Kültür Sanat
Edebiyat
 

Muhammediye'nin Kültür Tarihimizdeki Konumuna ve Muhtevasına Dair

Annem Yazıcızâde'yi sabah namazlarını kıldıktan sonra okurdu. Beyaz başörtüsü ile elindeki kitaba eğilişini hâlâ görür gibiyim. Çok yerlerini anlamadığım halde, annemin yüksek sesle ve makamla okuyuşundan dinlediğim Muhammediye'nin o mısraları bana bizim öz maceramız, evimizin, mahallemizin, Üsküb'ün ve müphem surette bütün milletimizin dünya ve ahiret macerası gibi gelirdi. (Yahya Kemal Beyatlı)

Image

Asırlardan beri İslam coğrafyasında pek çok kalem Hz. Peygamber'in hususiyetlerini, yüce ahlakını, örnek şahsiyetini, güzel mizacını, yaşantısını ve daha birçok yönünü farklı dikkat noktalarından farklı bakış açılarıyla anlatmaya çalışmıştır. Fakat bunlardan pek azı Yazıcıoğlu Mehmed'in 1449 tarihinde tamamladığı 9000 küsur beyitlik manzumesi Muhammediye kadar rağbet görmüş ve çok geniş bir coğrafyada çok farklı kesimler tarafından çok büyük bir ilgiyle okunmuştur.

Anadolu Türkçesi'nin gelişimini tamamlayıp estetize olmaya başladığı bir dönemin eseri olan Muhammediye, Anadolu'da hem halk arasında hem de ilim çevrelerinde büyük yankı uyandırmış ve asırlarca bir yandan Kur'an-ı Kerim'den sonra en çok okunan kitaplardan biri olma özelliğini korurken diğer taraftan da medreselerde ders kitabı olarak okutulmaya devam edilmiştir. Hatta Muhammediye'nin bu yoğun etkisi Anadolu'yla sınırlı kalmamış ve başta Balkanlar ve Tataristan olmak üzere Türkçe konuşulan bütün bir coğrafyaya yayılmıştır. Mesela Yahya Kemal'in çocukluk hatıralarında Üsküp'te annesinin Muhammediye okuyup, kendisine de Kur'an'ı öğrettiğine dair bilgiler bulunmakta ve Muhammediye hakkında şu satırlar göze çarpmaktadır:

"Annem Yazıcızâde'yi sabah namazlarını kıldıktan sonra okurdu. Beyaz başörtüsü ile elindeki kitaba eğilişini hâlâ görür gibiyim. Çok yerlerini anlamadığım halde, annemin yüksek sesle ve makamla okuyuşundan dinlediğim Muhammediye'nin o mısraları bana bizim öz maceramız, evimizin, mahallemizin, Üsküb'ün ve müphem surette bütün milletimizin dünya ve ahiret macerası gibi gelirdi. Daha o yaşta Yazıcızâde Mehmed Efendi'nin Türklük'le İslamlık'ı yoğuran milli-islamî harsini benliğimde hissetmeye başlamıştım."(1)

Öte yandan başka bir kaynakta da (2)19. yüzyılın ikinci yarısı gibi geç bir tarihte dahi Kazan gibi uzak bir beldede Muhammediye'nin birçok defalar basıldığına ve bu coğrafyada da -Anadolu'da olduğu gibi- bu eseri beste ile okuma âdeti bulunduğuna temas edilmektedir. Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nde Ejderhan'da Muhammediye'nin Moskofça tercümesini okuyan müslümanlardan bahsedildiğine dikkat çeken Fuad Köprülü ise eserin Türkçe'nin sınırlarını da aşıp bütün bir müslüman Türk coğrafyasına mâl olduğunu vurgulamaktadır (3).

Hiç şüphesiz asırlara yayılan bir zaman diliminde böylesine geniş bir sahada ve böylesine farklı kesimlerce büyük bir ilgiyle ve yer yer kutsiyet atfedilerek okunan bu önemli eserin bu pâyeyi kazanmasında esere ve yazılıp yayılma şartlarına dair çeşitli hususiyetler başlıca etkendir. Bu noktada öncelikle Yazıcıoğlu Mehmed Efendi'nin şahsiyetinden, ilmî ve irfanî derinliğinden, yer yer esere de akseden samimi hissiyatından bahsetmek gerekmektedir. Hayatı ve kişiliği hakkında halk muhayyelesince çeşitli menkıbeler üretilen Yazıcıoğlu Mehmed Efendi, devrinde ve sonrasında halk tarafından samimi bir İslam âlimi ve mutasavvıfı olarak sahiplenilmiştir. Diğer taraftan ise eserlerini dayandırdığı sahih kaynaklardan da önemli bir âlim olduğu görülmektedir. Ayrıca gerek devrinde gerek kendisinden sonraki devrelerde (İsmail Hakkı Bursevî gibi) önemli âlim ve mutasavvıflarca eserlerine atıflar yapılması ve hatta şerhler, nazireler yazılması da Yazıcıoğlu'nun mütebahhir bir kişilik olduğuna delil teşkil etmektedir (4).

