Sonpeygamber.info
Yazarlar
 

Sa'd b. Ebi Vakkas: Sadağı Boşalmayan Okçu


“Yüz bin kılıcınızdan daha kuvvetli bir kılıç biliyorum ki, o mümine çekildiğinde onu kesmeyen kılıçtır!”

Zifiri karanlık bir yerde görebilmek için çırpınıyordu. Derken ay doğdu ve ışığıyla bir yol çizdi önüne. Yürüdü, daha önce bu aydınlık yoldan geçenlerle karşılaşana kadar. Oradaydı Zeyd b. Haris, Ali b. Ebi Talib ve Ebû Bekir (ra). “Ne zaman buraya geldiniz?” diye sordu onlara. “Şimdi” dediler.

Bu bir rüya. On yedi yaşındaki Sa’d (ra)’ın rüyası. Düşünü hayra çevirmek istiyor Sa’d (ra), Hz. Peygamber’in İslam’a gizlice davet ettiğini duyduğunda. Namaz kılarken rastlıyor O’na Mekke’nin bir mahallesinde ve sabırsızlanıyor bitmesi için namazın. Müslüman olmak için sabırsızlanıyor çünkü. Namaz bitiyor, karanlık bitiyor, Müslüman olmakla bitmiyor fakat her şey. Başlıyor yokuşlar birer ikişer karşısına çıkmaya.

O günlerde Müslüman olmak, en yakınları tarafından dışlanmak demek. Annesi diniyle kendisi arasında bir seçim yapmaya zorluyor oğlunu. “Sa’d vazgeç bu işten. Ölünceye kadar yiyip içmem de seni anne katili diye anarlar!” Sa’d annesini eyleminden vazgeçirmeye çalışıyor, “Bunu yapma anne” diyor, “bin canın olsa ve bunları birer birer teslim etsen ayrılamam dinimden.”

Sa’d (ra)’ın üzüntüsü büyük. Annesinin erimesi kadar erime sebebi yakıyor canını. Neyse ki Peygamber var, Kur’ân’la teselli ediyor onu: Biz, insana, ana-babasına iyilik etmesini emrettik. Şayet onlar seni, hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, bu takdirde onlara itaat etme. Dönüşünüz ancak bana olacaktır ve ben yapmakta olduklarınızı size haber vereceğim.”(Ankebut,8)

O günlerde Müslüman olmak, aç kalmak demek. “Ağaç yaprağından başka yiyeceğimiz olmadan, Resulullah’la geçirdiğimiz günleri hatırlıyorum” diyor Sa’d (ra). Arkadaşı Utbe b. Gazvan (ra)’ın Basra’da okuduğu hutbe de aynı hakikati yansıtıyor: “Ağaç yaprağından başka yiyeceğimiz yoktu. Yaprak yemekten yara olmuştu avurtlarımız.”

O günlerde de Müslüman olmak saldırıya uğramak demek. Mekke’nin tenha bir köşesinde arkadaşlarıyla ibadet ederken müşriklerin baskınına uğruyor Sa’d (ra). Çirkin ve kışkırtıcı sözlerle yetinmeyen putperestler kanlarını dökmeye çalışıyor Müslümanların. Sa’d (ra) can havliyle eline geçirdiği bir deve kemiğiyle saldırganlardan birinin kafasını yarıyor.

O günlerde Müslüman olmak, yurdunu terk etmeye mecbur olmak demek. Medine’ye hicret etmek zorunda kalıyor Sa’d (ra). Fakat oranın da huzurunu tehdit ediyor müşrikler. Keşif kuvvetleri çıkarıyor Hz. Peygamber Medine’nin dışına ve o kuvvetlerden birinin kumandanlığını yapıyor Sa’d (ra). Yalnız keşif kuvvetlerinin başında şehri beklemiyor, gün geliyor, Muhammed Mustafa (sav)’nın nöbetçisi olma onuruna ulaşıyor.  Tarihin bu anına şöyle tanıklık ediyor Hz. Âişe: Rasûlullah gazvelerin birinden geceleyin Medîne’ye döndüğünde “Keşke sâlih biri çevremizde nöbet beklese” buyurmuştu ki bir ses duyduk. “Kimsin?” diye seslendi Nebî. Sa’d b. Ebî Vakkâs, “Benim ya Resûlallah!” dedi. Peygamberimiz “Buraya niçin geldin?” diye sordu. Sa’d, “İçimden bir ses, ‘Rasûlullah yalnızdır, korkarım ki, din düşmanları ona bir zarar vermeye kalkarlar,’ dedi, Bunun için hizmetinize geldim” diye cevap verdi. Bunun üzerine Rasûlullah (sav), ona hayır dua edip istirahate çekildi.

