Prof. Dr. Nihat Temel Dosyalar Kur'ân Öğretimi Kitaplı dinlerin en büyüğü ve sonuncusu olan İslamiyet'e göre, imanın temel şartlarından biri de kitaplara iman ilkesidir. Kitaba iman, onu okuyup anlamayı, her hususta onun emir ve yasaklarına uymayı... http://www.sonpeygamber.info/kur-an-ogretimi http://www.sonpeygamber.info/files/5051-kuran-kak.jpg

Kur'ân ÖğretimiProf. Dr. Nihat Temel

 
 
Kur’ân hem zihinlere, hem de kalplere hitap eden çift yönlü bir üslûp özelliğine sahiptir: Okuyanları bilgilendirmeyi, düşünce ve tefekkür bakımından geliştirmeyi hedef tuttuğu gibi, başta sevgi, şefkat ve merhamet olmak üzere duygu hayatı bakımından da geliştirmeyi hedef tutar.

Kitaplı dinlerin en büyüğü ve sonuncusu olan İslamiyet’e göre, imanın temel şartlarından biri de kitaplara iman ilkesidir. Kitaba iman, onu okuyup anlamayı, her hususta onun emir ve yasaklarına uymayı ve uygulamayı da birlikte getirir. İslam dininin ne olduğunu veya ne olmadığını öğrenmek, ancak Kur’ân’ı düzgün okuyup, doğru anlamaya bağlıdır. Bundan dolayı Kur’ân, İslamiyet ve Müslümanlar açısından hayatî bir önem taşımaktadır.

Konuya girerken bir hususu önemle belirtmek gerekir ki Kur’ân hem zihinlere hem de kalplere hitap eden çift yönlü bir üslûp özelliğine sahiptir: Okuyanları bilgilendirmeyi, düşünce ve tefekkür bakımından geliştirmeyi hedef tuttuğu gibi, başta sevgi, şefkat ve merhamet olmak üzere duygu hayatı bakımından da geliştirmeyi hedef tutar. Bu itibarla tamamen bilgi ve düşünce ürünü olan nesir türü ile duyguları dile getiren şiir türünün bütün inceliklerini ve üslûp özelliklerini taşır. Kur’ân, kaynağı itibariyle ilahî olduğu gibi, hiçbir kitaba, hatta hiçbir din kitabına benzemeyen bu üslûp özelliğiyle de ilahî bir kitap olarak temayüz eder. Onun bu çift yönlü özelliği ayet-i kerîmede şöyle dile gelir:

 

“Allah’ın, gönlünü İslama açtığı kimse Rabbi tarafından ihsan edilen bir nur üzerinde değil midir? Allah’ı anmaktan uzak kaldığı için kapleri katılaşmış olanların vay haline! Böyleleri apaçık bir sapıklık içindeler. Allah, sözlerin en güzelini çift yönlü ve uyumlu bir kitap halinde indirmiştir. Ondan Rablerine saygılı olanların tüyleri ürperir… Sonra tenleri de, kalpleri de yumuşayıp, Allah’ın zikrine ısınmaya başlar. İşte bu Allah’ın hidayetidir ki, ona, dilediğini iletir. Allah’ın şaşırttığını hidayete erdirecek hiçbir kimse yoktur.” (1) Bir başka ayette ise “tilâvet” kelimesi tasrih edilerek şöyle buyurulur: “Gerçekten mümin olanlar şu kimseler ki, Allah anıldığı zaman onların yürekleri ürperir, kendilerine Allah’ın ayetleri tilavet olunduğu zaman da imanları coşar, ziyadeleşir…” (2)

 
Hz. Peygamber, Taşradan gelen ve Kur’ân öğrenmek isteyenlere mescidi açıyordu. İbadethanenin aynı zamanda bir dershane olarak da kullanılması belki tarihte ilk defa bu boyutlara taşmış bulunuyordu.