 

Anadolu Türkçesi'nin gelişimini tamamlayıp estetize olmaya başladığı bir dönemin eseri olan Muhammediye, Anadolu'da hem halk arasında hem de ilim çevrelerinde büyük yankı uyandırmış ve asırlarca bir yandan Kur'an-ı Kerim'den sonra en çok okunan kitaplardan biri olma özelliğini korurken diğer taraftan da medreselerde ders kitabı olarak okutulmaya devam edilmiştir.

Diğer taraftan Muhammediye'ye yazarın şahsiyetinden süzülen samimi üslubun da eserin beğenilmesinde önemli bir etken olduğu göze çarpmaktadır. Ehl-i sünnet itikadına sıkı sıkıya bağlı olan Yazıcıoğlu'nun, eserini İslam şeriatının ve halkın inanç dünyasının hassas noktalarını zorlayacak ifade ve görüşlerden uzak tutarak kaleme alması eserin beğenilmesini ve esere olan rağbetin artmasını sağlamıştır. Eserde yer yer çok naif bir biçimde kendisini gösteren Vahdet-i Vücud düşüncesine yakın görüşlerin hemen "Allah başkadır bu varlıklar başkadır" kabilinden ifadelerle şer'î daire içerisine alınması da yazarın uç olarak değerlendirilebilecek fikirlere itibar etmeyişine veya zor anlaşılır ifadelerin uzağında durmaya çalışmasına örnek teşkil eder ki, bu durumun eserin halkça benimsenmesinin önündeki önemli bir üslup engelinin aşılmasında katkısının olduğundan bahsedilebilir.

Ehl-i sünnet itikadının içerisinde bulunmanın yanı sıra eserde samimi bir sevgi ve bağlılıkla çizilen Peygamber portresi de Türk milletinin zihnindeki Hz. Peygamber imajı ve gönlündeki Hz. Peygamber sevgisiyle paralellik arz etmektedir. Bu da eserin milletçe sahiplenilişindeki önemli etkenlerdendir.

Ayrıca eserin yazılışının Osmanlı medeniyetinin şekillenmesinde çok büyük bir fonksiyona sahip olan İstanbul'un fethine yakın bir tarihe rastlamasının da eserin yayılması noktasında bir avantaj teşkil ettiğinden bahsedilebilir. Fetihten sonraki dönemde büyük bir ihtimamla yönelinen kültür ve eğitim faaliyetleri medrese teşkilatının yeniden düzenlenmesi gereğini doğurmuş ve bu bağlamda İstanbul'da açılan medreselerde okutulacak yerli ders kitabı açığı XV. asır Osmanlı ulemasının yazdığı eserlerle kapatılmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda o dönemde Hz. Peygamber'in hayatını konu edinen en önemli kitap olarak Muhammediye'nin öne çıkması ve medreselere ders kitabı olarak alınması da eserin ilim çevrelerince tanınmasına katkı sağlamıştır.

ImageMuhammediye, tarihî ve sosyal konum açısından böylesi önemli bir yere sahipken eserin içeriğinin de bu konumun kazanılmasında önem teşkil ettiği yadsınamaz. Türk edebiyatında -özellikle tasavvufî edebiyat vadisinde- çokça kullanılan devriye tekniğiyle kaleme alınan eserde aklın yaratılışından insanın yaratılıp yeryüzüne inişine, diğer peygamberlerin hayatından Hz. Peygamber'in ve âl ü ashâbının yaşantısına ve kıyamet alametlerinden kıyamete kadar dünyanın ve insanın başından geçen ve geçecek olan her şey belli bir düzen çerçevesinde ele alınmıştır. Elbette ki kitabın konusu gereği Hz. Peygamber'in yaşantısı diğer bahislere göre daha geniş bir yer teşkil etmektedir. Muhammediye'nin Hz. Peygamber'i anlatma noktasındaki yaklaşımı ise devrine kadar yazılan diğer siyer kitaplarından, hilyelerden, na'tlerden daha farklı ve kapsamlı bir yapı arz etmektedir. Muhammediye'de Hz. Peygamber -müellifin ifadesiyle- sadece zâhirî yönleriyle değil, zâhirî hususiyetlerinin yanı sıra bâtınî güzellikleriyle de anlatılmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda Hz. Peygamber'in yaşantısı, mücadelesi ve çektiği sıkıntıların yanı sıra yüce ahlâkı ve mucizeleri de geniş bir biçimde ele alınmış ve özellikle de bu bahislerde coşkulu ve dokunaklı bir anlatım öne çıkmıştır. Eserde mi'râc mucizesinin anlatıldığı bölüm bu bağlamda göze çarpan en belirgin örneklerdendir.

