ve "Sizin dininiz size, Benim dinim banadır." (30) "Onların Allah'tan başka yalvardıklarına hakaret etmeyin." (31) ve "De ki: Hak Rabbinizdendir. Artık dileyen inansın, dileyen inkar etsin." (32) âyetleri çerçevesinde geliştiğini göstermektedir. O'nun (sav) savaşa giden komutanlarına özellikle kadınları, yaşlı insanları ve kiliselerde ibadet edenleri öldürmeyi yasaklaması da (33) bu durumu desteklemektedir. Ayrıca zikredilen misaller O'nun (sav) insanların inandığı dine göre ibadetlerine ve mukaddeslerine karşı müsamahalı tutumunu da göstermektedir.

İslam'a davet ettikten sonra onu kabul etmeyen anlaşmalı Ehl-i Kitab'ın kendi dinlerinde kalabileceklerini, inanç alanında baskı olmayacağını ifade eden Hz. Peygamber onların can ve mallarının da güvenlikte olduğunu özellikle vurgulamıştır.

II

Hukuki İlişkiler

Hz. Peygamber'in Ehl-i Kitab'la hukuki ilişkilerini barış ve savaş durumları olmak üzere iki ayrı başlık altında ele almak uygun olacaktır.

2. 1. Barış Durumunda

İslam'a davet ettikten sonra onu kabul etmeyen anlaşmalı Ehl-i Kitab'ın kendi dinlerinde kalabileceklerini, inanç alanında baskı olmayacağını ifade eden Hz. Peygamber onların can ve mallarının da güvenlikte olduğunu özellikle vurgulamıştır. Nitekim O (sav), "Anlaşmalı bir kimseyi haksız yere öldüren cennetin kokusunu bile duyamaz. Halbuki O'nun kokusu kırk yıllık yoldan duyulabilir." (34) buyurmak suretiyle anlaşmalı gayr-i müslimlerin canlarına yapılacak tecavüzün ahiretteki durumlarını zikrederek Müslümanları uyarmıştır. Ayrıca O (sav) anlaşmalı bir kimseyi öldüren caniyi barındırmayı kesinlikle yasaklamıştır.

Hz. Peygamber'in anlaşmalı Ehl-i Kitab'la hukuki ilişkileri Medine'ye hicretinden sonra kaleme alınan ve Medine vesikası diye nitelenen anlaşmayla başlamıştır. Hz. Peygamber Mekke'den Medine'ye hicret ettiğinde orada yaklaşık 5000 Yahudi'nin bulunduğunu tespit etti ve onlarla barış içerisinde yaşamak amacıyla bir anlaşma yaptı. Bu vesikayla asıl amaç Medine'de bulunan farklı din mensuplarının barış içinde yaşamalarını temin etmekti. Dışarıdan gelen hücumlara karşı Medine birlikte savunulacak, özellikle Yahudiler Mekkeli Müşriklere yardımcı olmayacaklardı. Onlar hukuki özerkliğe de sahiptiler. Onların Tevrat'a göre hüküm vermelerine de izin verilmişti (35). Böylece onlarla birlikte barış içerisinde yaşamayı amaçlamıştır. Aynı amaçla Hz. Peygamber başta Necranlılar olmak üzere Hıristiyanlarla da anlaşmalar yapmıştır. Bu anlaşmalarda da;

a. Onların canları, malları, kiliseleri, az veya çok ellerinde bulunan her şeylerinin kendilerine ait olduğu ve dokunulmayacağını,

b. Din hürriyetine sahip olacaklarını, din adamlarının görevlerine müdahale edilmeyeceğini,

c. İdari işlerinde serbest olduklarını ifade etmiştir. "Ey iman edenler! Akitlerin gereğini yerine getirin." (36) ve "Anlaşma yaptıkları zaman sözlerini yerine getirirler." (37) âyetlerinde ifade edildiği gibi Hz. Peygamber yaptığı anlaşmalara sadık kalmış, kendileri anlaşmayı bozmadıkça Ehl-i Kitab'ın din, vicdan ve hukuk hürriyetlerine müdahale etmemiştir.