İşte bu çift yönlü özelliğin gereği olarak Kur’ân-ı Kerim’in iki türlü okunuş şekli vardır: Bunlardan birincisi, genel olarak zihinsel bir yaklaşımla Kur’ân ayetlerinin neler söylediğini anlamaya yönelik bir okuma şeklidir ki, buna kıraat adı verilir. Bunda sesli veya sessiz, tecvidli veya tecvidsiz gibi şartlar aranmaz. Sadece kelimelerin ve irabın hatasız telaffuz edilmesi yeterli olur. Kur’ân’ın ikinci tür okunuş şekline tilavet adı verilir ki, Ezan-ı Muhammedî’nin okunuşunda olduğu gibi, bunda edâ, sada, tecvid, tavır gibi kendine mahsus şartlar aranır. Ayrıca tilavetin gerçek anlamda Kur’ân tilaveti olabilmesi için onun şarkı, türkü, gazel, uzun hava, mâni, ninni vs. bilinen mûsikî formlarından hiçbirine benzememesi gerekir. Kaynağı ve üslubû gibi tilavet şekli de Kur’ân’ın ayetlerine bakıldığı zaman bu iki okunuş şeklinden her birisinin ayrı ayrı emredilmiş olduğu açıkça görülür: “Ikra’” veya “fakraû” şeklinde gelen ilahî ifadelerde genel anlamdaki düz okuma şeklinin emredildiği; “utlu, vetlû, yetlûne” gibi ilahî ifadelerde ise kendine mahsus tecvid ve edâ ile tilavet olunması gereğine dikkat çekilir. Kur’ân’ın tilavet şeklinde okunmasında anlamanın ötesinde manayı kalbinde duymak ve ruhunda yaşatmak gibi bir etki de söz konusudur. Hz. Peygamber öğle ve ikindi namazlarında sadece kıraat emrine uyup sessiz okurken, akşam, yatsı ve sabah namazlarında sesli ve etkileyici bir tavırla okuyup tilavet emrini yerine getiriyordu.

Bilindiği gibi Hz. Peygamber’in görevi yalnızca ilahî vahyi tebliğden ibaret değildi. Buna ilaveten Kur’ân’ı, tâlim yani onun bütün ayetlerini işaret ve delâletleriyle öğretmek, hükümlerini anlatmak ve hikmetle uygulamak, ayrıca Müslümanları, kötü alışkanlıklardan arındırıp ahlaken eğitmek de onun peygamberlik görevleri arasındaydı. (3) Vahyin tebliği ile birlikte kitabın yani Kur’ân’ın öğretimi de onun omuzlarına yüklenmişti.

Müslümanlar arasındaki Kur’ân okuma ve okutma geleneği, Hz. Peygamberin Kitabullah’ı talim hususunda bizzat gösterdiği gayret ve ihtimama dayanır. Gerçi onun Asr-ı Saadet’inde vahyin yazıyla tespiti her şeyden daha önemli gibi görünüyordu. Ancak büyük çoğunluğu ile okuma yazması olmayan, bütün kültür değerlerini öteden beri sözlü rivayetlerle sürdüre gelmiş ve bu konuda büyük bir alışkanlık kazanmış ümmîler için, sadece işitmek suretiyle öğrenmek de çok büyük önem taşıyordu. Ümmî bir halka Kur’ân öğretebilmek, onu her vesileyle çok çok okumaya bağlıydı. İşte Hz. Peygamber de böyle yaptı; her vesileyle ashabına bol bol Kur’ân okudu. Bize gelen hadis rivayetlerinden anlaşılacağı gibi, çoğu zaman hutbede yalnızca Kaf suresini okudu. Her ramazan ayında o güne kadar nazil olmuş olan sure ve ayetlerin tamamını mescitte cemaate karşı sesli olarak okuyup hatmediyordu. En son ramazan ayında bu işi iki defa tekrar ettiğini de yine kaynaklardan öğreniyoruz. Hz. Peygamber, yalnızca okumakla yetinmiyor, ashabı arasında güzel Kur’ân okuyanlara, özellikle Hz. Osman, Ebu Musa, Abdullah b. Mesud, Ubeyy b. Kâ’b vs. kimselere Kur’ân okuyup öğretmeleri hususunda görevler veriyordu. Taşradan gelen ve Kur’ân öğrenmek isteyenlere mescidi açıyordu. Bazen sayıları üçyüzü bulan ve Ashab-ı Suffe adı verilen bu insanlar, mescitte ve mescidin önündeki sofada yatıp kalkıyor, gece gündüz Kur’ân okuyup öğreniyorlardı. İbadethanenin aynı zamanda bir dershane olarak da kullanılması belki tarihte ilk defa bu boyutlara taşmış bulunuyordu. Mescitte günde beş defa kılınan namazlar zaten birer Kur’ân öğretim saatiydi. Özellikle cehrî [açıktan ve yüksek sesle] kıraatin yapıldığı vakitler, Kur’ân’ı bizzat Hz. Peygamber’in ağzından işitip öğrenme fırsatını bağışlıyordu. Namaz içinde sakin bir ortamda dikkatle Kur’ân dinleyen her Müslüman, pek çok sure ve ayeti bilhassa namazın olmazsa olmaz şartı sayılan “Fatiha Suresi”ni böylece öğrenmiş oluyordu. Cehrî kıraatin asıl hedefi, müminlere Kur’ân öğretmekti. Yalnızca bilgilendirmeyle yetinmeyip, onları sürekli olarak Kur’ân ayetlerinin telkininde tutmaktı… (4)