O günlerde Müslüman olmak, Bedir imtihanının sorularını cevaplamak demek. Kardeşi Umeyr Bedir’de şehit düşmüş, Kureyş süvarilerinin komutanı Said b. el- As’ı Bedir’de öldürmüştü. Said’in “Zülketife” adlı meşhur kılıcı Sa’d (ra)’ın eline geçmiş, hakikate karşı savaşırken, hakikatin kılıcı olmuştu.

O günlerde Müslüman olmak, Uhud’ta yerini terk etmemek demek. Hz. Peygamber’in yanıydı Sa’d (ra)’ın yeri ve o emin sesi her duyduğunda eli sadağına gidiyordu: “Fedâke ebî ve Ummî/ Anam babam sana feda olsun” Arap geleneğinde muhabbet ve hoşnutluğu gösteren bu ifadeyi Hz. Peygamber yalnız Sa’d (ra) için kullanmıştı Hz. Ali’nin bildirdiğine göre. “At!” emrinden sonra söylüyordu bu sevgi cümlesini ve mübarek elleriyle okları tek tek veriyordu Sa’d (ra)’ın eline. Temrensiz oklar bile şahin olup avını kıskıvrak yakalıyordu. “İlâhi, bu senin okundur, onu düşmanına yetiştir” der de Rasûlullah (sav), bulmaz mı ok hedefini.

Kureyş Kabilesi’nin Beni Zühre ailesindendi Sa’d b. Ebi Vakkas (ra). Hz. Âmine’nin de aynı aileden gelmesi yüzünden Hz. Peygamber, Sa’d (ra) için “Dayım” iltifatında bulunurdu. O, duası makbul bir kul olmasını istiyor Sa’d (ra)’ın: “Allah’ım, sana dua ettiğinde Sa’d’ın duasını kabul et ve atışını doğrult.” Savaş ve dua iç içe. Yaylarla dudaklar aynı anda geriliyor. Bin ok ve bin bir dua uçuşuyor havada. Taif ve Tebük Gazveleri yeni yeni oklar ve yeni dualar demek. Veda Haccı’nda hastalandığında Sa’d (ra), imdadına yine Rasûlullah (sav)’ın duası yetişiyor: “Ya Rabbi Sa’d’e şifa ihsan et.” Bu dua kalesinin arkasında uzun bir ömür geçiriyor Sa’d (ra).

Ahiret yolculuğuna çıktığında Allah Rasûlü (sav), Sa’d (ra)’ın hüznünden başka bir şeyi kalmamıştı sahip olduğu. O’ndan miras dualar ve bir büyük boşluk…  Sorumluluğunu yerine getirme zamanıydı ve Sa’d (ra), hilafet için Hz. Ebû Bekir’i işaret etti.

Hz. Ömer’in halifeliği sırasında Irak Seferi’nin komutanlığına getirildi İbn Vakkas. Hz. Ömer bu ağır görevi Sa’d’a yüklerken yaptığı konuşmada, “Seni Irak harbine tayin ettim. Bu çok büyük ve zor bir vazifedir. Onu ancak samimi ve hakperest insanlar başarabilir” diyerek onun yüksek ahlakıyla görevi arasındaki dengeye dikkatleri çekti.  

Sa’d b. Ebi Vakkas (ra), Kadisiye’ye doğru yürüdü ordusuyla. İran Şahı Yezdigerd’in emriyle Rüstem, harp meydanına karargâhını kurarak bekledi Sa’d (ra)’ı. Sa’d (ra), Hz. Ömer’in işareti üzerine bir heyet gönderdi Yezdigerd’e; İslam’a davet gerek savaşmadan önce. Şah heyetin alıkonulmasını emretti Rüstem’e, davete gelenleri sorguya çekecek. Kükredi vezirlerinin yanında:

  • Memleketimize neden saldırıyorsunuz. Sizi başıboş bıraktığımız için mi cüret edebiliyorsunuz buna!
  • Yüce Allah, bize merhamet etti de iyiliği emreden ve kötülükten alıkoyan bir Peygamber gönderdi bize. Bu din iyiyi iyi olarak tanır, çirkini çirkin. Eğer kabul etmezseniz, cizye vererek kendinizi koruyabilirsiniz. Bunu da yapmazsanız harpten başka çare yok.
Kureyş Kabilesi’nin Beni Zühre ailesindendi Sa’d b. Ebi Vakkas (ra). Hz. Âmine’nin de aynı aileden gelmesi yüzünden Hz. Peygamber, Sa’d (ra) için “Dayım” iltifatında bulunurdu. O, duası makbul bir kul olmasını istiyor Sa’d (ra)’ın: “Allah’ım, sana dua ettiğinde Sa’d’ın duasını kabul et ve atışını doğrult.”

Şah’a cevap veren heyet adına konuşan Numan b. Mukrin. Şah, bunun üzerine Arapların cehaletinden ve yoksulluğundan bahsederek heyeti aşağılamaya çalıştı. Numan, Arapların İslam’dan önceki hallerini kastediyorsa haklı olabileceğini, ancak İslam’dan sonra işin değiştiğini bildirdi ona.

Yezdigerd, Müslümanları küçük düşürmeden göndermek istemiyordu meclisinden. Adamlarına, içlerinden en hatırlısının başına toprak koyduktan sonra heyeti salmalarını emretti. “Gidiniz ve efendinize haber veriniz ki ona karşı Rüstem’i yolluyorum. Rüstem onu da sizi de Kadisiye’ye gömecek” diye meydan okudu heyete.

Asım b. Amr, bir adım öne çıkıp kendisinin heyetin ileri geleni olduğunu bildirdi ve heyetin selameti bakımından başına konan toprağa itiraz etmeyerek Sa’d (ra)’ın yanına gelene kadar taşıdı. Onu gördüğünde yüzünde beklenmedik bir tebessüm belirdi ve “Müjde! Düşman bize topraklarını hediye etti!” dedi vakarla.

Müzakereler sulhu değil Kadisiye Harbi’ni işaret ediyordu. Sa’d (ra)’ın ilk tekbiriyle ordu teyakkuza geçecek, ikinci tekbiriyle silahlarını kuşanacak, üçüncü tekbiriyle atlılar ön saflarda yerini alacak, dördüncü tekbiriyle bütün kuvvetler düşmana yönelecekti. Sa’d (ra)’ın tekbirlerini askerlerin tekbirleri izlediyse de ordu Sa’d’sız karşılaştı düşmanla. Konağın damından idare ediyordu orduyu İbn Vakkas (ra); göğsünde bir yastık iki büklüm emir veriyordu askerlerine. Halid b. Artafe orduya kumandada kendisine yardımcı oluyor, onun emirlerini kumandanlara iletiyordu.

Araku’n nisa denilen bir hastalığa tutulmuştu Sa’d (ra), bacaklarında yaralar çıktığı için ata binemiyordu. Bütün zorluklara rağmen dördüncü günün sonunda Rüstem öldürüldü ve harp Müslümanların zaferiyle noktalandı. Akabinde Takipler ve küçük muharebeler… Sonunda Behreşir mevkiine ulaştı Müslümanlar. Hattab oğlu Dırar’ın, “Allah Allah! İşte Kisra’nın İvanı! İşte Resulullah’ın vadettiği yer!” diye haykırmasından sonra büyük bir coşkuya kapıldı Müslümanlar. Dırar’ın tekbirinden sonra bütün ordu tekbir getirdi ve zafer denizinde ilahi bir fırtına çıkaran bu tekbirler dalga dalga yeryüzünün her tarafına yayıldı. O tarihi anı kim unutabilirdi! Muhammed Mustafa (sav) Hendek Gazası’nda ashabıyla birlikte toprağı kazıyorken bir kayaya rastgelmiş, taştan sıçrayan kıvılcımlarda Kisra’nın akıbetini görüp haber vermişti ashabına.

Behreşir fethedilmişse de Dicle nehrini geçmek gerekiyordu yeni düşman şehirlerine varmak için. Büyük bir engel olsa da Dicle, Sa’d (ra), askerlerine nehri gösterdi yeni hedef olarak: “Düşmanımız bu nehri kalkan yaptı kendine. Geçeceğiz bu nehri! Korkacak bir şey yok! Ben bu nehri geçmeye karar verdim.” Komutan inanıyordu madem suyun yol olmaktan başka çaresi yoktu. Nehir geçilmiş, Kisra’nın eyvanına girilmiş, Kisra’nın kılıcı, miğferi ve mücevherleri Medine’ye gönderilmiş, Hz. Ömer emaneti yerine ulaştıran komutan ve askerlerini övdüğünde, Hz. Ali, “Sen namuslu olduğundan teban da namusludur!” diyerek Hz. Ömer’i onurlandırmıştı.  

Kufe’nin emiriydi artık Sa’d b. Ebi Vakkas (ra) ve şehri imar ettikten sonra ortasına büyük bir cami kondurmuştu. Adaleti gözeten bu mütevazı emirin hakkı çoğu Müslüman tarafından teslim edilmişse de çok geçmeden kalbi dar kimselerin haset kazanları kaynamaya başlamış, Sa’d (ra)’ın Hz. Ömer’e şikâyet edilmesine kadar vardırılmıştı iş. Gazaya çıkmadığı, ganimetleri adaletle bölüştürmediği hatta namaz kılmayı bilmediği iddia edilince Hz. Sa’d (ra) Medine’ye çağırılmış, Hz. Ömer, “Ey Ebu İshak! Bu adamlar senin namaz kılmayı bilmediğini iddia ediyorlar, sen ne yapıyordun ki!” diye sormuş, Sa’d (ra), Hz. Peygamber’in namaz kıldığı gibi ilk iki rekâtı uzattığını son iki rekâtı ise kısalttığını söylediğinde Hz. Ömer, “Senin hakkındaki zannımız da buydu zaten” diyerek Sa’d (ra)’a muvafakat etmiş, fakat yine de fitnenin yatışması için bir süreliğine vazifesinden uzaklaştırmıştı Sa’d (ra)’ı. Daha sonra tekrar Kufe’ye emir olmasını istediğinde ise Sa’d (ra) teklifi kabul etmemiş, “Namazımı şikâyet edenlere emir olamam” demekten alıkoyamamıştı kendini.

Hz. Sa’d hakkındaki dedikodulardan çok etkilenmiş ve bu kişileri Allah’a havale etmişti. Hz. Sa’d’a iftirada bulunanların elebaşısı Usâme b. Katâde, bir süre sonra halk arasında dengesiz davranışlarıyla rüsvay olmuş, Hz. Peygamber’in Sa’d (ra)’a olan duası bir defa daha tecelli etmişti. Rivayete göre, Muhtar Sakafî fitnesine de katılan Usame, bu hadiseler esnasında katledilmişti.

Hz. Ömer’in, Sa’d (ra)’a karşı yürütülen fitne hareketine itibar etmemekle birlikte, emirlik sarayına yapılan ahşap kapıyı söktürmesini emirle teba arasına bir engel girmemesine yönelik hassasiyetine bağlayanlar olmuşsa da belli ki halife her vesileyle yıpratılmak istenen emirine yanlış anlaşılmaya vesile olacak icraatlarının önünü kesmek suretiyle sahip çıkmıştı. Nitekim Hz. Ömer’in kendisinden sonraki halifeyi seçecek altı kişilik heyette Sa’d (ra)’ı da görevlendirmesi ona olan güvenini tartışmasız bir şekilde ortaya koyuyordu.

Hz. Osman şehit edildikten sonra hadiselerin ümmet arasında büyük bir ihtilafa neden olduğunu gören Sa’d b. Ebi Vakkas (ra), Müslümanlar arasında kan döküleceğini sezdi ve buna engel olmaya gücünün yetmeyeceğini hissedince doğru hareketin tarafsız kalmak olduğunu düşünerek evinde inzivaya çekildi. Ümmet bir imam üzerinde ittifak edinceye kadar kendisine bu meseleden söz edilmemesini istiyordu.

Vefatının yaklaştığını anlayınca, sakladığı eski bir abayı istedi ve “Bu benim kefenim olsun. Zira Bedir Savaşı’nda düşmanlarla savaşırken bunu giyiyordum” dedi. Çünkü Müslüman olmak, son nefese kadar küfre karşı durmak demek.