2.2. Savaş Durumunda

"İçlerinden zulmedenler hariç, Ehl-i Kitab'la en iyi şekilde mücadele ediniz." (38) ve "Eğer düşmanlar barışa meylederse Sen de onu tercih et." (39) âyetleri Hz. Peygamber'in Ehl-i Kitab'la ilişkilerini barış içerisinde devam ettirmesinin öncelikli ve esas olduğunu vurgulamaktadır. Bu durum Hz. Peygamber'in hayatında asıl olanın barış, geçici olanın ise savaş olmasını sağlamıştır. O'na göre savaş zorunlu durumlarda başvurulacak bir araçtır. Nitekim O (sav), "Ey insanlar, düşmanla karşılaşmayı istemeyin. Allah'tan barış dileyin. Eğer düşmanla karşılaşmak zorunda olursanız sabredin." (40) buyurmak suretiyle savaşı değil barışı arzu ettiğini açıkça ifade etmiştir. Ancak Hz. Peygamber'in Medine dönemindeki barışı devam ettirme noktasındaki bütün gayretlerine rağmen Yahudiler yaptıkları antlaşmayı bozarak Müşriklerle işbirliğini tercih etmişlerdir.

Yahudilerin Rasûlullah'ı öldürmek için fırsat kollamaları (41), Kur'ân'la alay ederek gündüz inanıp gece inkar etmeyi birbirlerine tavsiye etmeleri (42), Allah'ın eli bağlıdır/cömert değildir diyerek (43) Müslümanların inançlarına hakaret etmeleri, putperestliğin İslam'dan üstün olduğunu yayma gayretinde bulunmaları ve özellikle bedir savaşından sonra Müslümanlara saldırma hususunda Müşriklerle işbirliğine girişmeleri yaptıkları anlaşmayı bozmaları anlamına gelmekteydi. Bunun üzerine "Anlaşma yaptığın bir topluluğun hainlik yapmasından korkarsan, Sen de onlarla yaptığın ahdi aynı şekilde bozduğunu kendilerine bildir. Çünkü Allah hainleri sevmez." (44) ve "Eğer anlaşma yaptıktan sonra anlaşmayı bozarlar ve dininize dil uzatırlarsa, o küfür önderleriyle savaşın." (45) âyetlerinde belirtildiği üzere Hz. Peygamber onlarla savaşmak zorunda kalmıştır. O'nun (sav) savaşlarının Uhud ve Hendek muharebelerinde olduğu gibi meşru müdafaa, Yahudilerle yaptığı savaşlarda olduğu gibi anlaşmaların ihlali ve düşmana yardım ve yataklık edenleri cezalandırmak olmak üzere iki temel amacın bulunduğu görülmektedir. O'nun (sav) savaşmaktaki amacı insanları öldürmek değil, her iki taraftan da en az zayiatla düşmana galip gelmekti. Nitekim O'nun (sav) bizzat katıldığı savaşlarda her iki taraftan ölenlerin sayısının 400 civarında olması da bu durumu teyit etmektedir. Ayrıca O, "Yaşlıları, çocukları ve kadınları öldürmeyin." (46), buyurmak, bir başka hadislerinde de manastırda kendilerini ibadete verip savaşa katılmayan rahip ve kesişlerin de dokunulmaz olduklarını ifade etmek (47) suretiyle savaşa fiili olarak katılmayanlara zarar verilmesini de engellemiştir. Bütün bunlar Hz. Peygamber'in sadece barışta değil savaşta da insan onur ve haysiyetine zarar verecek tavırlardan kaçınılmasını istediği anlaşılmaktadır.

Rasûlullah, zaman zaman Yahudilerin meselelerini görüşüp Tevrat okudukları Beytü'l-Midras'ta onları ziyaret etmekteydi. Önünden geçen Yahudi cenazelerine saygı gösterip ayağa kalkmış ve bunu Müslümanlara da tavsiye etmiştir. Hz. Peygamber kendisine sıkça uğrayan bir Yahudi çocuğunu hastalandığında ziyaret ederek memnun etmişti. O (sav) yakın komşunun öncelikli olduğunu ifade ederken, "Komşu Yahudi de olsa öncelik hakkı bulunur."  buyurmuştur.

III

Beşeri İlişkiler

Yahudiler Hz. Peygamber'in bulunduğu meclise uğradıklarında "es-Samü aleykum: Ölüm Üzerinize olsun" diye ifadeler kullanırlardı. Hz. Peygamber ise sadece "ve aleykum: Size de" şeklinde karşılık verirdi. Hz. Aişe'nin, "Ölüm ve lanet size olsun" diye karşılık vermesi üzerine, "Ey Aişe, Ağır ol! Allah her şeyde merhametli davranmayı sever; 've aleyke: sana da olsun' demek yeterli." buyurmuştur (48). Bu ifadeleriyle O (sav) birlikte yaşadığı farklı din mensuplarının olumsuz ilişkilerine rağmen Müslümanları onlarla iyi ilişkiler içerisinde olmaya teşvik etmiştir.

