Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Âlimin Orucu Seyahattir

Elde edilecek ilmin tüm bu meşakkatlere değeceği düşünülmüş; Hz. Peygamber tarafından teşvik edilen ilim arayışı, dinden kabul edilmiştir. Nitekim bilgi amaçlı seyahat geleneğini başlatan da, Hz. Peygamber’in hadislerine ulaşma tutkusu olmuştur.

Görkemli Bağdat şehrinin mütevazi bir köşesinde, sahibinin zenginliğini ele vermeyen evine çekilmiş bir adam, tek gözündeki feri, yanı başında tüten kandilin titrek ışığıyla birleştirmiş; gömüldüğü rahlesine istiflediği kâğıt nüshaları büyük bir titizlikle istinsah ediyordu. Doğduğu topraklardan bir gün önce gelen iki deve yükü Horasan kâğıdına kavuşmanın verdiği hazla sabaha dek rahle başından kalkmamaya niyetliydi. Edebiyat, fıkıh ve hadis ilimlerinde otorite kabul edilen hadis hâfızı bu zât, zühd ve ilimde de hocası Ahmed b. Hanbel ile mukayese edilecek bir mertebeye erişmiş, namı saraya kadar ulaşmıştı. Ailesinden kalan yüklü mirasın tamamını, hadis alanındaki araştırmalarına tahsis eden, kâğıda ve mürekkebe âşık âlimin evinde, 12 bin cüz lugat ve hadis metninin olduğunu neredeyse duymayan yoktu. Bu kadar kitabı neyle topladığına dair kendisine yöneltilen soruya, Ebû İshak el-Harbî’nin bu yolda kaybettiği gözünü meçhule dikerek verdiği cevap manidardı: “Kanımla ve canımla! Kanımla ve canımla!”

 

Yazılı bilginin hâlâ lüks ve istisnaî olduğu Ortaçağda, “Semâ-işitme” üzerine kurulu İslâm ilim geleneğinin azimli takipçileri, peşinde koştukları ilim yolunda çok uzun mesafeler kat etmişlerdir. Zira meşru bilgi, “icazet verilmiş bilgi” olarak kabul edildiği için, ilim seyahati gerektirmiştir. Ortaçağın Müslüman âlimi, aynı zamanda bir seyyahtır ve bu dönemin seyahatnameleri, genellikle belli bir ilim dalında yola düşmüş âlimlerin fikrî üretimlerinin mahsulüdür. Seyahat sayesinde âlim sadece bilginin kaynağına ulaşmakla kalmamış; aynı zamanda bilgi sahiplerini de bir zincirle birbirine yakınlaştırmıştır.

Her geçen gün daha da büyüyen bir devletin bütün köşelerine dağılmış ilim ehlini kürsülerinde dinlemek için, her ilim aşığı seyahate mecbur kalmıştır. Genellikle ergenlikten yetişkinliğe geçiş döneminde düşülen tozlu yollarda bir taraftan bilginin izi sürülürken, diğer taraftan da nefsin köreltilmesi, kişinin olgunlaşması yönünde zorlu bir sınav verilmiştir. Dinlenen her şey, işitilen her bilgi kırıntısı, mümkünse kâğıda, ama daha ziyade hafızaya işlenmiştir. Yolculukların önemli bir kısmının yaya yapılmasına bağlı olarak paralanmış topuklar, güneşten çatlamış bir suret ve düzensiz beslenme ve kötü şartlar altında okumaktan bozulmuş bir iskelet yapısı ve yitirilmiş görme yetisi, ortalama bir Ortaçağ seyyah âlimini niteleyen özelliklerdir.