 

Hz. Peygamber ve ondan sonraki dört halife döneminde en önemli görevlerin verilmesinde ilk aranan şart Kur’ân’ı okuyup anlamada sahip olunan maharetti.

Hz. Peygamber ve ondan sonraki dört halife döneminde en önemli görevlerin verilmesinde ilk aranan şart Kur’ân’ı okuyup anlamada sahip olunan maharetti. Hz. Ömer, vali olarak tayin ettiği Ebu Musa el-Eş’âri’ye, gittiği yerde insanlara Kur’ân öğretmesini, bunu da Kur’ân’ın nazil olduğu hicaz lehçesiyle talim etmesini emrediyordu. Ashab ve tabiîn devirlerinde her Müslümanın birinci dereceden görevleri arasında Kur’ân okumayı öğrenmek ve öğretmek yer alıyordu. İslam devletinin de başta gelen görevi Kur’ân kültürünü yaymak ve yaşatmak için ne gerekiyorsa yapmaktı. Camiler ve mescitler bütün İslam tarihi boyunca Kur’ân öğrenme merkezleri olmuşlardır. Özellikle cami, imam ve müezzinleri aynı zamanda Kur’ân muallimleri olarak tarih boyunca önemli hizmetler vermişlerdir. Büyük şehirlerdeki zengin aile çocuklarının özel durumları bir yana bırakılırsa, köylerde ve küçük kasabalarda Kur’ân öğretimi, zengin fakir gözetilmeden bütün çocuklara hiçbir ücret talep edilmeden veriliyordu. Hali vakti yerinde olan aileler, çocukları elif cüzünü bitirip, amme cüzüne başlarken, amme cüzünün birinci çeyreğinde (ve’D-duha Suresi), bir de sonunda isterlerse hocaefendiye birer münasip hediye verirlerdi. Bu hediye diye verilen şeyler genellikle kuru üzüm, leblebi, ceviz, badem, kuru incir vs. gibi kuru yemişlerden ibaretti. Bunlar cami odasına getirilir, diğer çocuklarla birlikte yenirdi. Nadiren hocaefendiye havlu, çorap, gömlek gibi şahsına mahsus hediyeler takdim edilirdi. Bu da herhangi bir ihtiyacı karşılamak için değil, sırf gönül almak amacıyla yapılırdı. Zaten köy imamları köylünün isteğiyle ve sözleşmeli olarak tutulurdu. Sene sonunda imama buğday, arpa ve zahire cinsinden topluca bir şey ödenirdi. İmamla sözleşme yapılırken köyün çocuklarına Kur’ân öğretme işi de konuşulduğu için, köy imamlarına çocuklara Kur’ân öğretmesiyle ilgili herhangi bir ilave ücret söz konusu değildi. Zaten Kur’ân öğretmeyle ilgili bir ücret talebi de din açısından olduğu kadar, halk tarafından da makbul ve muteber bir davranış şekli sayılmazdı. Din hizmetlerinin tamamı ibadet cinsinden hareketlerdi. İbadetin para ile yapılması ve bunun bir ticaret haline getirilmesi hiçbir devirde hoş karşılanacak şeyler değildi. İslam tarihinin hiçbir döneminde cami imamları, Cumhuriyet Türkiyesi’nde olduğu gibi, yalnızca namaz kıldırma görevlileri olarak vazife yapmamışlardır. Büyük şehirlerdeki zengin aile çocukları genellikle kendi konaklarında ders görürlerdi. Yine muhtemelen en yakındaki camiin imam veya müezzini veya başka bir tanıdık din adamı, konağa belli saatlerde gelmek suretiyle ders verirdi. Bunun en güzel örneklerini sultan saraylarındaki şehzadelere verilen derslerde görüyoruz: Yıldırım Bayezid Han’ın şehzadelerine Emir Sultan’ın hocalık yaptığı rivayetler arasındadır. Gerçi şehzadeler, daha ileri öğrenimlerini de saraya gelen muallimlerden görüyorlardı. Ancak Kur’ân öğretimi o çocuklar için hazırlanan özel merasimlerle başlıyordu: Şöyle ki; çocuk dört yaş, dört ay, dört günlük olunca okumaya başlıyordu. Bu durum dörtyüzkırkdört (444) şeklindeki bir formülle ifade ediliyordu.