Birçok yazma ve matbu nüshası bulunan bu önemli eserin en önemli nüshası hiç şüphesiz müellifin kendisi tarafından kaleme alınanıdır. Bu nüsha üzerine anlatılan bir vaka ise oldukça dikkat çekicidir. Rivayete göre müellif, eserini kaleme aldığı sırada bir noktada Resulullah aşkıyla öylesine bir gönül yangınına tutulmuştur ki elindeki kağıtlar yanmaya ve kararmaya başlamıştır.

"Senin vasfın kitabını yazarken Yazıcıoğlu

Yanar cânı eder âhı elinde tutuşur evrâk"

beyitleriyle ve eserin ilk nüshasında bu beytin bulunduğu sayfa üzerindeki yanık izleriyle desteklenen bu rivayet halk arasında oldukça rağbet görmüştür. Bu menkıbevî hadisenin izlerini taşıdığına inanılan bu ilk nüsha Osmanlılar döneminde oldukça önemsenmiş ve ihtimamla korunmuştur. Bu nüshanın muhafazası için bizzat Sultan II. Abdülhamit tarafından sedef kakmalı abanoz bir mahfaza yapılmıştır. II. Dünya Savaşı yıllarına kadar Gelibolu'da bu mahfaza içinde saklanan eser 1943'te Ankara'ya mahfazası ile birlikte tedbiren nakledilmiştir. O günden beri Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşiv ve Neşriyat Müdürlüğü'nde saklanmaktadır.

Muhammediye'nin bu ilk nüshadan başka birçok yazma nüshası da bulunmaktadır. Özellikle XVI. asırdan itibaren yazma nüshaları çoğalan eserin İstanbul'da elli sekizi tam, yedisi eksik olmak üzere altmış beş yazma nüshası tespit edilmiştir. Ayrıca Anadolu kütüphanelerinde otuzdan fazla, Kahire, Londra ve Vatikan kütüphanelerinde de onu aşkın nüshası mevcuttur.

Ayrıca eski harflerle yirminin üzerinde baskısı yapılan Muhammediye'nin resimli baskıları da mevcuttur. Matbu nüshaları arasında devrinin tanınmış hattatlarından Mustafa Râkım tarafından çeşitli motiflerle süslenerek basılan nüsha önem arz etmektedir.

İlk defa 1969 yılında Âgâh Güçlü tarafından Latin harflerine aktarılmış bir baskısı yapılan Muhammediye'nin Latin harfli baskıları arasında Åmil Çelebioğlu tarafından hazırlanarak 1971 tarihinde basılanı öne çıkmaktadır. Åmil Çelebioğlu 1996 yılında ise bu eserin daha ilmî bir neşrini yapmıştır. Ayrıca 1984 yılında Abdülkadir Akçiçek tarafından yapılmış Latin harfli bir baskı daha mevcuttur.

XVII. asırda İsmail Hakkı Bursevî tarafından Ferahü'r-rûh adıyla şerh edilen Muhammediye, yine aynı asırda Esirî Mehmed Yusuf Efendi tarafından nesre çevrilmiştir. Özellikle Ferahü'r-rûh, Muhammediye şerhleri arasında çok büyük öneme sahiptir. Bugün piyasada bulunan Muhammediye baskıları da genellikle Ferahü'r-rûh'la birlikte Muhammediye'den yapılan serbest çeviriler görünümündedir.

Abdülvehhap Öztürk tarafından hazırlanan ve Çelik Yayınevi'nce basılan Muhammediye adlı çalışma Muhammediye'nin beyit beyit nesre çevrilmesiyle ve beyitlerin yer yer Ferahü'r-rûh'tan yararlanılarak yer yer de hazırlayanın kendisi tarafından yapılan açıklamalarıyla tertip edilmiş bir eser görünümündedir. Bu eser, ilmî bakımdan nitelikli bir eser görünümünde olmamakla birlikte Muhammediye'yi halkın anlayabileceği seviyede sunan bir çalışma olarak göze çarpmaktadır.

Ayrıca Mustafa Utku tarafından hazırlanan ve Uludağ Yayınları'nca basılan 7 ciltlik Ferahü'r-rûh çevirisi de bugün piyasada bulunabilecek önemli Muhammediye örneklerindendir. Bu eser de Ferahü'r-rûh'un günümüz Türkçesi'ne çevrilmiş bir versiyonu görünümündedir.

Muhammediye'nin metin halinde ve eksiksiz olarak Latin harflerine aktarılmış bir baskısına ise bugünkü kitap piyasasında ne yazık ki rastlanılamamaktadır. Bu ihtiyacı hâlâ 1971 yılında Åmil Çelebioğlu tarafından hazırlanan ve Tercüman 1001 Eser Dizisi kapsamında yayınlanan çalışma karşılamaktadır.