Elde edilecek ilmin tüm bu meşakkatlere değeceği düşünülmüş; Hz. Peygamber tarafından teşvik edilen ilim arayışı, dinden kabul edilmiştir. Nitekim bilgi amaçlı seyahat geleneğini başlatan da, Hz. Peygamber’in hadislerine ulaşma tutkusu olmuştur. Öyle ki Peygamber’in sözlerini toplamak, gerçekliklerini ispat etmek amacıyla yola çıkan hadis âlimlerinin çabalarının, sünnete sahip çıkmak ve Peygamber geleneğini unutulmaktan kurtarmak yönündeki acil ihtiyaçla birleşmesi, seyahat seferberliğini başlatan en önemli etkendir. İlme sahip çıkmanın yolu olarak görülen seyahat, ilmin yok olma tehlikesine karşı Müslüman muhaddisleri, İslami bilgiyi “silsileye dayalı bir bilgi” olarak kurumsallaştırmaya götürmüştür. Böylece seyahat, “Peygamber’e yakınlığı arama”nın ulvi bir aracı olmuştur.


Yazılı bilginin hâlâ lüks ve istisnaî olduğu Ortaçağda, “Semâ-işitme” üzerine kurulu İslâm ilim geleneğinin azimli takipçileri, peşinde koştukları ilim yolunda çok uzun mesafeler kat etmişlerdir.

“Suyun yeryüzünde akıp gitmesi” ile aynı kökten gelen seyahat, “yürüme, gitme” anlamlarının yanı sıra “kendini ibadete verip ruhban hayatı yaşamak için yeryüzünde gezip dolaşmak” anlamında da kullanılmıştır. Hz. Ebu Bekir’in, işkence döneminde Mekke’den Habeşistan’a gidiş gerekçesini açıklarken, “Yeryüzünde dolaşıp Rabbime ibadet etmek istiyorum,” ifadelerini kullanması, daha o dönemde seyahatin bir ibadet vesilesi olarak görüldüğüne işaret etmektedir. Nitekim ilk dönem İslâm tarihinin en önemli dönüm noktası olan hicret de bir tür seyahattir.

Seyahat seferberliği, Müslüman âlimlerin çok sayıda eser yazmasına imkan sağlamıştır. Tıptan filolojiye, coğrafyadan felsefeye kadar birçok eser, hep bu uzun seyahatlerin sonucunda doğmuştur. İbn Havkal’ın coğrafya kitabı otuz dört yıllık; Gazzali’nin İhya’sı 10 yıllık seyahatlerin ürünüdür. Müslüman âlimlerin eserlerine, hep kat edilen yolların çilesi, meşakkati ve teri sinmiş; at nallarının sesleri karışmıştır. Makdisi’nin Ahsenü’t-Tekasim’ine kaynaklık eden ve uğrunda on bin dirhem harcadığı seyahatleri sırasında yaşadıklarına dair anlattıkları, ilim ehlinin yol aşkını anlatmaya kâfidir. Çöllerde yolunu kaybetmesi, yolunu kesen eşkıyalara karşı verdiği mücadele, casuslukla suçlanıp hapishanelere düşmesi, defalarca ölümle yüz yüze gelmesi, onu ilim uğruna seyahat aşkından vazgeçirememiştir.

Seyahat etmek, hiç şüphesiz düzenli bir gelir kaynağı olmayan âlim adayları için ciddi bir mali külfet demekti. Aylar, hatta seneler süren yolculuklar sırasında yapılacak yemek, elbise, oda, kâğıt, mürekkep masraflarının ve binek hayvanı yahut deniz yolculuğunun bedellerinin ödenmesi, bu arada aniden çıkan sürpriz maliyetlerin karşılanması, klasik tabirle ilim yolcularını “mücehhez kılacak” birilerine ihtiyaç gerektirmiştir. Genç yaşta yola çıkan ilim taliplerinin dayanağı, bazen aileleri, bazen de kondukları bir miras ya da ilim ehline zekât ve sadaka vermek isteyen bir hayır sahibi olmuştur. Güzergâhlarının muhtelif konaklama noktalarında düzenli olarak aldıkları paraların tahsili konusunda yaşadıkları en küçük bir aksilik, ilim ehlini sık sık üzerlerindeki kıyafetten etmiş; yolculuk sefil şartlarda devam etmiştir. Nitekim ailelerinden aldıkları mali destekle genç yaşta ilim yoluna düşen Muhammed b. Kesir ve Taberî gibi büyük âlimler de kendilerine tahsis edilen ödeneğin gecikmesi üzerine kıyafetlerini sattıklarına dair anekdotlar anlatırlar. Tabii olarak, “seyyahı mahrumiyetin egemenliğine sokan” seyahatin bilinmeyen tehlikelerine karşı, Yaratıcıdan ilahi yardım istenmiş; istihareler sonucunda verilen sefer kararının ardından, iki rekât namaz kılınıp dua edilerek abdestli olarak yola çıkılmıştır.