Bir ülkede dindarlığın ölçüsü o ülkede düzgün Kur’ân okuyanların sayısıyla doğru orantılıdır. İslam kültürü demek, Kur’ân kültürü demektir.

Hayat şartları değişmedikçe kültür ve geleneklerde de herhangi bir değişme olmayacağı varsayımından hareketle denilebilir ki; Hz. Peygamber devrinden itibaren Kur’ân öğretimi çok yaygın olarak, başta imam müezzin gibi din görevlileri olmak üzere, bilenlerin bilmeyenlere öğretmesi şeklinde amatör ve gönüllü faaliyetler halinde süregelmiştir. Osmanlı ülkesinde mahalle mekteplerinin açılması, Kur’ân öğretimi ve malumat-ı diniye derslerine ilaveten Türkçe okuma yazma öğretilmesi Tanzimat sonrasında görülen olaylardır. Gerçi Kanûnî Sultan Süleyman devrinde Avusturya elçisi olarak Türkiye’ye gelen Busbeq, Türkiye’de her köyde mutlaka bir mektep bulunduğunu söylüyor ise de bunlar Kur’ân okumayı öğreten cami derslerinden ibarettir. Tabii ki, köy çocukları içinden hafız olmak veya din ilimlerinde derinleşmek isteyenlere de imkânlar sağlanıyordu. Onlar özel öğretime tabi tutuluyor veya medreselere gönderiliyorlardı. Böylece isteyen herkes çok uzaklara gitmeden ve büyük masraflara mecbur bırakılmadan Kur’ân okumayı bulunduğu yerde öğreniyor, bilgisini arttırmak isteyenler de medreselere gidebiliyorlardı. Her Müslüman evinde bir Mushaf bulundurur, gelinlik kızların çeyiz eşyası içinde mutlaka mushafa yer verilirdi. Kur’ân okumayı bilenlerin sayısının çokluğuyla medrese mensuplarının sayısının azlığını birbirine karıştırmamak lazımdır. Medrese mensuplarının mahdut olmasına karşılık yüzünden Kur’ân okuyanların sayısı, bütün tarih boyunca birbirleriyle kıyas kabul etmeyecek ölçüde farklı olmuştur.

Son söz olarak denilebilir ki bir ülkede dindarlığın ölçüsü o ülkede düzgün Kur’ân okuyanların sayısıyla doğru orantılıdır. İslam kültürü demek, Kur’ân kültürü demektir.

________

Dipnotlar

1-     Zümer, 39/22, 23

2-    Enfal, 9/2

3-    Bkz. Bakara, 2/129; Al-î İmran, 3/164; Cuma, 62/2

4-    Işık, Emin; Tarihi Gelişimi İçinde Kur’ân Öğretimi

 

Bu yazı Sonpeygamber.info için kaleme alınmıştır.
 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.