Son olarak kültür tarihimizde ve toplumsal inanç dünyamızda çok önemli yer teşkil eden Muhammediye'nin, Hz. Peygamber'i Türkçe terennüm ederek Türk milletine Peygamber'i her yönüyle tanıtan ve toplumumuzun zihnindeki Peygamber imajını şekillendiren önemli bir klasik olduğunun altını çizmek gerekmektedir. Muhammediye bu yönüyle bugün bile hem Hz. Peygamber'i tanımak isteyen insanımıza hem de sosyal bilimler alanında çalışan ve Türk toplumunda Hz. Peygamber'in yerini tespit etmeye çalışan araştırıcılara hitap etmektedir.

Muhemmediye'den...

Nâ't-i Resulullâh

Ki mahbûbunu etti bize irsâl

Muhammed Ahmed ü Mahmûd u asfâ

Onu kendi için halkı onunçün

Yarattı tal'atın etti musaffâ

Cemîi enbiyâ ümmettir ona

Kamu âlemlere aksâ-yı mermâ

Ona hâdim eminü'llâhi cibrîl

Makamı kaabe kavseyni ev ednâ

Kemâli zâhir oldu bi'l-bedâhe

Şu dem kim Refref ile oldu ahfâ

Ayağı tozunu arş etti kıble

Onunçün oldu arşın kadri erkâ

Kamu edyânı dîni kıldı mensûh

Onunçün şir'atidir hayr ü ebkâ

Ay iki pâre oldu parmağından

Onunçün şems-i kevneyn oldu ebhâ

İçipdür havzının bir katresinden

Onunçün zindedür Hızr ile Îsâ

Çü meddâhı ola Allâhu a'zam

Kıyâs et kimdür ol Sultân-ı âlâ

 

Yazıcıoğlu Mehmed

XV. asrın ilk yarısında yetişen ve II. Murad ve kısmen Fatih Sultan Mehmed devirlerini idrak eden Yazıcıoğlu Mehmed, devrinin önemli alim, şeyh ve ehl-i tasavvuflarındandır. Aslen Ankaralı olduğu tahmin edilmekle beraber ömrünün büyük kısmını Gelibolu'da geçirmiştir. Babası olan Yazıcı Salih kâtiplik rütbesiyle çeşitli devlet kademelerinde görev almış bir zattır. İyi bir öğrenim gördüğü düşünülen Yazıcıoğlu Mehmed'in de ilim vadisinde ilk öğretmeninin babası olduğu tahmin edilmektedir. Daha sonra Hacı Bayram-ı Veli'ye intisap eden Yazıcıoğlu Mehmed, Gelibolu civarında çok sevilen ve hürmet gösterilen bir tasavvuf ehli haline gelmiştir. Gelibolu'da bugün tamamen yok olmuş bir tekke kurduğu bilinmektedir. Ömrünün sonuna dek bu bölgede halkı irşad eden Yazıcıoğlu 1451 tarihinde vefat etmiş ve Gelibolu'da defnedilmiştir. Kabri sonradan bir türbe haline getirilmiş olup daha sonraki devrelerde halk tarafından yoğun bir biçimde ziyaret edilen önemli bir ziyaretgâh konumuna gelmiştir.

 

Eserleri

Yazıcığlu'nun ilk eseri Arapça kaleme aldığı Megaribü'z-zaman'dır. Yazara asıl ününü kazandıran Muhammediye ise bu eserin manzum bir tercümesi sayılabilir. Yazıcıoğlu Mehmed'in bunlardan başka bir de manzum bir Füsûsu'l-hikem şerhi bulunmaktadır. 

 

Kaynaklar

  • Amil Çelebioğlu, Muhammediye, Tercüman 1001 Eser Dizisi, 1971

  • Mustafa Uzun, TDV İslam Ansiklopedisi Muhammediye Maddesi, cilt 30, İstanbul 2005

1) Nihad Sami Banarlı, Yahya Kemal`in Hatıraları, İstanbul Fetih Cemiyeti, 1960, s. 24-25

2) Hilmi Ziya Ülken, Türkiye`de Çağdaş Düşünce Tarihi, Ülken Yayınları, 2005, s. 212

3) M. Fuad Köprülü, Türk Edebiyatı Tarihi, Akçağ Yayınları, 2004, s.373 ,

4) Bu noktada İsmail Hakkı Bursevi`nin Yazıcıoğlu`nun ilm ü irfanda şeyhi Hacı Bayram-ı Velî`den ileride olduğunu Şeyh Üftade`den naklettiği satırlar için bkz. Âmil Çelebioğlu, Muhammediye I, MEB Yayınları, Ankara 1996, s. 170

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.