Oğlu Ömer ve yeğeni Haşim, “Yüz bin kılıç sahibi hilafete en layık kişi olarak seni görüyor” diyerek onu hadiselerin içine davet ettiğinde Sa’d (ra), çok üzüldü ve “Yüz bin kılıcınızdan daha kuvvetli bir kılıç biliyorum ki, o mümine çekildiğinde onu kesmeyen kılıçtır!” diyerek taraf olmayı reddetti. Bir başka gün İbn Mesud, İbn Ömer, ve Ammar b. Yasir (ra), “Savaşmayacak mısın! Sen Şura’ya katılanlardansın ve bu işe başkalarından daha layıksın” dediğinde ise, “Bana ağzı, dili ve dudakları olan bir kılıç getirin o halde, mümini kafirden nasıl ayırt edebileceğimi söylesin!” diyerek tepkisini dile getirdi. Başlangıçta bu tavrı yadırgandıysa da sonunda pek çok mümin hak verdi ona. Hz. Ali Kûfe’de verdiği bir hutbede şöyle diyordu: “Sa’d ile Abdullah b. Ömer’in tarafsız duruşları son derece isabetlidir. Bu olaylarda kenara çekilmekte bir günah varsa, küçük bir günah olduğu umulur. Şayet bir sevabı olacaksa doğrusu büyük bir sevaptır bu.”

Sa’d (ra) Müslümanlar arasındaki meselelerin inançlarını etkilememesi gerektiğini düşünüyordu. Tarık b. Şihab’ın anlattığına göre Halid’le Sa’d (ra) arasında bir mesele vardı. Böyle olmasına rağmen, bir adam yanında Halid’e küfredince dayanamamış, “Bırak bu işleri! Aramızdaki mesele dinimize ve inancımıza etki etmez,” demekten geri durmamıştı.    

Ahireti dünyaya tercih etti Sa’d (ra). Müslümanlarla değil, İslam düşmanlarıylaydı hesabı. Vefatının yaklaştığını anlayınca, sakladığı eski bir abayı istedi ve “Bu benim kefenim olsun. Zira Bedir Savaşı’nda düşmanlarla savaşırken bunu giyiyordum” dedi. Çünkü Müslüman olmak, son nefese kadar küfre karşı durmak demek.

 

Yorumlar

 
Bu yazıya henüz yorum yapılmadı. İlk yorumu siz yapmak için tıklayın.

A. Ali Ural

1959'da Samsun Ladik'te doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Ankara'da tamamladı. İlk şiiri Mavera Dergisi'nde çıktı (1982). Yükseköğreniminin ardından bir süre editörlük yaptıktan sonra Şûle Yayınları'nı kurdu. 1989'da Merdiven Sanat isimli aylık bir sanat dergisi çıkardı. 24 sayı çıkan bu derginin yanı sıra Kitaphaber isimli iki aylık bir kitap-kültür dergisi yayınladı. Yayın yönetmenliğini de yaptığı bu dergilerde şiir, öykü ve makalelerini yayınladı. Ural'ın yayınlayıp yönettiği dergiler arasında bir şiir ve poetika dergisi olan Merdivenşiir de bulunuyor (2005–2007). 2006-2012 yılları arasında Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) İstanbul şube başkanlığını yapmış olan A. Ali Ural, bir dönem de Şehir Tiyatroları Repertuar Kurulu üyeliğinde bulundu. İstanbul Uluslararası Şiir Festivali Yürütme Kurulu üyesi olan Ural, “Ejderha ve Kelebek” adlı eseriyle, Türkiye Yazarlar Birliği'nin 2010 Deneme Ödülü'nü aldı. Üniversitelerde “Yaratıcı Yazarlık”, “Yazılı ve Sözlü Anlatım” ve “Türk Dili” dersleri veren A. Ali Ural, 2012 yılının Şubat ayında birinci sayısı çıkan ve edebiyat ağırlıklı bir sanat dergisi olan Karabatak'ın yayın yönetmenliğini yapıyor. Ural, “Gizli Buzlanma” adlı şiir kitabıyla 2013’te Türkiye Yazarlar Birliği’nin “Yılın Şiir Kitabı” ödülünü aldı.   ESERLERi: ŞiiR: Körün Parmak Uçları (1998) Kuduz Aşısı (2006) Gizli Buzlanma (2013)   HiKâYE: Yangın Merdiveni (2000) Fener Bekçisinin Rüyaları (2011)   DENEME: Posta Kutusundaki Mızıka (1999) Makyaj Yapan Ölüler (2004) Resimde Görünmeyen (2006) Güneşimin Önünden Çekil (2007) Satranç Oynayan Derviş (2008) Tek Kelimelik Sözlük (2009) Ejderha ve Kelebek (2010) Bostancı Bahane (2010)   TERCüME-ARAşTıRMA: Divan / İmam Şâfiî'nin Şiirleri (2002)

devamını oku
 

Sonpeygamber.info'yu Takip Edin