Rasûlullah, zaman zaman Yahudilerin meselelerini görüşüp Tevrat okudukları Beytü'l-Midras'ta onları ziyaret etmekteydi (49). Önünden geçen Yahudi cenazelerine saygı gösterip ayağa kalkmış ve bunu Müslümanlara da tavsiye etmiştir (50). Hz. Peygamber kendisine sıkça uğrayan bir Yahudi çocuğunu hastalandığında ziyaret ederek memnun etmişti (51). O (sav) yakın komşunun öncelikli olduğunu ifade ederken, "Komşu Yahudi de olsa öncelik hakkı bulunur." (52) buyurmuştur. Medine'de gerek Hz. Peygamber gerekse sakibe Yahudilerle ticari ilişkide bulunmuşlardır. Nitekim Hz. Peygamber, bedelini daha sonra ödemek üzere bir Yahudi'den zahire satın almış ve karşılığında zırhını rehin bırakmıştı (53). Hatta Rasûlullah (sav) vefat ettiğinde, zırhının borcu karşılığında bir Yahudi'de rehin olduğu zikredilmektedir (54). Bazı sahabiler Yahudilerle ticari ilişkilere girerek borçlu kalmış ve bu konuda Hz. Peygamber'den yardım istemişlerdir (55).

Kaynaklarda verilen bilgiler barış dönemlerinde Hz. Peygamber ve Müslümanların Yahudilerle selamlaşma, ziyaret, alış-veriş, borçlanma, iyi komşuluk gibi beşeri münasebetler içinde olduklarını göstermektedir.

Müslüman olmayanların Hz. Peygamber'e karşı tavırlarını ise Mısır Mukavkısına gönderdiği elçisi Hatib b. Ebû Belta'nın ifadeleriyle nakledelim: Hz. Peygamber halkı İslam'a davet ettiğinde O'na en katı davrananlar Kureyşliler oldu. En fazla düşmanlık besleyenler Yahudiler, en fazla yakınlık besleyenler ise Hıristiyanlar oldu. "İnsanlar içinde, iman edenlere en şiddetli düşmanlık gösterenlerin Yahudilerle Müşriklerin olduklarını, Müslümanlara en yakın davrananların ise biz nasraniyiz diyenleri görürsün." (56) âyeti de O'nun bu tesbitini doğrulamaktadır.

Sonuç

Medine'ye gelişinden kısa bir süre sonra Medine vesikası çerçevesinde Müslüman olmayanlarla yaptığı anlaşma, Hz. Peygamber'in farklı kesimlerle iyi ilişkiler içerisinde olma arayışı ve niyetinde olduğunu göstermektedir. Zira bu vesika taraflara din ve vicdan özgürlüğü yanında karşılıklı iyi ilişkiler içinde bulunma esasına dayanmaktaydı. Yapılan anlaşmalarda can, mal ve din haklarına özel itina gösterildiği görülmektedir. Hz. Peygamber başta kendisine suikast düzenlenmesi olmak üzere Müslümanlara karşı düşmanca tavırlarla karşılaşılmasına rağmen savaş durumu tahakkuk etmedikçe silahlı mücadeleye girişmemiştir. Savaştan önce, savaş esnasında ve sonrasında mukaddes değerlere karşı düşmanca tavır sergilememiştir. Savaş sonrasında adaletli davranmış, Müslümanlara kendileriyle anlaşmalı olanların mallarına tecavüz etmenin haram olduğunu hatırlatmıştır.

Hz. Peygamber, her insanın Müslüman olmasını çok arzu etmekle birlikte kendi dininde kalmak isteyenlerle birlikte yaşamanın gayreti içerisinde olmuştur. Kısaca ifade etmek gerekirse Hz. Peygamber'in Müslüman olmayanlarla ilişkilerinde zulüm değil adalet, gaddarlık değil merhamet hakim olmuştur. O (sav) dini tebliğde asla baskı yolunu seçmemiştir.

Kaynakça

  • Abdurrezzak B. Hemmam, Musannef, Beyrut, 1970.

  • Ahmet b. Hanbel, Müsned, Istanbul, 1981.

  • Ahmet Bostancı, Kamu Hukuku Açısından Hz. Peygamberin Gayr-i Müslimlerle İlişkileri, İstanbul,2001.

  • Buharî, Muhammed b. İsmail, el-Camiu's-sahih, İstanbul, 1981.

  • Abû Davud, Sünen, İstanbul, 1981.

  • Eyüb Baş, İslam'ın İlk Döneminde Müslüman Yahudi İlişkileri, İstanbul, 2004.

  • Kur'ân-ı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Meali, (Heyet), Medine, 1992.

  • Müslim b. Haccac, el-Camiu's-sahih, Istanbul, 1981.

  • Muhammed Hamidullah, Hazreti Peygamberin Savaşları, (çev. Salih Tuğ), İstanbul, 1981.

  • " İslam Peygamberi, (çev. Salih Tuğ), İstanbul, 1990.

  • " el_Mecmûatü'l-vesâiku's-siyâsiyye, Beyrut 1983.

  • Murat Ağar, Hz. Muhammed'in Hıristiyanlarla Mücadele Stratejisi, İstanbul, 2003.

  • Osman Güner, Resûlullah'ın Ehli Kitabla Münasebetleri, Ankara, 1997.


1) el-Enam, 6/20

2) er-Rad, 13/36

3) el-Kasas, 28/ 51 - 52

4) Sebe, 34/28; el-Ahzab, 33/40

5) Yunus, 10/99

6) el-Enam, 6/35

7) el-Kehf, 18/29

8) en-Nahl, 16/82

9) Al-i İmran, 3/20

10)el-Maide, 5/92

11)el-Maide, 5/99; er-Rad, 13/40; en-Nahl, 16/35; en-Nur, 24/54; el-Ankebut, 29/18; Yasin, 36/17

12)el-Gasiye, 88/22

13)el-Ankebut, 29/46

14)en-Nahl, 16/125

15)es-Şura, 42/13

16)Buharî, “Menakibu´l-ensar”, 52.

17)Buharî, “Savm”, 69.

18)el-Maide, 5/5

19)Ebû Davud, İlim, 11

20)Buharî, “Enbiya”, 48; Müslim, “Fedail”, 143.

21)el-Maide, 5/73; et- Tevbe, 9/30, 31.

22)Buharî, “Enbiya”, 48.

23)et-Tevbe, 9/31

24)Al-i İmran, 3/181; el-Maide, 5/64.

25)en-Nisa, 4/150- 151

26)el-Bakara, 2/102

27)el-Bakara, 2/75, 79; en-Nisa, 4/46.

28)Buharî, “Megazi”, 60.

29)el-Bakara, 2/256

30)el-Kafirun, 109/6

31)el-Enam, 6/108

32)el-Kehf, 18/29

33)Buharî, “Cihad”, 146; Ebû Davud, “Cihad”, 121.

34)Buharî, “Cizye”, 5; Ebû Davud, “Cihad”, 153.

35)Buharî, “Muharibin”, 37

36)el-Maide, 5/1

37)el-Bakara, 2/177

38)el-Ankebut, 29/46

39)el-Enfal, 8/61

40)Buharî, “Cihad”, 112; Müslim, “Cihad”, 19-20.

41)Ebû Davud, “Harac”, 23

42)Al-i İmran, 3/72

43)el-Maide, 5/64

44)el-Enfal, 8/58

45)et-Tevbe, 9/12

46)Ebû Davud, “Cihad”, 82.

47)Ahmet b. Hanbel, Müsned, 1, 300.

48)Buharî, “Edeb”, 35

49)Ebû Davud, “Hudud”, 26

50)Buharî, “Cenaiz”, 50; Ebû Davud, “Cenaiz”, 47.

51)Ebû Davud, “Cenaiz”, 5

52)Abdurrezzak b. Hemmam, Musannef, VIII, 84.

53)Buharî, “Buyu”, 14

54)Buharî, “Rehin”, 2, 5

55)Buharî, “Buyu”, 51; “İstikraz”, 10

56)el-Maide, 5/82

 

Yorumlar

 
Mustafa onur
Mustafa onur31.10.2018

Çok güzel yazı olmuş.. Gönlünüze sağlık..

31.10.2018