Manevi hazırlığın yanı sıra yolda lazım olacak gıdaların seçimine de özen gösterilmiştir. Bir anlamda meçhule yapılan bu yolculuklara götürülmesi adet haline gelmiş gıdalar vardır. Bitki suyu, şeker, kayısı, sirke, sarımsakla yoğrulmuş soğan, kaynatılmış arpa suyu ya da sütle pişirilen bir buğday ekmeği olan kişk, peksimet, erimiş tereyağı, saf zeytinyağı, tuz, ıtır ve hurma, âlimin yolculuk azıklarından başlıcalarıdır. Seyyahlar, içme sularının temizlenmesini sağlayan kili de asla yanlarından eksik etmemişlerdir.


Seyahat, âlim için çile, meşakkat, hasret, açlık ve uykusuzluğun hüküm sürdüğü zorlu bir tercih; derin bir yalnızlıktır. Bugünün İslâm klasiğine, hep bu uzun yolların tozu ve teri sinmiştir.

İlim maksadıyla çıkılan seyahatin maddi ve manevi zorluklarının yanı sıra dikkat çeken ibadet yönü, seyahat ile oruç ibadetinin birlikte anılmasına sebep olmuştur. Tefsirlerde “seyahat edenler (sâihûn)” ile “oruç tutanlar (sâimûn)” ın birbirinin yerine kullanılması, seyahatin de oruç gibi, bedenin hazlarına karşı açılmış bir savaş olduğunu gösterir. Hz. Aişe’nin, “Bu ümmetin seyahati oruçtur,” sözleri oldukça dikkat çekicidir.   

Âlim için seyahat, farklı dillere, farklı kültürlere pencere açmaktır aynı zamanda. Zira seyahat sayesinde, müderrislerin ilim halkalarında her çeşit milletten insanla tanışıklık kurulur. Fihrist yazarı İbn Arabi’nin Kûfe’deki medresesinde, Endülüs’ten Çin’e kadar muhtelif milletlerden yüz kadar talebenin var olduğundan bahsedilmektedir.

Bilgi yolları ile servet yollarının kesiştiği söz konusu çağlarda, âlimlerle tacirlerin aynı kervanlarda seyahat etmeleri, ilginç birlikteliklerin ve tecrübelerin gelişmesine de zemin hazırlamıştır. Zaman zaman ilimle ticareti birleştiren ve öğrenim seyahatlerini kazandıkları ticaret gelirleriyle karşılayan âlimler de olmuştur.

Seyahat, âlim için çile, meşakkat, hasret, açlık ve uykusuzluğun hüküm sürdüğü zorlu bir tercih; derin bir yalnızlıktır. Bugünün İslâm klasiğine, hep bu uzun yolların tozu ve teri sinmiştir.  

 

Yorumlar

 
yasemin çaylı
yasemin çaylı15.05.2013

İçime işleyen satırların kalem sahibine teşekkürü borç bildim. Diğer paylaşımlar gibi seviyeli, zengin içerikli... Allah yolunuzu açık etsin.

15.05.2013

 

Dr. Nihal Şahin Utku

Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden mezun oldu. 1996 yılında Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “Abbâsî Devleti’nin Kuruluş Safhasında Abbasoğlu – Alioğlu İlişkileri” konulu yüksek lisans tezini hazırladı. Ardından aynı enstitüde “Kızıldeniz’de Denizcilik, Ticaret ve Yerleşim (VII. – XI. Yüzyıllar)” konulu doktora çalışmasını yaptı.(2005). Serbest araştırmacı olarak akademik çalışmalarına devam eden Utku, aynı zamanda İslam Tarihi alanında yazılar yazmakta, seminerler vermektedir.

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin